Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ağustos 2005) > Çeviriyorum
Çeviriyorum
Sıra Londra’daydı / Vladimir Skosirev, Nezavisimaya Gazeta, 8 Temmuz 2005
Rus Basını
Çeviri: Enise Smirnova
Dün Londra’da meydana gelen patlamalar, dünya için ikinci 11 Eylül niteliğindedir. G-8 ülkeleri, terörizmin sırtını yere çalmaktan henüz çok uzak olduklarını kabul etmek zorunda kaldılar. G-8 başkentlerinin New York ve Moskova’dan sonra üçüncüsü Londra, görünmez düşmanın kanlı saldırısına maruz kaldı.
Dünyanın en eski metrosu, önce Liverpool Street daha sonra ise diğer altı metro istasyonunda sabahın en işlek saatinde meydana gelen patlamalardan sonra kullanıma kapatıldı. İlk başta polis, kazanın elektrik akımındaki arızadan kaynaklandığı tahmin etti. Diğer bir tahmin ise, trenlerin çarpışması idi. Fakat kısa bir süre sonra yeni bir patlama haberi alındı. Bu sefer şehir merkezi yakınlarında bulunan bir otobüs, metro trenlerinin kaderini paylaştı. Bu durum, Londra ulaşım sisteminin planlı bir terör saldırısına uğradığı yönünde tahminlere yol açtı. Scotland Yard Başkanı Sir Jan Blair, Londra’nın iyi planlanmış bir terör saldırısına maruz kaldığını itiraf etmek zorunda kaldı. Sir Jan, şehirde olağanüstü hal uygulaması başlatıldığını da söyledi. İngiltere’nin başkenti, polise yardımcı olması için çağrılan askerî birliklerle doldu. Bütün toplu ulaşım araçları durduruldu; metro ve şehirlerarası tren istasyonları boşaltıldı. Patlamalar sırasında Glenigls’taki G-8 Zirvesi’nde bulunan İngiltere Başbakanı Tony Blair, ülkenin terör saldırısına uğradığını açıklayarak Londra’ya döndü. Uzmanlar, teröristlerin bu saldırıyı detaylı olarak planlayıp, G-8 Zirvesi’nin yapıldığı günlere denk getirmeye muvaffak olduklarına dikkat çektiler. Saldırıları düzenleyenlerin, seslerini duyurmaya çalışan globalleşme karşıtları olması ihtimal dahilinde. Patlamaların G-8 Zirvesi sırasında meydana gelmesi, bu konuda düşünmeye sevk ediyor. Fakat bugüne kadar globalleşme karşıtlarının başvurdukları en sert yöntem, polis görevlilerini taş yağmuruna tutmak ve vitrinleri kırmaktan ibaretti. Lakin diğer yandan, metroda elektrik arızası çıkarmak için illa terörist olmak gerekmiyor. Fakat otobüs patlaması, bundan çok farklı bir olay. Patlamalardan kısa bir süre önce haberlerde, Glenigls’ta iki farklı grup protestocu bulunduğuna dair bilgiler yer aldı: Bir kısmı yalnızca orada bulunmak suretiyle globalleşmeyi protesto ederken; sayıları fazla olmayan bir grup ise son derece saldırgan bir tavır takınmıştı. Saldırıların IRA tarafından düzenlenmiş olması da pek olası bir ihtimal değil. Son bir sene içinde Kuzey İrlanda’da olumlu gelişmeler yaşandı; IRA’nın siyasete etkisi azaldı. Eğer söz konusu saldırılar bir terör örgütü tarafından düzenlenmiş ise, bundan sorumlu olan örgütün ortaya çıkıp bir açıklama yapması beklenir; zira saldırının ardından onun gerekçelerini açıklamak teröristlerin çok sık başvurdukları bir yöntemdir.
Bu patlamaları düzenleyen el-Kaide midir? Bu yalnızca bir ihtimal, zira el-Kaide ideolojisi ile yetişen başka bir örgüt de bu saldırıları düzenleyebilirdi.

