Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ekim 2007) > Çeviriyorum
Çeviriyorum
Burma’da halkın gücü cuntayı geriletiyor
İngiliz Basını The Independent
Çeviri: Burcu Anatay
26 Eylül 2007 Başyazı
Tehditler sonuç vermedi. Burma’da on binlerce keşiş, öğrenci, demokrasi eylemcisi ve sıradan sivil vatandaş, cunta yönetiminden gelen “muhalefeti susturmak için ‘harekete geçmeye’ hazırız” uyarısına rağmen, 25 Eylül’de yapılan ve gün boyu süren hükümet karşıtı protestolara katılmaktan geri durmadı. Burma’nın bütün büyük şehirlerinde gösteriler vardı. Eski başkent Rangun’da toplanan kalabalığın sayısı 100 bini aştı. Budist keşişlerin giydiği kıyafetlerin renginden dolayı bazılarının “Safran Devrimi” olarak adlandırdığı hareket güçlü bir ivme kazanmış gibi görünüyor.
Bu gösterilerin kıvılcımını çakan olay, yönetimin geçtiğimiz ay mazot fiyatlarını iki katına çıkarması oldu. Ancak ülkedeki memnuniyetsizlik zaten yıllardır giderek artıyordu. Askerî rejimin korkunç boyutlardaki kötü yönetimi ve baskısı, bir zamanların bu refah içindeki ülkesini adeta (her an ateş alacak) bir ıstırap ve memnuniyetsizlik kavına dönüştürdü. Ülkeyi kontrol eden generallerden duyulan hoşnutsuzluk artık bütün boyutlarıyla ortaya çıkıyor.
Protestocuların hedefleri ise açık: Kalabalıklar “demokrasi” sloganları atıyor ve keşişler de tam bir demokratik meşruiyete sahip olmasına rağmen rejim tarafından ev hapsinde tutulan Ulusal Demokrasi Birliği’nin kadın lideri Aung San Suu Kyi’nin resimlerini dağıtıyorlardı. Suu Kyi’nin hareketinin 1990 seçimlerinde kazandığı zafer halkın zihninde hâlâ capcanlı. Protestoların beklenmeyen büyüklüğü de ortadayken, Burma’nın askerî yönetimden kurtulma zamanı gelip çatmış görünüyor.
Ancak bu aynı zamanda tehlikeli de bir dönem. Gösteriler boyunca hoparlörlü kamyonlardan protestocuların “askerî güçler” tarafından dağıtılacağı duyuruldu. Rangun’a sevk edilen kamyonlar dolusu asker, şehrin merkezinde mevzi aldı. Cuntanın parmağı tetikte. Generallerin bütün insiyakları, protestocuları şiddet kullanarak ezmeye yönelecektir. 1988’de düzenlenen son büyük demokrasi yanlısı ayaklanma, bu yöntem kullanılarak başarıyla bastırılmıştı. 3000’den fazla insan, gösteri yapan kalabalıklara ordu tarafından ayrım gözetmeden açılan ateş sonucu hayatını kaybetmişti.
Burma’nın komşuları ve ekonomik ortakları, bu ayaklanmanın barışçıl bir şekilde sona ermesinde anahtar konumdalar. Çin’den gelen baskının, generallerin elini şimdiye kadar zayıflattığı aşikâr. Çin, bölgesel müttefikleri ve ticaret ortaklarından birinin yapacağı kanlı bir bastırma eyleminin, gelecek yıl düzenleyeceği ve bunun için çok uzun zamandır beklediği Olimpiyat vitrinini gölgelemesini istemiyor.
Bu tür bir baskının Hindistan’dan, Tayland’dan ve Singapur’dan da gelmesi gerekiyor. Rejimin bir diğer ekonomik ortağı olan Rusya da nüfuzunu kullanması için ikna edilmek zorunda. Eğer generaller dost yabancı güçlerden yeterince ikaz alırlarsa, kan dökülmesinin önüne geçmek ve iktidarın istikrarlı bir şeklide Suu Kyi’ye devredilmesini kolaylaştırmak mümkün olacaktır.
Cunta, elbette ki komşularını ve ekonomik ortaklarını duymazlıktan gelmeyi tercih edebilir; nitekim insan hakları sicili yüzünden uluslararası toplumun büyük bir kesiminden gelen ikaz ve kınamaları uzun süre duymazlıktan geldi. Fakat bu tavır protestoların devam etmesine imkan sağlayacağı için, rejimin geleceği açısından tehlikeye yol açabilir.
Eğer yönetim ekonomik açıdan önünün kesildiğini fark ederse, günleri sayılı hale gelecektir. Ayrıca generallere bir çıkış yolu önerilmesine de ihtiyaç vardır. Protestocuların bir diğer sloganı da “Diyalog istiyoruz” biçimindeydi. Bu noktada en tepedeki yöneticilerin güvenliğinin sağlanacağına dair söz verilmesi, cuntaya son vermek için yeterli olabilir.
Uluslararası toplumun, ülkenin liderlerini muhalifleriyle diyaloğa geçmeye ikna etmesinin artık tam zamanı ve cuntanın, böylesine cesaretle demokrasi isteyenlerle konuşmanın, şu an için onlara açılan yegane akla yatkın yol olduğunu kabul etmekten başka çıkar yolu da yok.

