Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ocak 2010) > Gündem > Bir “siyasi dublör” olarak DTP
Gündem
Bir “siyasi dublör” olarak DTP
Ümit Aksoy
TÜRKİYE AKP’ye yönelik kapatma davasının sonuçlanmasından 16 ay sonra 11 Aralık 2009 günü bir kez daha Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a kulak kabarttı; ama bu sefer “olgun” bir karar dökülmedi Kılıç’ın ağzından ve DTP kapatıldı. Aslında Kürt siyasetinin taşıyıcılığını yapan bir partinin kapatılması ilk değildi; fakat kararın bu kadar önemli olmasının ana nedeni, bu partinin belki ilk defa siyasi bir aktör haline gelebilme ihtimalinden kaynaklanıyordu.
Gelinen noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir “siyasi” aktör olarak DTP, gerçekten de siyaset yapmak, siyasi mekanizmaların içinde kalmak, bu iradeyi göstermek istemiş miydi? Bu soruya olumlu bir yanıt vermek zor; zira söz konusu parti, bir aktör olmak ve bu sorumluluğu taşımakla ilgili olarak hiçbir zaman kendisinden beklenen performansı gösteremedi. Bunun temel nedeniyse, DTP’nin üretmeye çalıştığı siyasetin bünyesinde barındırdığı ve daha derinlerdeki sıkıntılardan kaynaklanmaktaydı. Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken asıl nokta, partinin PKK ile olan ilişkisi ve bunun ima ettiği diğer birtakım göndermeler değildi; DTP’nin taşımaya çalıştığı gömleğin, yani kendini anlamlı hissettiği siyaset(siz)liğin ta kendisiydi. Başka bir söyleyişle, DTP’nin ve onu takip eden diğer siyasi oluşumların asıl problemi, temsil ettikleri bölgeyle girdikleri sıkıntılı ilişkide yatıyor ve örgüt ile parti arasında bir “illiyet bağı” kurulacaksa şayet, tam da bu nokta üzerinden ilerlenmesi gerekiyor. Bu ilişkinin (illiyetin) temel birimi ise siyaseti birtakım seküler nüveler üzerine kurması ve bu nüvelerin kendi içinde birtakım “şiddet”e meyyal anlamlar barındırması. PKK yalnızca şiddetin değil, çok daha önemlisi seküler birtakım nüvelerin de taşıyıcısı. Şiddetin böylesi bir kullanımının temel nedeni, örgütün kendisini oturttuğu teorik temelden kaynaklanıyor; bunun doğal bir sonucu olarak, parti de örgütün taşıdığı bu seküler şiddet geleneğinden besleniyor ve bunu siyasal alana tahvil ediyor. Tam da bu noktada, tüm sıkıntılarına rağmen kurulduğu andan itibaren AKP’nin bölgedeki insanların DTP ile “devlet” arasında yaşadıkları siyasi daralmayı kıran bir anlamı oldu. Açılım süreci de esasında bu durumun gelinen noktadaki doğal ve kaçınılmaz bir sonucu. Açılım, tam da DTP’nin “şiddet” diline maruz kalan bölge insanının bir anlamda nefeslenmesini sağlayacak ve bu, birbirine bir hayli benzer iki aktörün dışında üçüncü bir dilin (yeniden) gündeme taşınması anlamına gelecektir. Dolayısıyla açılım, hiç de DTP’nin (sanılanın aksine) samimiyetle istediği ve destek olduğu bir süreç değildi(r). Zira açılımın ima ettiği birtakım sonuçlar, DTP’nin (ve dolayısıyla PKK’nın) varlığına halel getirecek bir anlama sahip. Kimlik gibi bir unsur üzerinden siyaset yürütmeye çalışan bütün aktörlere, kendi siyasetlerinin yegane gayesiyle ilgili hakkı elde ettiklerinde “ne olacağı” sorusu sormak gerekiyor. Burada önemli olan nokta, böylesi bir hakkın gerçekte “ne” anlama geldiği yahut onun elde edilip edilmemesi değil, ister kişisel ister siyasi düzlemde bütün varoluşun bir kimlik üzerinden tanımlanmasının ortaya çıkardığı paradoksal ve sıkıntılı durumdur. Dolayısıyla DTP, “Kürt gerçekliği”nin kabulünü talep ettiği oranda sürekli olarak siyasetin imkanlarını iptal eden bir tutumun üretici zeminini hazırladı. Bu bağlamda “devlet” ile DTP arasındaki yakınlık sanılandan daha fazla, DTP’nin tam da açılım sürecinde sürekli birtakım provokatif göndermelerde bulunması ve gelinen noktada bazı partlilerin açılımın bittiğini ilan etmesi de bu durumun doğal bir sonucu.  