Tavsiye Et
Orta Doğu’da zor günler / Andrev Pravov, İzvestiya, 19 Temmuz 2005
Rus Basını
Çeviri: Enise Smirnova
Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, “Hamas” ve “İslami Cihad” örgütlerinin İsrail halkına karşı silahlı saldırı düzenlemekten vazgeçmelerini istedi. Abbas, İsrail’e karşı düzenlenen terörist saldırıların, Ağustos ayında gerçekleştirilmesi planlanan Gazze ve Batı Kıyı bölgelerindeki İsrail yerleşim merkezlerinin tahliyesini engelleyebileceğinden endişe ediyor. Söz konusu yerleşim merkezlerinin tahliye edilmesi, Filistin halkı için olumlu bir gelişme olduğundan, İsrail’in tahliye planından vazgeçmesine neden olacak şekilde hareket edenler, Abbas’ın ifadesiyle “Kendi halkının zararına çalışan kişilerdir.”
Gazze’de, Filistin Yönetimi’nin emrindeki polis birlikleri ile “Hamas” mücahitleri arasında silahlı çatışmalar yaşandı. Bu durum, Filistin–İsrail sorununun yeni bir boyutunu teşkil ediyor; zira bu kez Filistinliler, İsrail’i bırakıp kendi aralarında savaşıyorlar.
İsrail halkı da Filistinlilerden aşağı kalmıyor. Yahudi yerleşimciler, Kisufim polis geçidinin yakınlarında İsrail polis ve askerleriyle çatışmaya girdiler. Çıkan çatışmanın nedeni ise, polis ve askerlerin Gazze yolu üzerinde tahliye karşıtlarının yolunu kesecek barikat kurmasıydı. Kudüs ve Batı Kıyı’da ikamet eden aşırı dinci tahliye karşıtları da, hiçbir engel ya da ablukanın onları durduramayacağını ve Yahudi yerleşim merkezlerinin tahliye edilmesine müsaade etmeyeceklerini söylüyorlar.
Bu arada İsrail ordusunda “tahliye birliği” oluşturuluyor. Bazı kaynaklara göre, birlikte görev alacak 100-120 asker, sol görüşlü kişiler arasından itina ile seçilecek. Vazifeleri ise, Gazze Şeridi’ndeki Yahudi yerleşim merkezlerinin tahliyesi olacak.
Bilindiği gibi, Ariel Şaron’un önerdiği “Filistin’den ayrılma” planını destekleyen Yahudiler, toplumun sol görüşlü kesiminden geliyor. Fakat sağ görüşlü kesim, bu plana şiddetle karşı çıkıyor. Sol görüşlüler, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesi gerektiğini ve yalnızca bu şartla İsrail’de barış ve istikrarın sağlanabileceğini savunuyor. Dincilerin ağırlıkta olduğu sağ çevreler ise, Yahudilerin kendilerine Allah tarafından vaat edildiğine inandıkları toprakları terk edemeyeceklerini dile getiriyorlar.
Gazze Şeridi’nde ve Batı Kıyı’da yaşayan Yahudiler, “Filistin’den ayrılma planı”nı hayata geçirmekle görevlendirilen polis ve askerlere zor günler yaşatacaklarını söylüyor. Bunun yanı sıra İsrail hükümeti, kendi askerlerine vereceği emre tâbi olacaklarından da emin değil. “Ayrılma planı”, İsrail halkını birbirine düşman iki gruba ayırdı. Aynı durum İsrail ordusunda da mevcut. Orduya katılan askerler, çevrelerine ait ideolojik görüşlerini de beraberinde getiriyorlar.
Daha önce Gazze’deki evlerin yıkımı sırasında bir İsrail askeri, bina yıkma emrine karşı çıkıp, bugünlerde İsrail’de çok popüler olan “Yahudi, Yahudi’ye zulmetmez” şeklinde sağcı sloganlar atmış ve askerleri protesto eden halkın arasına karışmıştı.

Tavsiye Et
Çin’in hesabı / The Boston Globe, 23 Temmuz 2005 Başyazı
Amerikan Basını
Çeviri: Ebru Afat
Çinliler ulusal paralarının değerini yükselttiler; ancak bunun Çin mallarına bağlı olan Wal-Mart’ta ve diğer Amerikan perakendecilerinde fiyatları artışa zorlayacağını beklemeyin.
