Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mayıs 2004) > Film
Film
İsa’nın Çilesi / The Passion of the Christ
Yönetmen: Mel Gibson
Senaryo: Benedict Fitzgerald, Mel Gibson
Görüntü Yönetmeni: Rainer Klausmann
Oyuncular: James Caviezel, Maia Morgenstern, Monica Belluci, Rosalinda Celentano
Görüntü Yönetmeni: Caleb Deschanel
Müzik: John Debney
Yapım: ABD, 2004, 127 dk.
Mel Gibson’ın üçüncü filmi İsa’nın Çilesi, Avrupa ile eş zamanlı olarak ülkemizde de gösterime girdi. Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa’nın son on iki saatinde çektiği çileyi anlatan film, yoğun ve sarsıcı işkence sahneleri ve içerdiği anti-semitik unsurlarla ciddi tepki topladı. Kilise görevlilerinin ittifakla Yeni Ahit’e uygun bulduğu, Yahudilerin ise İsa’nın ölümünden Yahudileri sorumlu tuttuğu için tepki gösterdiği film; tüm spekülasyonlara rağmen beklentileri aşarak büyük bir gişe başarısına ulaştı. İsa’nın Çilesi, İsa’nın son on iki saatini dört farklı İncil yorumundaki detaylar üzerinden bir kolaj oluşturarak anlatıyor.
Mekan olarak Güney İtalya’daki Basilicata bölgesi seçilen filmin tamamı, dönemin atmosferini aynen yansıtması için, Aramice ve Latince çekilmiş. Altyazı kullanmak istemeyen Gibson, dil problemini sinematografik anlatımını güçlendirerek aşmaya çalışıyor.
Yahudilerin formal hukukuna ve Roma’nın mekanik düzenine tepki olarak ortaya çıkan Hz. İsa, hep vicdanlara konuşmuş, insanlara düşmanlarını sevmeyi öğütlemişti. Ancak filmden çıktığınızda zihninizde İsa’nın öğretileri değil, sadece Yahudilere karşı bir intikam duygusu kalıyor. Bu duyguyu vermesi filmin başarısızlığı değil, yönetmenin bilinçli tercihi. Filmin sarsıcı şiddet sahnelerine bakarak, insanlığı Hıristiyanlığa davet etme gibi misyoner bir amacı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Filmin aslında dolaylı olarak değil, doğrudan Yahudileri hedef aldığı aşikar. Bu durumda koyu bir Katolik olan Gibson’ı, bu filmi yapmaya iten koşulları ve ortamı değerlendirmekte fayda var. Yahudi lobisinin çok etkili olduğu Hollywood’da böyle bir film yapma cesaretini gösteren Gibson’ın, yalnız bireysel bir çalışma yaptığını düşünebilir miyiz? Bu cesaretin ardında oldukça önemli nedenler ve dinamik güçler olmalı. Başkanın bir Evanjelist olduğu Washington yönetimi, ABD’nin koyu Katolik çevrelerince, Irak savaşıyla beraber yaşanan acıların ve Orta Doğu’daki kan gölünün sebebi olarak görülüyor. Bu noktada Vatikan’ın desteğini de arkasına alan filmi, ABD’deki Evanjelist-Yahudi ittifakına Katoliklerin bir karşı duruşu olarak okumak mümkün.
Filmde, Yahudilerin kirli işleri için kullandığı ve onların oyununa gelen Roma, ABD’yi temsil etmekte. İsa, Romalı askerler için,”Affet onları Tanrım, ne yaptıklarını bilmiyorlar” diyor. Burada Washington yönetimine, “İsa’yı öldürüp dünyayı melanete sürükleyen Yahudilerin peşinden gitmeyin. O zaman Romalıları kirli işleri için kullananlar, bugün size de aynı şeyi yapıyorlar” mesajı verilmekte. Filmdeki işkence aletleri, adeta Orta Doğu’da kullanılan teknolojinin son harikası savaş silahları ile özdeşleşiyor.
Tüm bu ideolojik ve siyasi arkaplanı dışında filmi, tahrif edilmiş bir metnin, yönetmenin kendi yorumuyla biraz daha değiştirilmiş hali olarak değerlendirebiliriz. “Onlara öyle gösterildiğinin bilinciyle” ve ancak sağlam bir mideyle izlenebilir. / Hilal Turan

