Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2007) > Kitap
Kitap
Eski İstanbul’dan Notlar

Semavi Eyice
İstanbul: Küre Yayınları, 2006
İstanbul… Hem yeninin hem eskinin, hem iyinin hem kötünün, hem güzelin hem de çirkinin mekanı. Türlü türlü zıtlığın kol kola gezdiği bir panayır yeri. Onun bu tuhaf cazibesinin altında yatan, talih kuşunu da kara bulutları da İstanbul’un başında dolaştıran bu tezatlar içindeki ahenk belki de. O nedenle, hem âşık olunan hem de kahredilen bir şehir olmak İstanbul’un kaderi.
İstanbul sıradan bir büyük şehir değil. O, hemen hemen her büyük şehrin sunduğu iş, aş, eğitim gibi imkanları sunan; trafik, kalabalık, kirlilik, güvensizlik gibi problemleri de beraberinde getiren bir büyük kent elbette. Ancak tarihi ve barındırdığı kültürel mirası ile bunların çok ötesinde ve bunlardan başka bir İstanbul var. Velâkin kenti teslim alan keşmekeşin içinde gerçek İstanbul’u görmek sanıldığı kadar kolay değil. Sadece bakan bir çift göz ve sorgulamayan bir zihin onu görmek için yeterli değil. Her gün topraklarını çiğneyen sakinlerinden durup düşünmelerini ve daha dikkatle bakmalarını talep eden bir şehir İstanbul.
Gelin görün ki, İstanbul’un geçmişle gelecek arasında sıkışan, gideceği yolu şaşırmış konukları onu, hızla dönüştürüp değiştirerek, her geçen gün halinden daha fazla mustarip ve müşteki hale getiriyor. Oysa gerek gözümüzün alabildiğince silüetine hakim olan manzarasıyla, gerekse toprak altında kalmış gizli hazineleriyle bir tarih, kültür ve her şeyden önemlisi bir İslam şehri olduğunu haykırıyor İstanbul.
Semavi Eyice’nin, Küre Yayınları’ndan çıkan eseri Eski İstanbul’dan Notlar da İstanbul’un lisan-ı hal üzere olan bu haykırışını kaleme döküyor. Kitapta yer alan yazılarda İstanbul’un Roma çağından bu yana biriktirdiği kimi tarihî eserlerle ve yakın çağlara kadar süren yaşamından kimi kesitlerle ilgili hatıralar kısa notlar halinde yer alıyor.
Okuyucusunu zaman içinde bir yolculuğa davet eden, keyifle okunacak bir eser. /Fatmanur Altun


Tavsiye Et
Mevlid Şerhi / Gülzâr-ı Aşk

Hüseyin Vassâf
Hazırlayanlar: Mustafa Tatçı, Musa Yıldız, Kaplan Üstüner
İstanbul: Dergâh Yayınları, 2006


Halk arasında ‘Mevlûd’ olarak anılan ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in doğumu ile ilgili kaleme alınan eserler içinde kendisine müstesna bir yer edinmiş olan Vesiletü’n-Necat, 1409 yılında Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınmıştır. Bir dil ve üslup harikası olarak değerlendirilen bu eser, yüzyıllar boyunca Türk-İslam topraklarında okunagelmiş, gerek halk gerekse havas nezdinde kendisine sayısız hayranlar edinmiştir.
Bir tasavvuf tarihçisi olan ve Sefine-i Evliya adlı eserle tanınan Hüseyin Vassâf Bey de Mevlid’e hayran olan âlim şahsiyetlerden biridir. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşayan Hüseyin Vassâf Bey, bu hayranlık nedeniyle dönemin şerh geleneğine uygun olarak bir Mevlid şerhi kaleme almak istemiş ve bu arzusunu Gülzâr-ı Aşk’ı kaleme almak suretiyle gerçekleştirmiştir. Hüseyin Vassâf Bey bu şerhi hazırlarken yüzlerce kaynaktan faydalanmış ve bilgi birikimini Süleyman Çelebi’nin eserinde geçen dinî ve tasavvufî kavram ve konuları en ince ayrıntısına kadar açıklamak suretiyle seferber etmiştir.
Gülzâr-ı Aşk, Hüseyin Vassâf Bey’in bütün arzusuna rağmen döneminde yayımlanmamış ve müellife ait tek nüsha olarak günümüze ulaşmıştır. Eser, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i hakkında yazılan, bilinen en geniş ve en önemli şerh olmasına rağmen, bugüne dek gün yüzüne çıkarılmayarak, kültür dünyamızın kayıp hazinelerinden biri olmayı uzun yıllar sürdürmüştür.
Bu büyük eksiklik Mustafa Tatçı, Musa Yıldız ve Kaplan Üstüner’in titiz çalışmaları sonucunda giderildi ve Hüseyin Vassâf Bey’in bu önemli eseri Mevlid Şerhi, Gülzâr-ı Aşk günümüz Türkçesine aktarılarak, Dergâh Yayınları tarafından kültür dünyamıza kazandırıldı./ Fatmanur Altun