Bu gelişme, bir Çinli generalin, ABD’nin Tayvan’a yönelik bir Çin istilasını bozguna uğratmak için müdahale etmesi halinde nükleer bir saldırıyla karşılık verileceği tehdidinde bulunmasının hemen ardından meydana geldi. ABD ile arasındaki muazzam ticarî dengesizlik Çin’e, Tayvan’a karşı askerî dengeyi bozabilecek silahları alması için gereken parayı sağladı. Bu gücün orada kullanılmamasında ısrar etmek, ABD ile Çin arasındaki başlıca takıntılı konudur. Yuanın değeri üzerindeki anlaşmazlık, siyaset yapımcılarını bu temel anlaşmazlık konusundan uzaklaştırıyor. 
Çin malları gülünç derecede ucuz. Çünkü Çin’de fabrikada çalışmak bir çiftlikte zahmet çekmekten daha avantajlı. Çin malları, düşük maliyetli bir başka üretici tarafından aşılıncaya kadar liderliğini sürdürecek. Buradaki olası rakip Vietnam. Çin’in rekabetçi bir ihracatçı olarak kalabilmesi için, tıpkı Japonya gibi, yüksek değerli ürünler üretmeli.
Yuanın değerinin düşürülmesi, doların değeri daha da düşeceği için Çin Merkez Bankası’nın ABD’nin borçlarını almayı durduracağı korkusunu doğurdu. Yabancı alımlar, Bush yönetiminin yüksek bütçe açığını sürdürmesini sağlıyor. Buna rağmen, ABD hükümetine en çok borç veren yabancı ülke, 685,7 milyar dolarla Çin değil, Japonya’dır. Çin 243,5 milyar dolarla ikinci sıradadır ve bu rakam toplam borcun %12’sini teşkil ediyor.
Yabancılar, Amerikan Hazinesi’nin 2 trilyon dolar borcunu ellerinde tutuyor; çünkü bu güvenli, sağlam yatırım, uluslararası ekonomik sistemin vazgeçilmez bir yağlayıcısı. Çinlilerin, istisnalar olmadığı müddetçe, ihracata dayalı genişlemelerini sürdürmek istedikleri varsayılıyor. Ve tıpkı Japon ekonomisi geliştikçe yenin değerinin artması gibi, ekonomisi büyüdükçe ve yüz milyonlarca insan fakirlikten kurtuldukça Çin’in yuanı da değerlenecektir.
Tayvan hariç Çin ile ABD arasında büyük bir anlaşmazlık bulunmamakta. Eğer Amerikalı siyaset yapımcıları bu parlama noktasındaki baskıyı sürdürebilirlerse, yuan ve ticaret kendi başlarının çaresine bakacaktır.

Tavsiye Et
Gerçeği bilirsek daha güvende olacağız / The Observer, 24 Temmuz 2005 Başyazı
İngiliz Basını
Çeviri: Ebru Afat
Londralılar, 7 Temmuz’daki gaddarlığı tekrarlamak isteyen bir terörist planının geçen hafta başarısızlığa uğradığı bilgisiyle teselli buluyor ve biraz da rahatlıyorlar. Ancak Şarm eş-Şeyh o kadar şanslı değildi. Ayrım yapmayan cinayet, Londra’ya geri dönebileceği kadar kolayca Mısır limanına getirildi. Bu da bize, herhangi bir ülkedeki herhangi bir şehrin ya da yerin, herhangi bir zamanda terörist gaddarlığının hedefi olabileceğini hatırlatıyor. Terörizmi yenme mücadelesinin uluslararası bir çaba olması gerektiğini de…
Bu yalnızca kendi huzurumuza yönelik bir mesele değil. İngiltere için dünya çapında bir terörist hedef gibi görünmek, büyük bir ekonomik riski beraberinde getiriyor. Geçen hafta yayınlanan resmî rakamlara göre, büyüme hızı zaten son on yılın en düşük düzeyinde ve tüketici güveni de kalmamış. Paralarını İngiltere’nin yüksek caddelerine, hizmet sanayiine ve mali piyasalarına getiren milyonlarca yabancı, “metin olma” retoriğinden fazlasına ihtiyaç duyuyor.
