Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Haziran 2006) > Film
Film
Sil Baştan / Eternal Sunshine of the Spotless Mind
Yönetmen: Michel Gondry
Senaryo: Charlie Kaufman
Oyuncular: Jim Carrey, Kate Winslet
Yapım: ABD, 2003, 108 dk.
 
“Hafıza, Tanrı’nın insanlara bahşettiği en değerli armağandır.” / Halil Cibran
 
Joel, eski kız arkadaşı Clementine’in, ilişkilerine dair tüm anılarını sildirmek için tıbbî bir müdahaleye başvurduğunu öğrenir. Tam bir hayal kırıklığına uğrayan Joel, Borges’in “unutmak en iyi intikamdır” sözünü hatırlatırcasına ani bir misilleme kararı alarak, bu “istenmeyen anılardan kurtulma” servisinin yolunu tutar. Clementine’le ilgili hatıralarını sildirmek için makineye bağlı derin bir uykuya yatan Joel, işlem esnasında yaşanılan güzel şeyleri hatırlayınca pişman olur ve anılarını kaybetmek istemediğini fark eder. Clementine’i tamamen unutmadan önce anılarını silme işlemini durdurmanın bir yolunu arayan Joel, hafızasında Clementin’le birlikte silme işlemine karşı köşe kapmaca oynamaya başlar. Joel’in anıları birer birer silinirken, sondan başa doğru ilişkinin tüm evreleri de gözler önüne serilir.
Kuşkusuz Sil Baştan, anlatılan bu hikâyenin yalınlığından oldukça uzak, klasik sinema kurallarını bir kenara bırakarak izlemeyi gerektiren karmaşık ve bir o kadar da etkileyici bir yapıya sahip. Zira John Malkovich Olmak, İçgüdü, Tersyüz gibi sıra dışı senaryolara imza atan Kaufman’ın yaratıcılığı ile video klip dünyasından, özellikle de Björk’ün kliplerinden tanıdığımız Gondry’nin görsel zekasının birleştiği bir sinema deneyimiyle karşı karşıyayız. Kaufman’ın seyircinin algısıyla sürekli oynayan kurgu anlayışı ile Gondry’nin özgün kadrajları, filmde aşırılıktan uzak ve hikâyenin anlatılmasına hizmet edecek şekilde ustalıkla bir araya geliyor. Döngüsel kurgusuyla geçmiş ve geleceği ‘şimdi’de buluşturan Sil Baştan, seyirciye hikâyenin neresinde olduğunu ise Clementine’in sık sık değiştirdiği saç renginden anlama imkânı sunuyor. Gondry, pahalı efektlere gerek duymadan kamera-ışık oyunları ve basit bilgisayar efektleriyle oluşturduğu sürreel görüntülerle seyirciye muazzam bir “hafızası silinen kişinin hafızasında bu silme işlemini izleme” deneyimi yaşatıyor.
Orijinal ismini Aydınlanma dönemi İngiliz şairi Alexander Pope’un “Eloisa to Abelard” şiirinin “Lekesiz zihnin sonsuz gün ışığı” dizesinden alan Sil Baştan, hafıza, kader ve aşk üzerine felsefî sorgulamalara girişiyor. Zihin ile bedeni kesin sınırlarla ayıran ve aklı tek kılavuz kabul ederek adeta tanrılaştıran rasyonalizm ve “tabula rasa”cı ampirizmle inceden inceye dalgasını geçen film, finaliyle de bilimin cüretkârlığına ve bireysel kimlikleri, bedenleri ve hatta zihni kurgulama ve yeniden inşa etme gibi post-modern kaygılara meydan okuyor. Günümüz insanının hayatından “acı”yı kovma ve salt mutluluk peşinde hafızasına bile balans ayarı verme gayretindeki acıklı konumuna dikkat çeken film, hiçbir şeyin kusursuz olmayacağının bilindiği kusursuz bir ânın büyüsü ile sona eriyor.
Hollywood’un son yıllarda ürettiği en özgün yapıt olan Sil Baştan, bittikten sonra tekrar izlemeyi isteyeceğiniz bir film. / Hilal Turan

