Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Kasım 2008) > Çeviriyorum
Çeviriyorum
Irak’ta güvenlik anlaşması başarısızlığa mahkum / Sa‘d Mahyo, El-Halîc, 21 Ekim 2008
Arap Basını
Çeviri: Hatice Boynukalın Şenkardeşler
ABD ve Irak arasında imzalanması öngörülen güvenlik anlaşması konusunda yapılan açıklamaların belki de en ilginci, Irak Müslüman Âlimler Heyeti’nden geldi. Heyet, “emirü’l-mü’minin tarafından bile imzalanacak olsa, bu anlaşmaya karşı çıkmak gerektiği”nden dem vuruyordu.
Açıklamayı ilginç kılan husus -malumunuz olduğu üzere- hilafet makamının Türkiye tarafından 1924’te ilga edilmiş ve yerine laik bir yönetim sisteminin ikame edilmiş olmasıydı. Dolayısıyla müminlerin emiri uzun yıllardır ortalıkta yok. Ancak heyetin asıl amacı açık: İdeoloji ve inanç ile siyasi tarih arasında bir bağlantı kur(dur)mak suretiyle, kendi tabiriyle “Müslümanlar ile gayrimüslimler” arasında imzalanmak istenen bu anlaşmayı daha sert bir retorikle reddetmek.
Bu açıklama ve teşbihler bir yana, pek çok tartışmaya yol açan bu anlaşma ciddi manada muhalefetle karşılaştı. Zira işgalin bir bakıma kanun metni şekline sokulup meşrulaştırılması anlamına gelen söz konusu anlaşmaya itiraz eden çevrelere bir göz attığımızda, bunların yalnızca işgale karşı direnen gruplar ve onların sözcüleri olmadığını müşahede ediyoruz. Irak siyasetinde bilfiil varolan çevreler ve Şii Mukteda es-Sadr’a bağlı gruplar da güvenlik anlaşmasına karşı.
Karşı çıkanların bir kısmı anlaşmayı tamamen reddediyor, bir kısmı da bazı maddelerinde değişikliğe gidilmesini istiyor. Üçüncü bir taraf ise gelecekte gerçekleşmesi muhtemel tarihî hesaplaşmalardan da çekinerek tartışmaların tamamen dışında kalmaya özen gösteriyor.
Geçmişte ABD ile Japonya ve Almanya gibi iki köklü ülke arasında olup bitenler göz önüne alındığında, işgale boyun eğmiş bir ülkede böylesi tartışmaların yapılması garip gelebilir. Nitekim 2. Dünya Savaşı sonrasında hezimete uğrayan her iki ülke de, ABD’nin kendi toplumları üzerindeki çeşitli sivil ve siyasi icraatlarına tamamen teslim olmuş; ordudan siyasi partiler ve yönetim mekanizmasına kadar tüm kurumlar feshedilmişti. Washington’ın dikte ettiği şartlar çerçevesinde bütün bir toplum sıfırdan inşa edilmişti.
Sözünü ettiğimiz adımların tamamı Irak’ta da atıldı; fakat başarı sağlanamadı. Çünkü ABD Irak toplumunu değil Irak’ın kendisini harap etti. Oysa Japon ve Alman toplumları (Hiroşima ile Nagasaki’ye atılan atom bombaları ve Alman şehirlerini haritadan silen hava saldırıları neticesinde) yönetimleri ele geçirilmeden önce zaten harap olmuşlardı. İşgal güçleri, her ne kadar Irak’ı etnik ve dinî gruplara bölmeye çalıştıysa da, kendine karşı savaşacak silahlı direniş gruplarının ve beraberinde toplumun çeşitli kesimlerinde işgale karşı düşünsel ve siyasal direnç gösterecek kitlelerin ortaya çıkmasını engelleyemedi. Irak devleti düştü; ancak toplum (tüm iç problemlerine rağmen) direndi, karşı çıktı ve mücadele etti.
Söz konusu gelişmelerin kaçınılmaz olarak bazı doğal sonuçları olacaktır. Kalabalık sivil yerleşim yerlerinden uzak durması gerektiğine karar veren ABD, aslında Irak’a dilediği gibi boyun eğdiremediğini deklare etmiş oluyor. Dolayısıyla geride bıraktığı askerî üslerini 2011’den sonra kapatmak zorunda kalabilir. Bu durumda güvenlik anlaşmasının kahramanları hain ilan edilecek, anlaşmaya karşı çıkanlar da geleceğin kahramanları olmaya aday gösterilecektir.
Daha açık bir ifadeyle, anlaşmayı reddedenler yarının galibi olacak, bugün destekleyenlerse hem şimdi hem de yarın kaybedeceklerdir. Bu denklemin doğruluğu, Irak’tan çekilme konusu ABD’nin iç meselesi haline geldiği andan itibaren açıkça ortaya çıkmıştı zaten. Nitekim ABD’nin Irak’taki ekonomik ve askerî kayıplarına bir an önce son verme konusunda ilk adımı atmak için birbiriyle yarışan Demokratlar ile Cumhuriyetçilerin içinde bulunduğu durum da bunu teyit ediyor.
Irak Müslüman Âlimler Heyeti, emirü’l-mü’minin imzalasa bile anlaşmayı reddedeceğini ilan etmekte haklı. Ancak heyet, müminlerin emirinin -var olsaydı eğer- kabul edileceği ya da uygulanacağı konusunda, metni hazırlayan büyük devlet ABD’nin dahi teminat veremediği bir anlaşmayı imzalamayacak kadar dirayet sahibi olacağını gözden kaçırmış olmalı!