Rahatlatıcı sözler gerçeklerin yerini tutmuyor. Hükümet, polis ve güvenlik birimlerinin kamuoyu ile dürüstçe ve açıkça temas kurmaları gerekir. Operasyonel meselelerin, bilgilerin açıklanmasının yasaklanacağı zamanlar da olacaktır. Ancak hükümetlerin gizlilik kültürü başlatmak yönündeki doğal ayartısına kapılmamak zorundayız. Teröristlerin başlıca hedefi olan panik, bilgi boşluğunda çok daha etkili şekilde yayılır. Açıklık kültürü, çok daha fazla kamuoyu işbirliğini ve güveni teşvik edecektir.
22 Temmuz’da masum bir adamın bir metro istasyonunda yakın mesafeden vurularak öldürüldüğü olay, iyi bir başlangıç noktası. Polisin şiddetli bir baskı altında olduğundan ve aramızdaki muhtemel intihar bombacılarını izleyip bulurken büyük bir şahsî riske girdiğinden kimsenin şüphesi yok. Bu yüzden de Stockwell’de ne olduğunu ve silahlı polisin hangi koşullarda ateş etme yetkisinin bulunduğunu, kendilerini destekleyen bir kamuoyuna açmaktan korkmaları için hiçbir sebepleri olmamalı. Hangi kurallar altında operasyon yaptıklarını bilmeye hakkımız var. Güvenlik birimleri ve polis, acilen daha fazla kaynak talep etmekte haklı. Onlara daha büyük güçler vermemiz gerekebilir. Ancak bunun karşılığında güvenlik kurumu da daha büyük bir sorumluluğu kabul etmek zorunda.
Hükümetin atması gereken ilk adım, acil bir soruşturmadır. Doğrusu, böylesi olaylar sonrasında soruşturma açılması otomatik hale getirilmeli. Ne olduğu hakkındaki detaylı bir rapor, ABD’nin 11 Eylül soruşturması örneğinden sonra, bazı bakanların önerdiği gibi “sadece bir soruşturma daha” olmayacaktır. Eğer kaynaklar azsa, bunu bilmek ve düzeltmek zorundayız. Eğer kaynaklar yanlış yere tahsis ediliyorsa bunu da bilmek zorundayız. Eğer varsa, hataların da itiraf edilmesi gerekir. Temmuz 2005’te yaşanan olayların tam bir muhasebesini kamuoyuna sunmak, geleneksel özgürlükleri korumak ile sıkılaştırılmış bir güvenliği kabul etmek arasında doğru bir denge sağlamakta hepimize -hükümete, istihbarat ve acil durum birimlerine ve vatandaşlara- yardım edecek en iyi yoldur. Korku ve dehşet, bilgisizliğin olduğu yerdeki boşluklara yayılır. Bize bütün resmi verin ve bırakın nasıl ve ne zaman işimize gideceğimize kendimiz karar verelim.

Tavsiye Et
Filistin direnişini kınamadan önce... / Fehmi Huveydi, Eş-Şarku’l-Avsat, 20 Temmuz 2005
Arap Basını
Çeviri: Hatice B. Şenkardeşler
Gazze’de “Kara Perşembe” günü gerçekleşen olaylar iyi tahlil edilmeli. Bilindiği gibi Filistinli direniş temsilcileri Şubat ayında düzenledikleri toplantıda ve Şarm eş-Şeyh’deki görüşmelerde varılan anlaşmaya göre, ateşkesi ve sükûneti sağlama konusunda üzerlerine düşeni yapıyorlardı. Ancak bu anlaşmalara göre ateşkesin karşılıklı sağlanması gerekiyordu.
Direniş gruplarının ateşkese bağlı kalması ve bunun İsrailli yetkililerce övülmesine rağmen, İsrail ordusu, Filistinlilere düşmanca davranmaya ve anlaşmayı delmeye devam etti. İslamî Cihad buna yanıt olarak 12 Temmuz’da Netanya’daki saldırıyı gerçekleştirdi. Saldırının ardından İsrail, İslamî Cihad’ı anlaşma dışında ilan etti ve suikast girişimlerinde bulunacağını belirtti. Nitekim aynı gün Tulkarim’i kuşatarak bir Filistinli güvenlik mensubunu öldürdü.