Tavsiye Et
Evkaf-ı Hümâyun Nezareti

Evkaf-ı Hümâyun Nezareti
Seyit Ali Kahraman
İstanbul: Kitabevi, 2006



Türk-İslam toplumlarının önemli sosyal müesseselerinden birisi şüphesiz ki vakıf müessesesidir. İslam öncesi Türk devletlerinde de var olan, ancak Türklerin İslamiyet’i kabulleri ile birlikte toplumsal yaşantının ayrılmaz bir parçası haline gelen vakıflar, icraatları ve içtimai hayatta oynadıkları roller ile toplumun gidişatına olumlu yönde katkıda bulunmuşlardır. Kimi durumda devletin dahi görevlerini üstelenerek birlik, beraberlik ve tesanüd duygularının gelişmesine katkıda bulunan vakıflar, başlangıçta farklı idare edilmiş olsalar da 19. yüzyıldan sonra gittikçe zorlaşan idarelerinin bir düzen altına alınması amacıyla Evkaf Nezareti çatısı altında toplanmışlardır.
Seyit Ali Kahraman, Kitabevi’nden çıkan çalışması Evkâf-ı Hümayun Nezareti’nde dikkatlerimizi vakıf müessesesine ve devletin üstlendiği vakıf yönetimi çerçevesinde, bahsi geçen Evkaf Nezareti’ne çekerek, tarihimize yön veren önemli kurumlardan birine ışık tutmaya çalışıyor./ Fatmanur Altun


Tavsiye Et
Fatma Aliye: Uzak Ülke

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
İstanbul: Timaş Yayınları, 2007