Tavsiye Et
Suriye’ye riskli ve kışkırtıcı saldırı / Başyazı, The Independent, 28 Ekim 2008
İngiliz Basını
Çeviri: Burcu Anatay
Uluslararası ilişkilerde sessiz kalmak resmî bir açıklama yapmakla eşdeğer olabilir. Suriye’nin doğusunda, Irak sınırının yakınlarında bulunan bir eve 26 Ekim’de düzenlenen saldırının ardından ABD’nin sergilediği sessizlik buna bir örnek. 
Washington’ın buna karıştığını inkar etmek ya da bilmezlikten gelip olay hakkında soruşturma başlattığını ilan etmek için yeterince fırsatı vardı. Ancak ABD bunları yapmamayı tercih etti. Sadece ismi bilinmeyen bir yetkili, Amerikan güçlerinin Irak’taki ABD askerlerini tehdit eden yabancı savaşçılara karşı “başarılı” bir hava baskını gerçekleştirdiğini açıklamakla yetindi. Halkla ilişkiler sahası tamamen Suriyelilere kaldı ve onlar da bunu maksimum avantaj sağlamak için kullandılar.
Suriye’nin Irak sınırının 13 kilometre içerisinde yer alan binalarda ne olduğu ve niçin olduğu, tüm detaylarıyla bilinmiyor. Açık olan tek şey, Şam’ın sivil olduklarını söylediği sekiz kişinin, bir çiftliğe yapılan saldırıda öldüğü. Washington Suriye’yi birçok defa, ülkesinin sınır bölgelerinin yabancılar tarafından Irak’a saldırmak için kullanılmasına göz yummakla suçladıysa da, bu saldırıların son zamanlarda arttığına dair bir bilgi yok. Eğer durum göründüğü gibiyse, bu, ABD güçlerinin -muhtemelen ötekileri caydırmak için tasarlanmış- cezalandırma amaçlı bir sınır ötesi baskınıydı. Ve Amerikan askerlerinin Suriye sınırına girdikleri bilinen ilk eylem olması sıfatıyla, oldukça tatsız ve riskli bir kızışmaya da başlangıç teşkil edebilirdi. 
Avrupalılardan cesaret alan Şam, dış dünya ile ilişkilerini geliştirmek için dönemsel faaliyetlerinden birini yürütüyor; ancak Washington ona hâlâ yüz vermiyor. Üstelik Irak’ın Suriye sınırı, ABD’nin karşı karşıya gelmek yerine işbirliği yapmak zorunda kaldığı bir yer olmayı da sürdürüyor. Suriye’nin bir süredir İsrail ile düşük düzeyli görüşmeler yaptığı Ortadoğu’da, bu ülkenin rızası nihai barışın anahtarı olacaktır. Ve bu noktada ilerleme sağlanması için Şam’ın en azından yeni ABD başkanı yemin edene kadar beklemesi gerekecektir.

Tavsiye Et
İsrail bir an önce seçimlere gitmeli / Başyazı, Haaretz, 29 Ekim 2008
İsrail Basını
Çeviri: Ebru Afat
Yeni yasama yılını 28 Ekim’de açan İsrail parlamentosunun gündemindeki başlıca mesele, seçimlerin tarihinin belirlenmesi. Bir an önce istikrarlı bir hükümet kurabilmek için seçim kampanyası dönemini mümkün olduğunca kısa tutmak, Knesset’teki siyasi partilerin en ulvi görev ve sorumluluğu.
İsrail, mevcut Başbakan Ehud Olmert’in istifasıyla başlayan ve Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin yeni bir hükümet kurma çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasıyla doruk noktasına ulaşan siyasi krizlerden aylardır muzdarip. Üstelik bu krizler, önemli sorunların bir kenara bırakılması, bütçenin sınırlarını aşan popülist kararlar alınması ve halkın zaten her olayda dibe vuran siyasal sisteme olan güveninin daha da sarsılması gibi ağır maliyetlere de yol açıyor.
Olmert, görev süresi resmen sona ermeden önce hem Filistin hem de Suriye cephesinde barış anlaşması imzalama yeteneği olduğuna inanıyor. Olmert’in barış için toprak tavizi verme yönündeki siyasi tutumları övgüyü hak ediyorsa da görev süresinin sonuna gelmiş bir hükümet tarafından imzalanacak diplomatik anlaşmaların meşruiyeti daima tartışmalıdır. O yüzden de niteliği gereği içeride şiddetli tartışmalara yol açacak nihai statü anlaşmaları ile halefinin elini-kolunu bağlamaya çalışmaktan kaçınmak Olmert için daha akıllıca bir hareketti. Mevcut şartlar altında müzakerelerin sürdürülmesi, anlaşmazlıklarla ilgili bir çözüme ulaşmaksızın sadece geleceğe yönelik olarak işlerin devamını sağlamayı hedeflemektedir.
2001’den beri özellikle Arap seçmenler arasındaki düşük katılım, İsrail seçimlerinin ayırt edici vasfı haline geldi. Halkın siyasete olan güveninin sarsılması, bu durumun kötüleşmesine neden oluyor ve siyasi yapının meşruiyetini daha da zedeliyor. Bütün partiler ve adaylar, halkı sandık başına gidip vatandaşlık görevlerini yerine getirmeye ve devleti yönetecek kişinin niteliklerinin belirlenmesi sürecine katılmaya ikna etmek zorunda. Dolayısıyla hızlı ve kısa bir seçim kampanyası düzenlemek, siyasetçilerin sadece kendi kişisel çıkarlarıyla ilgilenmediklerini halka göstermeleri için de iyi bir yol olacaktır.

Tavsiye Et