Ertesi gün Nablus’ta el-Aksa Şehitleri Tugayı liderlerinden bir kişi, hem de İngiliz basınına demeç verdiği sırada katledildi. Filistinli direniş grupları bu olayı bilinçli bir tahrik olarak niteledi ve karşılık vereceklerini ilan etti.
Ardından Hamas, Gazze’nin kuzeyindeki bir Yahudi yerleşim birimine attığı iki Kassam füzesi ile 1 yerleşimciyi öldürerek kendince cevap verdi.
Şaşkınlığı artıran ise, Filistin İçişleri Bakanı’nın Gazze’de seferberlik ilan etmesiydi. İzzeddin Kassam Tugayları’nın liderlerinin yaşadığı “Zeytun” mahallesine, Gazze halkının daha önce görmediği zırhlı araçlarla, yüzlerce güvenlik kuvveti gönderildi. Çatışmalarda üç çocuk hayatını kaybetti.
Cuma günü Gazze ve Batı Şeria’da 8 Hamas mensubu, İsrail füzeleriyle katledildi. Bu durum Filistin Yönetimi’ni oldukça zor duruma soktu. Zira yönetim ve İsrail ordusu, direnişçilere karşı aynı karede birleşmiş oldu; biri onları karadan kurşun yağmuruna tutarken, diğeri havadan füzelerle vuruyordu.
Yönetimi zor duruma sokan tek olay bu değildi. Yahudi yerleşim birimlerine saldırı düzenleyen Hamas elemanlarını vurmak için seferber olan Filistin Ulusal Güvenlik Birimi, Tulkarim’de İsrail saldırısına uğrayarak hayatını kaybeden kendi elemanı hakkında susmayı yeğledi. Bu, artık Ulusal Güvenlik Birimleri’ne göre İsrail kanının Filistin kanından daha değerli olduğu anlamına mı geliyor?

Tavsiye Et
Londra’da Müslüman olmak / Abdulbari Atwan, El-Quds el-Arabi, 23 Temmuz 2005
Arap Basını
Çeviri: Hatice B. Şenkardeşler
Şu günlerde Müslüman ve Arap olmak pek zor; özellikle de İngiltere’de. Zorluk, değerlerden ve kanaatlerden taviz vermeden savunma yapmak durumunda kalmanızdan kaynaklanıyor. Bir yandan yüce inancınızı savunurken, diğer yandan ırkdaşlarınızın maruz kaldığı zulümleri anlatmak zorunda kalıyorsunuz.
Guardian gazetesinin yaptığı kamuoyu araştırmaları, İngilizlerin üçte ikisinin, saldırıların İngiliz hükümetinin kanunsuz ve haksız Irak işgalindeki resmî tutumuyla doğrudan bağlantılı olduğuna inandığını gösteriyor. Ancak Başbakan Tony Blair ve Dışişleri Bakanı Jack Straw, bu bağlantıyı reddediyor. İşte İngiltere, İslam âlemi ve Avrupa’daki Müslüman azınlık için baş gösteren tehlike, tam da bu tavrın altında yatıyor.
Blair, Irak Savaşı ile Londra patlamaları arasındaki bağı ortaya koyan Shatham House’ın rapor ve araştırmalarını yok saymakla kalmayıp, İngiltere’de yaşayan Müslümanlardan oluşan bir toplulukla kameraların önüne geçti. Gruplar sert ifadelerle terörü kınadı; hatta daha da ileri giderek sivil halkın öldürülmesini ve her türlü terör faaliyetini günah sayan fetvalar yayınladı.
Sivilleri öldürmenin yanlışlığı ortada. Bunun için fetva yayınlamaya gerek dahi yok. Zira Kur’an-ı Kerim bu konuda açık ayetlerle dolu.
Sayın Blair kendisine, “halkının güvenliğini, aynen Londra olaylarında hayatını kaybeden masum siviller durumundaki yüz bin masum Iraklının canına mal olan kanunsuz ve gayr-i ahlakî savaşa girmeye heves ederek sen tehlikeye attın” diyen Arap ve Müslüman seslerini duymak istemiyor.