“Hiçbir tahayyül sadece bu ana ait olmadığına göre… An, geçmişin tecrübesiyle beraber geleceğin tohumunu da taşıdığına göre... Geçmiş yük olmaktan kurtarılmalı… Kadim bir dost gibi kah önüne kah ardına düşülecek kadar yakın durmalı maziye.” Fatma Aliye: Uzak Ülke romanında böyle diyor Fatma Aliye. Uzak Ülke’yi okurken, çeyrek binyıllık serüvenimizde sathen pek çok şey değişse de derunda neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Roman, böylece edebiyatın farkındalık boyutumuzu yükseltmekteki zaptedilmez katkısını da önümüze seriyor.
Uzak Ülke, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun ikinci romanı ve onaltıncı kitabı. Roman, üç bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde Fatma Aliye’nin hayatını duyuyoruz; ‘Okumak’ta, doğumundan evlenişine kadar Fatma Aliye’nin Fatma Aliye olma yolunda yürüyüşünü takip ediyor; ‘Yazmak’ta ise, doğduğu dünya git gide yiterken duruşunu kaybetmemek için azala azala yaşamaktan başka yol bulamayan Fatma Aliye’nin kimsesizliğine şahit oluyoruz. Kızı tanassur edene dek hayatı “ispat yükümlülükleri” ile dolup taşan Fatma Aliye’nin kor iken kül olmayı tercih etmesinin hikayesi parmak uçlarımızı yakıyor. “Kilitli Kalmak”ta romanın ikinci ana karakterinin arayışını dinliyoruz. Anlatıcı, önce Fatma Aliye’yi yazma serüveninden yola çıkarak geçmişle günümüz arasındaki görünmez, değişmez, yıkılmaz köprüleri, üstlerine yaşanmışlıkların tozunu serperek aşikar ediyor; ardından da bu köprülerden geçenlerin zihniyetlerinin ne kadar değişip değişmediğini sorgulamamıza vesile oluyor.
Duruş sahibi olmak ilkesi romana sadece içerikte değil üslupta da ağırlığını koyuyor. Barbarosoğlu’nun, Fatma Aliye’nin hayatı etrafında kırık kelebek kanadını okşarmışçasına “inşa ettiği” muhafaza, sansasyonel yahut cesurca bir iddiayı bırakın, okuyucuyu salt hakikatten saptıracak yorumlardan bile ölesiye uzak. Barbarosoğlu, boşlukları kendi varlığı ile doldurmaktan öyle titiz bir ahlakla imtina ediyor ki, okuyucuda satırların üstüne hakikatten başkasının gölgesi düşmesin diye kimi yerlerde kasten elini, gönlünü kalemden çeke çeke yazdığı intibaı uyanıyor. Bu ihtimam kadar, asliyyetini kaybetmeden bir roman kahramanına dönüştürülmüş Fatma Aliye karakterinin başarısı da, gerçek bir yazar olmak için -günümüzdeki temayüllerin aksine- erdemi yazarlığa kurban etmenin gerekmediğini bize ihtar ediyor.  / Betül Özel Çiçek


Tavsiye Et
Osmanlı’nın Dili / Osmanlı’nın Şiiri

Osmanlı’nın Dili  /  Hayati Develi
Osmanlı’nın Şiiri  /   M. A. Yekta Saraç

İstanbul: 3F Yayınevi, 2006


Osmanlı medeniyeti ile bağlarımızın koparılmasından seksen küsur yıl sonra, günümüzde Osmanlı’nın ne dilini ne de şiirini tam olarak anlayabilmemiz mümkün değil. 3F Yayınları bu boşluğu bir nebze de olsa doldurabilmek için Osmanlı’ya dair kitaplar yayımlıyor ve Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana dil ve şiir üzerine geçirdiği evrimleri iki kitapla bizlere sunuyor. İlki Hayati Develi’ye ait Osmanlı’nın Dili, ikincisi ise M. A. Yekta Saraç’ın Osmanlı’nın Şiiri. Hacim açısından küçük tutulmuş olsalar da her iki kitabın en önemli ortak paydası Osmanlı’nın kültürel gelişimi.
13. yüzyıldan itibaren fethettiği her ülkeye dilini ve dolayısıyla kültürünü de götüren Osmanlı’nın dil ve şiir serüvenini bu iki kitapçık asır asır bize aktarıyor. Medeniyetin ilk yıllarında meram daha saf bir Türkçe ile ifade edilirken, özellikle 16. yüzyıldan sonra daha zengin anlamlar katmak amacıyla dile Farsça ve Arapça unsurlar dahil edilince, entelektüel dil ile halk dili birbirinden ayrılıyor.
Kültür ile dilin yükselişi ve gerileyişi imparatorluğunkiyle eşzamanlıdır. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni gibi medeniyetin zirvesinde saltanat sahibi olan padişahların, her biri şair olduğu gibi, kendi dönemlerinde de Baki, Fuzuli gibi büyük şairler yetişmiştir. İmparatorluğun son dönemlerinde bile Şeyh Galib gibi büyük şairler çıkmıştır.
Netice itibarıyla bu iki kitap Osmanlı’ya ilişkin, kelimelerden beslenen iki ana damar hakkında “genel bir resim” çiziyor ve tarihini seksen küsur yıl değil de yedi asır kabul eden her Türk vatandaşına hitap ediyor.  / Huriye Apaydın


Tavsiye Et