Tavsiye Et
Dr. Garipaşk / Dr. Strangelove DVD
Yönetmen-Senaryo: Stanley Kubrick
Oyuncular: Peter Sellers, George C. Scott
Yapım: İngiltere, 1964, 93 dk.
Kubrick’in çok katmanlı anlatım yapısına sahip filmlerinde, hikâyenin arkasında her daim felsefî tartışmalar yer alır. Kubrick, karakterlerini çoğunlukla Freudyen bakış açısıyla ve engelleyemedikleri içgüdüleriyle ele alır.
Soğuk Savaş’ın kaotik ortamında, silahlanma yarışını kara mizah ve absürd öğeleriyle anlatan Dr. Garipaşk, bir militarizm eleştirisidir. Komünistlerin, içme suyuna florid karıştırarak Amerikalıları yok etmeye çalıştıklarını düşünen ve hidrojen bombası taşıyan uçakları Moskova’ya gönderen General Ripper ve bu nükleer felaketi, sığınaklara toplanan insanlardan üstün insan idealini gerçekleştirme fırsatı olarak gören eski Nazi Dr. Garipaşk filmin en trajikomik karakterleridir. Peter Sellers’ın üç farklı karakteri canlandırdığı film, günümüze de ışık tutacak nitelikte. Rusya semalarında kovboy şapkasıyla bomba üzerinde neşe ile rodeo yapan Teksaslı pilot Kong karakteri bunun en simgesel örneği. / Hilal Turan

Tavsiye Et
Anne ya da Leyla
Yönetmen-Senaryo: Mesut Uçakan
Oyuncular: Turgay Başyayla, Aylin Coşkun
Yapım: Türkiye, 2005, 90 dk.
Annesinin öldüğüne inandırılan 10 yaşındaki Kerem ile çocukluk aşkının peşine düşen Mecnun, Beyoğlu’nda Leyla’yı aramaya başlarlar. Leyla ile Mecnun efsanesinden dem vuran, aşkından adı Mecnun kalmış kahramanın ve annesini arayan, belki Aslı’dan türemiş Kerem’in hayallerindeki sevgili ve anne aynı kişidir. Leyla çocukluğunda köyünden büyük şehre göç etmiş ve Beyoğlu’nun zamane magandalarından uzak karikatürize tiplemeli kötü adamlarının eline düşmüştür. Mecnun’un Leyla’sı hayatın zorlukları karşısında yenik düşmüş, Kerem’in annesi dadısının ona anlattığının aksine tüm masumiyetini yitirmiştir. İkisi de aynı çaresizliğin ardından sürüklenirken, mikro-kozmos Beyoğlu’nun renkliliği içinde kaybolurlar. Film idealize edilen anne ya da sevgiliyi arayış öyküsüdür. Arayış kavramının film içindeki işlenişi, anlamının ufalanmasına neden olmuştur. Çünkü yönetmen, ‘arayış’ı Mecnun kıvamında modernize ettiği takım elbiseli meczupvari bir tipleme ile sembolik anlatımdan uzak, gerçek bir eyleme dönüştürmüştür. Lanet, Öç, Reis Bey, Yalnız Değilsiniz ve Kelebekler Sonsuza Uçar gibi filmleri ile seyircisine belli bir duygu yoğunluğu yaşatan Mesut Uçakan, bir Beyoğlu rapsodisi iddiasıyla 10 yılın ardından Anne ya da Leyla filmi ile sinemaya dönüş yaptı. İslamî sinemanın 80’lerdeki önemli yönetmenlerinden birisiolan Uçakan, Anne ya da Leyla’da kendi ifadesiyle ‘kozmopolit’ bir film sevdasına düşerek, söylemini bugünün anne-kadın-aile kavramları üzerinde aşırı geleneksel bir algıya dönüştürür. Toplumsal yaralarla oynarken arabesk bir kanamaya yol açan yönetmen, Anne ya da Leyla ile birçok açıdan Yeşilçam’ın da kemiklerini sızlatır. Toplumsal yozlaşmanın ve idealize edilen kadının, mahremiyetin yanlış kullanılmış kalkanı gibi duran Leyla üzerinden anlatımı ise, ulaşılamayan karakteri mükemmellikle kirlenmişlik arasında yok etmiştir. Film içerisinde gösterilen kadınların arafta kalmışlığı, karakter olmayı başaramamış oyuncuları ve anlam arama biçimi ile seyircinin sabrını zorlayan Anne ya da Leyla, resmettiği manzara ile Uçakan sinemasının dışarıda kalmışlık öyküsü gibi durur.
Yönetmen göç, metropol kâbusları, sosyal dejenerasyon gibi toplumsal kaygıları işlediği filminde kendi sinema anlayışını devam ettirse de, bu çabası seyirci tarafından onun kendi çizgisinin dışına çıktığı şeklinde algılanmaya müsaittir. “Uçakan sinemasının hayal kırıklığı” olarak değerlendirilebilecek Anne ya da Leyla’ya, iyi niyetli bir geri dönüş filmi olarak bakılırsa, tüm noksanlarına rağmen izlenmesi gereken bir vizyon filmi olarak görülebilir. Hararetli tavsiyeler için, Leyla ile Mecnun efsanesinin kanatları altında filmine ‘kozmopolit’ bir ömür biçmeye çalışan Uçakan’ın, seyircisini de düşünerek daha ‘kozmopolit’ numaralar bulması şart. / Esra Bulut

Tavsiye Et