Bin defa tekrarlıyoruz: Biz asla sivillerin katledilmesini onaylamıyor, Londra patlamalarının tehlikeli boyutunu da küçümsemiyoruz. Ancak, belki de kendimizi ya da evlatlarımızı kurban verebilecek, sonuçlarından da bire bir etkilenecek olan bizler, bir felaket niteliğindeki Irak Savaşı’nın devam etmesinde ısrarcı olmanın daha fazla yıkımı ve kanlı tutuculuğu beraberinde getireceğini söylemeyi bir görev addediyoruz. Bu bir medeniyetler çatışması değildir; galip konumda bulunan baskıcı Batı medeniyetinin, parçalanmış ve yenilmiş İslam medeniyetine karşı bir parça saygıdeğer muamele göstermeyi reddetmesidir.

Tavsiye Et
Washington ile Yeni Delhi arasında sivil nükleer ilişki / Le Monde, 19 Temmuz 2005
Fransız Basını
Çeviri: Adem Yılmaz
ABD Başkanı George W. Bush 18 Temmuz’da Beyaz Saray’da Hindistan Başbakanı Manmohan Singh’i kabul etti. ABD özellikle sivil nükleer enerji konusunda Hindistan’la ilişkilerini güçlendirme niyetinde. Başkan Bush ortak basın toplantısında “bugün stratejik ortaklığımızın daha ileri aşamalarını ilan edebiliriz. Bu ortaklık, işbirliğimizi sivil nükleer, uzay teknolojileri ve ileri teknoloji konularında daha ileri götürebilir” şeklinde beyanat verdi. 
Başkan Singh’in ziyareti esnasında Amerikan Başkanı Kongre’den bu nükleer işbirliğine engel teşkil etmekte olan Hindistan’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasını isteyecek. Yaptırımlar 1998 yılında Hindistan’ın kendisini bir nükleer güç olarak ilan etmesiyle yürürlüğe konmuştu.
ABD, Hindistan’a ITER (Gelecek Nükleer Füzyon Reaktörü) projesine katılıp katılmayacağı hususunu soracak. Buna karşın Hindistan yetkili makamları Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na sivil nükleer tesisler konusunda bütün bilgileri verecek.
 
“Büyük bir öncü adım”
Yeni Delhi, bu anlaşma ile aynı zamanda atom denemeleri üzerine kendi uluslararası kapasitesini sürdürmeyi ve bu teknolojilerin yayılmasını engellemek için uluslararası girişimlerin bir ortağı olarak, onu kullanamayacak ülkelere transfer etmemeyi taahhüt ediyor. Amerikan hariciyesinden Nick Burns, bir basın konferansında Hindistan ve ABD arasında sivil nükleer enerji konusunda işbirliğinin güçlenmesini büyük bir öncü adım olarak değerlendiriyor. Fakat bu, ABD’nin bundan sonra Hindistan’ı nükleer bir güç olarak tanıyacağı anlamına gelmiyor. Bu özel bir konudur ve Hindistan, nükleer enerji kullanımının çoğaltılmaması anlaşmasının bir tarafı olmadığının altını çiziyor. Fakat ABD, pazarı hızla gelişen bu bir milyarlık demokrasi ile ilişkilerini geliştirirken bir takım kaygılar taşıyor ve Hindistan’ı Çin’e karşı askerî ve ekonomik denge unsuru olarak görüyor.

Tavsiye Et
Paris–Berlin–Moskova ekseni kırılıyor mu? / Die Welt, 20 Temmuz 2005
Alman Basını
Çeviri: Haşim Koç
Başbakan adayı Angela Merkel, parlamento seçimlerinden zaferle çıkması halinde Alman-Fransız ilişkisini AB’nin motoru haline getirmeyi arzuluyor. Bunu Chirac ile Paris’te gerçekleştirdiği dünkü görüşmeden sonra ifade etti Merkel. Buluşma bir buçuk saat gibi uzun bir müddet sürdü. Merkel, aynı zamanda Schröder tarafından hayata geçirilen Paris-Berlin-Moskova eksenini sürdürmek istemediğini de açıkça dile getirdi.