İlginç bir şekilde, tıpkı Alevilerle devlet (Kemalizm) arasındaki ilişkide olduğu gibi, kendisini bir kimlik siyasetinin taşıyıcılığı anlamında Kürt olarak görenlerin de devletle (onlara pek öyle gelmese de) oldukça sıkıntılı bir ilişkileri var ne yazık ki. Bu ilişki, sadece devletin uyguladığı şiddetle ilgili değil, daha derinlerde bulunan ve bilinçli bir şekilde yeniden üretilen bir mahiyete sahip. Aleviler ile Kürtlerin talepleri arasında ilginç benzerlikler var ve bunun temel nedeni, iki unsurun da kendisini bir “kültür öğesi” olarak kodlamasıyla bağlantılı. Hem Alevi hem de Kürt Açılımı’nda bu iki unsur içindeki çözümsüzlükten yana olanların sürekli ve basmakalıp bir şekilde dillendirdikleri (sözde) özgürlük talepleri, çözümsüzlüğü çözüm olarak algılayan ve bu ülkenin seksen yıllık hikayesini oluşturan trajik bir durumu anlatıyor bize. Burada iki unsurun da temelde seküler bir düşünüşle kimlik siyaseti izliyor olmaları, onları hem devletle göbek bağı olan bir ilişkiye sürüklüyor hem de temsil ettikleri kitlenin bir kültürel unsura dönüşerek içe kapanması ve gerçekten hak ettikleri sahici haklardan, yani adaletten mahrum kalmalarını doğuruyor. Bütün bunlar göz önüne alındığında, örneğin DTP’nin sine-i millete (ya da sine-i dağa) dönmekten vazgeçerek Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adıyla Meclis’te kalma kararı, sanılanın aksine o kadar da demokratik mücadeleden yana olduğunu gösteren bir hareket değil. Gerçekten hem ahlaki hem de siyasi bir eylem olarak ilkeden yana tavır alınacaksa şayet, bu yalnızca Meclis’te kalarak değil, Meclis’te kalmanın sorumluluğunu yerine getirmekle sağlanacaktır. Bu sorumluluk ise DTP’nin sadece PKK’nın ima ettiği şiddetle arasına değil, bizzat devletle de arasına mesafe koyması ve bölgeyi oryantalize eden bakışını değiştirmesiyle olacaktır.
Gelinen noktada yeni kurulan BDP, “barış” adına Meclis’te kalmaya ve açılımın kendisi için bittiğine karar verdi. AKP ise başlatılan açılımı sürdürmeye kararlı gözüküyor. Eğer bu ülkeye yabancı olsaydık, tam da Kürt Açılımı sürecinde Kürtleri temsil eden bir partinin kapatıldığını ve bu parti ile kitlesinin gerçekten “mazlum” olduğunu düşünmemiz gerekirdi. Oysa bizler bu ülkeye hiç yabancı değiliz ve kimlerin bu sürece mesafe koyduklarını görebiliyoruz. Öte yandan AKP, belki de tahmin ettiğinden daha fazla bir yükün altına giriyor; çünkü yalnızca derin devlet ile değil, derin Kürtler ile de mücadele etmesi gerektiği artık net bir şekilde ortaya çıktı. Demokrasi ile temsil gücü arasındaki ilişkinin sanılanın aksine pek de “doğru” orantılı olmadığı DTP örneğinde görüldü. Çünkü DTP, temsil gücü olmasına rağmen siyaseten ve daha önemlisi ahlaken bir aktör olmayı beceremediğini yahut becermek istemediğini göstermiş oldu. Bir parti olarak becerilemeyen bu aktörlüğün boşalttığı alanı ise Kürtler adına neyin dolduracağı daha önemli hale geliyor. Kürtlerin, sadece siyasi olarak değil, ahlaki olarak da bir tercihte bulunmaları ve halletmeleri gereken yegane mesele tam da bu.

Paylaş Tavsiye Et