Tavsiye Et
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak
Yönetmen - Senaryo: Ahmet Uluçay
Oyuncular: İsmail Hakkı Taslak, Kadir Kaymaz, Gülayşe Erkoç
Yapım: Türkiye, 2004, 98 dk.
23. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma’daki galibi, Ahmet Uluçay’ın ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ filmi oldu. 60’lı yıllarda geçen ve Kütahya’nın Tavşanlı ilçesi Tepecik Köyü’ndeki iki çocuğun sinema tutkusunu anlatan film, yönetmenin yaşam öyküsünden kesitler sunuyor.
Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde tamamen kendi imkanlarıyla, bugüne kadar on bir kısa film çeken yönetmen, bu ilk uzun metraj filmiyle son rüyasını bizimle paylaşıyor. Teknik ve maddi imkanlardan yoksun, filmlerine sadece “samimiyet” katan Uluçay, kendine özgü tevazusu ile “Derviş Sinemacı” olma yolunda ilerliyor ve Hollywood ve Avrupa sinemasını taklit etmekten öte geçemeyen Türk sinemasına yeni bir soluk getiriyor. / Hilal Turan

Tavsiye Et
Yüzyılın İtirafları / The Fog of the War
Yönetmen: Errol Morris
Görüntü Yönetmeni: Peter Donahue, Robert Chappell
Müzik: Philip Glass, John Kusiak
Yapım: ABD, 2003, 107 dk.
Ford Motor Co.’da, Dünya Bankası Başkanlığı’nda ve en önemlisi Küba Krizi ve Vietnam Savaşı sırasında Savunma Bakanlığı görevlerinde bulunan McNamara, uzun bir dönem ABD’nin en sansasyonel adamıydı. Tecrübeleri ona seksen beş yıllık hayatını, Amerika’yı, savaş stratejileri ile ilgili ipuçlarını ve çıkardığı hayat derslerini uzun uzun anlatma fırsatı verdi.
McNamara, Sovyetler Birliği’nin Küba’ya füze yerleştirmesini, İkinci Dünya Savaşı’nı, Soğuk Savaş dönemini, Kennedy’nin öldürülmesi ve yerine Johnson’ın gelmesini ve aslında geniş bir yelpaze içerisindeki Amerikan tarihini anlatıyor. Michael Mooore’un Amerika eleştirisi yaptığı sivri dilli belgeseli “Benim Cici Silahım”la kıyaslansa da, Errol Morris’in böyle bir eleştiri yapma amacı olmadığı açık. Amerika’nın, izlediği dünya politikasına dair duyduğu güvensizliğini vurguladıktan sonra Morris, filmini bir günah çıkarma seansına dönüştürür. Sürekli vurgulanan ise, savaşların görünmez bir el tarafından yönetildiği düşüncesi ardındaki -itiraflar devam ettikçe netleşen ve hiç de masum olmayan- kaderci bakıştır. Cevap vermek istemediği soruları reddeden McNamara, aslında savaşları, ekolojik dengeyi sağlayan doğa olaylarından birisi olarak görür. Ona göre insanlar, bu doğal düzen içerisinde hayatlarını devam ettirmek adına savaşlara sürüklenir. Bu yüzden, bakış açısını örneklendirirken de nükleer silah üreten ülkelere karşı vermiş olduğu savaşı, adaletin en yüce mercii edasıyla anlatmaktan rahatsızlık duymaz. Aslında çeşitli ülkelere karşı takındığı militer tavrı göstererek, yine Amerika politikasını meşrulaştırma gayretindedir. Ve McNamara, hayat tecrübesinde edindiği dokuzuncu dersin başlığında “insan doğasını değiştiremezsiniz” derken, en büyük siyaset kuramcılarından birisi olan Hobbes’un ‘Leviathan’ adlı yapıtının temel önermelerinden birisine gönderme yapar. İnsan doğasının kötülüğü doktrini ile, klasik Batı siyaset felsefesinin temel taşlarından birini gündeme getirerek, Amerikan politikasının “insan insanın kurdudur” anlayışına dayandığının altını bir kez daha çizer. Dolayısıyla böyle bir düzende savaş denen olgu, doğal bir durumla eşitlenerek, savaşın tahrip edici ve gayri insanî karakteri rahatlıkla örtbas edilebilir.
Yüzyılın İtirafları’nda McNamara, savaşlara dair ilk anısının, iki yaşında seyrettiği Birinci Dünya Savaşı sonrasında kazanılmış zafer görüntülerinden oluştuğunu anlatırken, Errol Morris’de kamerasıyla Amerikan dış politikasının tarihine bir kez daha tanıklık eder. / Esra Bulut

Tavsiye Et