Merkel, Berlin’deki bir yönetim değişikliğinin Almanya-Fransa ilişkilerini bozmayacağının teminatını verdi. Her iki taraf da insanların sorunlarını çözen bir Avrupa konusunda hemfikir. Alman-Fransız dostluğuna AB’deki bütün ülkelerin, özellikle de küçüklerin dahil edilmesi gerektiği vurgulandı. “Başkalarının adına kararlar alındığı intibaı verilmemesi gerekir” sözleri de Merkel’e ait.
CDU Dışişleri uzmanı Friedbert Pflüger‚ kısa bir süre önce Le Figaro gazetesinde çıkan makalesinde CDU’nun seçimi kazanması halinde Paris-Berlin-Moskova ekseninin sona ereceğini anlatıyor. Pflüger, Merkel’in çok güvendiği isimlerden ve muhtemel kabinede dış politika konularında çok önemli rolü olacak. Makalede ABD hükümetiyle aynı görüşleri paylaşmamanın birçok haklı nedeni olabileceğini; ancak Fransa, Almanya ve Rusya hükümet başkanlarının ABD karşıtı buluşmalarının Orta ve Doğu Avrupa’daki genç demokrasileri ABD’nin kucağına itebileceğini ve bunun da Avrupa’nın ayrışmasıyla sonuçlanabileceğini söylüyor. Königsberg şehrinin 750. kuruluş yıldönümü kutlamalarına komşu Polonya ve Litvanya’dan hiç kimsenin davet edilmeyişini de çok sert eleştiriyor Pflüger.
Pflüger bu üç ülkenin gelecekteki buluşmalarının bu nedenle Avrupa’nın tutarlılık ve güven oluşturma çabalarına katkıda bulunması gerektiğini öne sürüyor. Merkel gibi, Alman-Fransız dostluğunun AB’nin motor gücü olduğunu vurgulamayı ihmal etmeyen Pflüger “bu ilişkiyi iki ortağın da eşit şartlarda ve çıkarına olacak şekilde düzenleme” teminatı verirken; Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin imtiyazlı ortaklık hedefiyle sürdürülmesi gerektiğini de öne sürüyor.

Tavsiye Et
Irak’ın üç yüzlü demokrasisi / Mihran Keremî, Şark, 18 Temmuz 2005
İran Basını
Çeviri: Hakkı Uygur
Pakistan en büyük, Türkiye ise en güçlü komşumuz. Pakistan, İran’ın iki katından fazla bir nüfusa ve nükleer silahlara sahip olduğu için en büyük komşumuz. Türkiye ise İran’la aynı nüfusa sahip olmakla birlikte dinamik bir ekonomiye sahip ve geçtiğimiz yirmi yıl süresince İran’dan öne geçmeyi başarmış bir ülke. Bu ülke ayrıca Batı’nın yakın bir müttefiki ve aynı zamanda bir NATO üyesi. Ancak buna rağmen “İran’ın en önemli komşusu hangisidir?” diye sorulacak olursa, bunun cevabı söz konusu iki ülke değil; Irak olacaktır. Buna karşılık İran da Irak’ın en önemli komşusudur; hatta Türkiye’den bile daha önemli. Bu yalnızca iki ülkenin sekiz yıl savaşmasından ve yaklaşık yirmi beş yıl boyunca düşmanlık içinde bulunmalarından ötürü değil. Tarih ve coğrafya iki ülke arasındaki farklılıkların ve benzerliklerin bu kadar önemli olmasını takdir etmiştir.
