Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Kasım 2006) > Film
Film
Özgürlük Rüzgarı / The Wind That Shakes The Barley

Yönetmen: Ken Loach
Senaryo: Paul Laverty
Oyuncular: Cillian Murphey, Padraic Delaney
Yapım: İngiltere/İrlanda/Almanya/İtalya/İspanya, 2006, 124 dk.


Özgürlük Rüzgarı, İrlanda’nın bağımsızlık savaşının, 1920’de İngilizlerle yapılan anlaşmanın ardından iç savaşa dönüşmesini, İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mensubu iki kardeşin hikayesine odaklanarak anlatır. İngiliz askerlerinin İrlanda’daki zulümlerine tanık olan Damien, henüz başında olduğu doktorluk kariyerini bir kenara iterek ağabeyi Teddy ile birlikte IRA’ya katılır. İngiliz hükümeti, kısa sürede hızla güçlenen IRA ile anlaşmaya karar verir. Ancak bu anlaşma İrlanda’yı -İngiltere’nin çekildiği tüm bölgelerde olduğu gibi (!)- kardeşi kardeşe düşman eden bir iç savaşa sürükler. Teddy, Kuzey İrlanda’nın bir bölümünü İngiliz hakimiyetine veren anlaşmayı savunurken; kardeşi Damien ise anlaşmayı reddeden ve sosyalist bir cumhuriyet kurulmasını destekleyenlerden yana olur. Bağımsızlık için yıllarca birlikte savaşan kardeşlerin artık birbiriyle çatışması kaçınılmazdır.
Politik sinemanın usta İngiliz yönetmeni Ken Loach, 2006 Cannes Film Festivali En İyi Film Ödülü’nü kazanan Özgürlük Rüzgarı’nda, dramatik çatışmayı IRA mensubu iki kardeşin bağımsızlık sonrasındaki fikir ayrılığı üzerine kuruyor. Filminde isyanın sosyalist lideri James Connoly’den “Hemen yarın İngiliz ordusunu defedip Dublin kalesine yeşil bayrağı çekseniz bile sosyalist bir cumhuriyet kurmadıkça tüm çabalarınız boşa gidecektir. Ve İngiltere, toprak sahipleri, kapitalistleri ve ticarî kurumlarıyla size hükmetmeye devam edecektir” alıntısına yer veren Marksist-Troçkist yönetmen, sosyalistler ile milliyetçiler arasındaki gerilimde hangi tarafta yer aldığını fazlasıyla açık ediyor. Ancak Özgürlük Rüzgarı, vatan kavramını ve direniş mücadeleleriyle ilgili milliyetçi söylemi hümanist bir bakışla tahlile çalışsa da, içerdiği yoğun duygusal ajitasyon ve didaktik anlatımıyla, sıradan bir tarihsel drama ve aşina bir iç savaş hikayesi olmaktan öteye geçemiyor.
60’lı yıllardan günümüze ulaşan geniş filmografisiyle İngiliz sinemasının temel taşlarından biri olan “toplumsal gerçekçi” yönetmen Ken Loach, Kerkenez (1964), Ayak Takımı (1990) ve Yağan Taşlar (1993) gibi işçi sınıfının gündelik hayatı ve sorunlarını Brechtyen bir tavırla sunduğu filmleriyle tanınır. Loach’un filmografisi, doğaçlama oyunculuk teknikleri, el kamerası kullanımı ve gerçek hayatı yansıtan diyalogları ile belgeselvari ve gerçekçi bir üsluba yaslanır. Filmlerinde gerçekçiliği yakalama uğruna argo, şiddet ve cinselliğe de açık biçimde yer veren Loach, Kerkenez’de bu uğurda oyuncu çocuklara gerçekten sopayla vurulması gibi bir garabete de imza atabilmişti. Yoksulluğun belini büktüğü işçi sınıfının ahlakî doğrularla değil, mecburiyetlerle hareket ettiğini düşünen Loach, filmlerinde işçi sınıfının suç işlemekten başka çaresi olmadığı bir dünya resmeder. Loach’un hayata yönelik keskin sınıfsal bakış açısında ‘gerçeklik’ üst bir düzleme ulaştırmayan, iç içe geçmiş fasit dairelerden ibarettir. / Hilal Turan


 


Tavsiye Et
Münih / Munich DVD

Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Tony Kushner, Eric Roth
Oyuncular: Eric Bana, Geoffrey Rush
Yapım: ABD, 2005, 165 dk.