Tavsiye Et
İktidardaki panik
Alman Basını Die Zeit
Çeviri: Haşim Koç
20 Eylül 2007 Günter Hofmann
Almanya’nın İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble ile Savunma Bakanı Franz Josef Jung’un, terörle mücadelede başka bir cumhuriyetin yöntemini benimsedikleri ortaya çıktı: Önce Savunma Bakanı Jung, kaçırılmış bir uçağın acil durumlarda hukuki temeli olmaksızın vurulmasına müsaade edeceğini söyledi. Ardından İçişleri Bakanı Schäuble tüm güvenlik güçlerinin temel kaygısının nükleer silahlarla gerçekleştirilecek bir terörist saldırı ihtimali olduğunu iddia etti. Peki, ama bu iki bakanı bu şekilde konuşmaya iten neydi? Bazı risklerin gerçekten mevcut olması yeterli bir neden olamaz. Üstelik güvenlik devleti her geçen gün güçlenirken ve bu durum kabul de görürken bu konuşmalar neden yapılıyor? Bir federal içişleri bakanının böyle bir tehdidin mevcudiyetini histeriye çevirmesi gerçekten de anlaşılamaz bir durum.
Yoksa bu sadece bir parti taktiği mi? Böyle de düşünülebilir; fakat bu tarz bir hesap Schäuble’nin seviyesini düşürür. Daha makul olan sebep ise elde edilen yeni bulguların Schäuble’yi bu tarz konuşmalara yönelttiğidir. Online incelemeler tartışmasında olduğu gibi, Schäuble’nin bizim bilmediklerimizi biliyor olması, ona bu argümanları sıralama imkanı sağlıyordu. Fakat kendi bakanlığı teröristlerin kirli nükleer silahlara sahip olduğuna dair “tek bir somut delil” sağlayamamışken susması gerekmez miydi?
Kabinedeki herkesin istediği gibi konuşabilmesini sağlayan saik neydi? Batmaya başlayan Titanik’in üstünde orkestra çalmaya kalkışmanın, siyasi ve zihnî bir paradigma değişimini zorlama gibi bir nedeni olabilir mi? Gerçek tehditler ve Washington’un 11 Eylül’e verdiği tepkinin sonuçlarına karşı duyulan korku ABD’de sürekli gündemde. Ve Almanya’nın şu anki durumunun da bundan farkı yok. Yani kötü örnek iş başında.
Alman İçişleri Bakanı açıkça “Amerikan Usulü”nü takip etmek istiyor: Her ne kadar dile getirmese de, hukuk ve anayasa devletini savaş çıkarmanın hizmetine sokmayı amaçlıyor. Bize savaşı anlatıyorlar; cevabımız, “siz savaşın o zaman!” Artık iç ve dış güvenliği ayıran bir çizgi bulunmuyor ve bu durumda Savunma Bakanı Jung, Schäuble’nin “ordu tarafı”na denk düşüyor.
Liberal hukuk devleti eleştirisi, uzun süredir hukuk devleti düzeninin “kırmızı çizgisi”nin ne zaman aşılabileceğini tartışıyor. Fakat Almanya’nın bir polis devleti olmayacağı da çok açık. Aksine Almanya hep liberal kaldı. Kısa süre önce Londralı bir insan hakları profesörü, İngiliz liberal ve solculara: “Kurt hakikaten de bir kez bile kuzu sürüsünün içine dalacak olsa, bu kadar çok yalan alarm seviyeleri ve büyük risklerin altında konuşacak hangi sözümüz olacak?” sorusunu yöneltmişti.
Bu daha da yaygınlaşacak. Schäuble alarm durumunun gerçek olduğunu öne sürüyor. Ona göre siyaset kendisini bu gerçeğe göre ayarlamak zorunda. Misyonerlikteki bu aşırı artış sonunda kafalara vuracak noktaya gelirse, o zaman kendisinin son garnizona başvuracağını varsayabiliriz: Anayasa Mahkemesi. Hatırlanacağı üzere ABD’de bu olay Yüksek Mahkeme tarafından gerçekleştirilmişti.
Karlsruhe’deki Anayasa Mahkemesi hâkimleri ise hukukun savaş aracı haline gelmesini istemediklerini, kırmızı-yeşil hava güvenlik yasasına verdikleri ‘hayır’ oyuyla gösterdiler. Zira bu yasa onaylanmış olsaydı, uçakların vurulması meşru hale gelecekti. Fakat onlar yasayı reddetmek suretiyle, siyasetin büyük bir kavgaya dönüşmesini engellediler. Schäuble ise -yine dillendirmeden- bu tür uygulamaların yasalaşmasını hedefliyor, Jung da onu destekliyor.
İçinde bulunulan durum konusunda Schäuble yanılgı içinde. Karlsruhe’dekiler gerçeklere kör değiller. ‘Devlet’ bir ‘düşman’ tarafından saldırıya uğramışçasına açıklamalar yapılması, gerçekte ilişkilerin geçmişini daha da dramatize ediyor ve tüm olayı sanal bir dünyada tartışmaya itiyor. Bu oldukça fundamentalist bir düşünce tarzı. Liberal kamuoyunun -Schäuble’ye karşı- çok kararlı bir şekilde karşı çıkmak zorunda olduğu alan, ne teröristlerin faaliyetlerine karşı alınacak önlemler, ne online kontroller, ne de bir sonraki adım; işte tam da bu, çatışmanın beslendiği nokta.
Nihai manada hukuk devletinin sorunu olan şey, tüm bunların ötesinde böyle temelden bir zihniyet değişiminin yaşanıyor olması. Bu değişim Cumhuriyet’i baş aşağı ederek teröristleri mutlu ediyor. Savaşın hukuk devleti prensipleri olmaksızın yapılması, tam da teröristlerin provoke etmek istedikleri bir durum. Savunma Bakanı Jung’u unutabiliriz; zira o kabinedeki birliğin en güçlü adamı olmaksızın bir şey yapamıyor. Önemli olan Schäuble’nin tavrı. Anayasa’nın Bakanı maalesef anayasanın ruhuna aykırı işler yapıyor.

Tavsiye Et