Caferî ilk gezisini Türkiye’ye yaparak aslında Türkiye’deki demokrasinin Irak için iyi bir örnek olabileceğini ima etti. Bunun İran’a yakınlığıyla bilinen Caferî tarafından dile getirilmesinin İran’daki bazıları açısından anlaşılması güç olsa da, Caferî’nin sözleri, uluslararası konjonktürel şartlar göz önünde tutulduğunda şaşırtıcı olmayacaktır. Diğer bir ilginç durum Türkiye’de şu anda işbaşında bulunan kişinin ve partinin İslamcı bir geçmişten geliyor olması ve Türkiye rejiminin mahiyetini laiklikten (din karşıtlığına yakın din dışılıktan) sekülerliğe (din tarafsızlığına) çevirmeye çalışması. Bu nedenle eğer Irak illaki bir ülkeyi model alacaksa, bu, uluslararası açıdan esnekliğe ve kabiliyete sahip Türkiye olacaktır; İran değil. Diğer yandan yönetim makamlarının mezhebî ve etnik kimliğe göre dağılması açısından da Irak’ın örneği İran değil, Lübnan olmuştur. Yalnızca İslam’ın yasamanın dayanağı olması açısından ve devletin resmî unvanı açısından İran etkili olabilecektir; bu durumda İran, Afganistan’dan sonra Irak’a da “İslam Cumhuriyeti” sıfatını vermiş olacaktır. Böylece kurulacak Demokratik Irak, muhtevasını Türkiye’den, yapısını Lübnan’dan ve ismini İran’dan almış olan bir ülke olacaktır ki; üç yüzlü demokrasiden kastettiğimiz budur.

Tavsiye Et
ABD-Azerbaycan gerginliğinin esas sebebi demokrasi problemi değil / Nezirmemmed Qaramanlı, 525-ci qəzet, 1 Temmuz 2005
Azerbaycan Basını
Çeviri: Hakkı Uygur
Başlıktaki gerginliğin esas sebebi, İran’a yönelik operasyonlarda kullanılmak üzere ABD askerî birliklerinin Azerbaycan topraklarına yerleştirilmesi isteğidir. Halbuki Azerbaycan’da gerek iktidar, gerekse muhalefet ve sivil toplum örgütleri çoktandır Amerikan politikalarına yakın ilgi gösteriyorlardı. O halde bu gerginlik neden ortaya çıktı?
İki ülke arasında mevcut gerginlik, Azerbaycan cumhurbaşkanının ABD’nin itirazlarına aldırmadan resmî bir gezi için İran’a gitmesinden sonra belirgin olarak hissedilmeye başlandı. Bununla birlikte son bir yıl içinde Azerbaycan’a en çok gelenler ABD’li askerî yetkililerdi. Bakü-Ceyhan petrol boru hattı projesinin dışında, askerî ve stratejik bir mesele üzerine yoğunlaşıyorlardı. İran’ın stratejik açıdan güçlü olan kuzey bölgelerine yapılması düşünülen bir saldırı için en uygun ülkeler, teorik açıdan Irak, Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Türkmenistan ve Afganistan’dır. Bu altı ülkenin içinde en zayıf halka ise Azerbaycan’dır.
Biz meselenin demokratikleşme meselesi olmadığını bildiğimizden dolayı, Azerbaycan topraklarının İran’a karşı askerî operasyonlarda kullanılması için ABD’ye yeşil ışık yakılması durumunda, ABD’nin Azerbaycan’ı, demokratik yolda büyük adımlar atan ülkeler arasında sunmaya başlayacağından eminiz. Peki ama Azerbaycan neden İran’a karşı topraklarını kullandırmak istemiyor? Bunun en önemli sebebi İran’da yaşayan ve nüfusun yarısından fazlasını oluşturan Türklerin durumudur. Bu Türklerin %60’ından fazlası Güney Azerbaycan’ın dışında kalan bölgelerde yaşamakta ve 1979 devriminden sonra birçok siyasî ve toplumsal haklara kavuşmuş durumda. ABD’nin planı ise, İran’a müdahale ettikten sonra Şahın oğlunu yeniden işbaşına getirmek. Bu ise İran ve Azerbaycan Türklerinin çıkarlarına kesinlikle aykırı. Azerbaycan’ın İran-ABD çatışmasından zararsız çıkmayacağı aşikâr. ABD amaçlarına ulaşabilmek için şantaj yapıyor. Hedefi ya bu iktidarı ikna etmek ya da yerine her istediğini yapmaya hazır muhalefeti geçirmek. Oysa bu mesele iktidar meselesi değil, Azerbaycan devletinin meselesidir.

Tavsiye Et