Münih, 1972 Münih Olimpiyat Oyunları sırasında “Kara Eylül” isimli Filistinli bir örgütün İsrailli 11 sporcuyu rehin almasıyla gelişen olayları bir Mossad ajanının gözünden anlatır. Sporcuların başarısız kurtarma operasyonu sırasında öldürülmelerinin ardından İsrail hükümeti ve Mossad, terörist olarak niteledikleri Filistinlilere yönelik “Tanrı’nın Gazabı” isimli bir intikam operasyonu düzenler.
Münih, Eski Ahit’in “göze göz, dişe diş” fikrini anımsatan “eril bir intikam” temasını temel alır. Filistinlilerin sadece yan karakter olarak yer aldığı filmde, kahraman ise “çocukları öldürmeyen”, aile babası bir Mossad ajanıdır(!). Bir yandan “terör terörü doğurur” mesajıyla taraflara zeytin dalı uzatırken, diğer yandan İsrail’in intikamını meşrulaştıran Münih, taraflı bir film olsa da ele aldığı konu açısından bigane kalınmaması gereken bir yapım./ Hilal Turan


Tavsiye Et
Beş Vakit

Yönetmen-Senaryo: Reha Erdem
Oyuncular: Özkan Özen, Taner Birsel
Yapım: Türkiye, 2006, 110 dk.

Özlemimizden mi yoksa uzaktan izlemenin cazip gelişinden mi bilinmez, köy hayatı ile bir şekilde ilişkilendiriyoruz kendimizi. Köy hikayeleri anlatmayı da seviyoruz, dinlemeyi de, izlemeyi de. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ın güçlü sinematografisinin etkisini üzerimizden atamadan benzer atmosfere sahip bir film daha geldi. Kozlu Köyü’nde günün doğuşu, dolunay, dağların yamaçları, otlayan keçiler ve köy evleri ile bir peyzaj kıvamında ilerliyor Reha Erdem’in Beş Vakit filmi. Taşrada ezanın okunmasıyla karakterlerin günlük yaşamı beşe bölünüyor. Karakterler üzerinden hikaye anlatmayı seven Reha Erdem, Beş Vakit’te de hikayeyi temelde hayata dair birçok zorluğun düğümlendiği ergenlik dönemindeki çocuklar üzerinden anlatıyor. Tarkovskivari bir “gerçek ritimli zaman” filmi çektiğini iddia eden yönetmen, beş vakitlik dilimleri çocuklar için ağır ağır ilerletiyor.
Ömer, köyün imamının oğludur. Adalet duygusundan yoksun baba, diğer oğlunu Ömer’den daha çok sevmektedir. Bu yüzden Ömer, içinde babasına karşı büyük bir nefret ve öldürme isteği taşır. Ömer’in yakın arkadaşı Yakup, köyün ahalisine oranla ‘modern’ sayılabilen, kılık-kıyafeti ve hareketleriyle rahat bir görünüme sahip olan öğretmenine âşıktır. Babasının, öğretmenini evinin penceresinden gözetlediğini görünce o da Ömer gibi babasını öldürme isteğine kapılır. Okula devam eden Yıldız ise, hem annesinin acımasızca üstüne yıktığı işlerin üstesinden gelmeye çalışır, hem de kadınlarla erkekler arasındaki ilişkinin sınırlarını öğrenmeye çabalar. Yıldız’ın merakına hayvanlar üzerinden açıklık getirmeye çalışan yönetmen, taşranın kaba-saba halinin altını çizerken, diğer filmlerinde de varolan Freudyen yaklaşımını sürdürür. Cehalet ve acizlik vurgusu, köyü şehrin çok uzağında bırakır. Ailelerin çocuklarına gösterdiği şiddet, köyün kimsesiz çobanını döven adamın babalık yapma iddiası ile örtüşür. Ahalinin eziklikleri çocuklar üzerinde de tezahür eder. Bu yüzden Ömer, kritik bir dönemde yanlış bir noktadan bakar hayata. Akreple ya da çakı ile öldürme eylemini somutlaştırma çabasını, her gece babasının ölmesi için ettiği dualarla destekler.
Son dönem Türk filmleri, İslam kültürünü, yalnızca çocuk yaştayken öğrendiğimiz dualarla, ezanla, kekeme ya da adaletten yoksun imamlarla hayatımızda nostaljik bir öğe olarak muhafaza ettiğimizin sağlaması oluyor. Bu yüzden Reha Erdem, dışında olduğunu hissettirerek anlattığı hikayesini, çello ve ezan sesleri harmanıyla sunuyor bize. Böylece hem modern, hem geleneksel olunabiliyor(!). Ama ne ezanın naif vurgusu, ne de Batı’nın baskın olmaya çalışan çellosu filmi bize ait kılamıyor.  /Esra Bulut

 


Tavsiye Et