Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2010) > Kitap
Kitap
Hak Zâil Olmaz
Roma, Türk ve İslâm Hukuklarında Eksik Borç
Mustafa Demiray
İstanbul: Klasik, 2009
Bir arada yaşamanın bir takım kurallar çerçevesinde olması gerektiği herkesçe bilinir. Zira her insan teki kendi istek ve talepleri ile var olur ve bunlara uygun eylemler, sonuçları ile birlikte ortaya çıkar. Bizim için iyi ve güzel olan bir şey, diğer bir insan için hayırlı olmayabilir. Tüm bu sonuçların bir arada değerlendirilmesi ve insanların huzur içinde bir arada yaşayabilmesini sağlama noktasında ise hukuk dediğimiz alan ortaya çıkar. Bununla birlikte, yaşanılan coğrafya, kültürel iklim, tarihî ve toplumsal şartlar farklı hukuk anlayışlarının gelişmesine yol açar.
Farklı hukuk çözümlerinden söz ettiğimizde Roma ve İslam hukuku iki önemli hukuk sistemi olarak karşımıza çıkar. Bugün ortada olan hukuk sistemlerinin büyük çoğunluğu temellerini Roma hukukundan almıştır. Zira modern Avrupa’nın hukuk sistemi olarak bilinen burjuva hukuk sistemi, büyük oranda Roma hukukundan etkilenmiştir. Günümüz Türk hukuk sistemi de Kıta Avrupası üzerinden burjuva hukuku, dolayısıyla Roma hukuku ile ilintilidir. Ne var ki, Batılı anlamda bir hukuk çerçevesine geçilmeden önce Türk toplumu yüzlerce yıl İslam hukuku ile yönetilmiştir. Bu nedenle günümüz Türk hukukunun incelediği sorunlar açısından Roma hukuku kadar, İslam hukuku da önemli bir kaynak niteliğindedir.
Türk hukuku tarafından incelenmekle birlikte, Roma ve İslam hukuklarında da ayrı bir başlık olarak incelenen eksik borç kavramı, hukuk sistemlerinin farklılığına rağmen, sorun alanlarının ortaklığına verilebilecek güzel bir örnektir. Eksik borç kavramının günümüz Türk hukuk sistemi içerisinde kapsayıcı bir çerçeve içinde sunulabilmesi, yukarıda bahsi geçen hukuk sistemleri içerisinde oturduğu yerin tam olarak anlaşılması ile mümkün olabilir.
Geçtiğimiz günlerde Klasik Yayınları tarafından yayınlanan Hak Zâil Olmaz adlı kitap, bu anlamdaki boşluğu doldurmaya aday bir çalışma olarak entelektüel hayatımızdaki yerini aldı. Mustafa Demiray’ın Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne sunduğu doktora tezini kitaplaştırdığı bu çalışma, eksik borçların tarihî arka planını ve mevcut durumunu Roma, Kıta Avrupası ve Türk hukuklarından hareketle ortaya koyduktan sonra İslam hukukundaki benzer borçları inceliyor. Sahaya ilgi duyanların gözden kaçırmaması gereken bir çalışma.

Tavsiye Et
Modern Zamanın Tarihi
Levent Yılmaz
Türkçesi: M. Emin Özcan
İstanbul: Metis Yayınları, 2010
Tembellik insanoğlunun en belirgin özelliklerinden biridir. Tabiatımızın bu yönü belki de en fazla düşünsel alanda kendisini gösterir. Düşünmek, beynimizin labirentlerine girmek, sinir uçları arasında daha önce kurulmamış bağlantıları kurmak çoğu kez zor gelir hepimize. O nedenle hazır kalıplara başvururuz. Genelleriz, görmezden geliriz, bastırırız, abartırız. Gerçi kalıplara başvurdukça sıradanlaşır, herkes gibi oluruz fakat çok da önemsemeyiz bunu. Zira öbür türlüsü zordur, rahatımızı bozar. Çünkü düşündükçe dünyayı daha farklı görürüz. Hazır kalıpların içinden yalın, tekdüze ve ahenkli görünen dünyaya dair imgeler, zihnimizin labirentlerinde biraz dolaştıklarında derinleşir, katmanlaşır, karmaşıklaşır. Ne var ki özgünlüğün yolu tam da bu noktadan geçer. Herkesin sormadığı soruları sorup, o soruların cevaplarının peşine düştüğümüzde bir şeyleri değiştirme imkânını elde ederiz. Gündelik hayattan siyasete, felsefe ve ilmin her dalına kadar geçerlidir bu durum.
Hele söz konusu alan tarih olduğunda, kalıp yargıların ve üretilmiş gerçekliğin dışına çıkmak çok daha büyük cesaret ister. Geçmiş için, bağlamından yoksun kurgular üretmek ve bulunduğumuz konumdan büyük çözümlemeler yapmak, kalıpların dışına çıkıp meselelere bakmaya çalışmaktan daha az zorlayıcıdır. O nedenle anakronizm denen tuzağa sıklıkla düşülür.
“Yeni” denen değeri ele alalım örneğin. Hepimizin zihinlerinde olumlu, ışıltılı imajlarla beliren “yeni”ye karşılık, neredeyse örümcek ağları bağlamış bir mekân tasarımı ile özdeşleşen “eski” kavrayışı yok mudur? Peki, bu hep böyle miydi? Sorulduğu andan itibaren zihin konforunu hedef alan bu soruları soran ve “yeni”nin Batı’da değer olarak ortaya çıkışını ele alan bir kitap yayınlandı geçtiğimiz günlerde. Metis Yayınları’ndan çıkan ve Levent Yılmaz tarafından kaleme alınan Modern Zamanın Tarihi, Batı’yı bir araştırma nesnesi olarak ele alan tarzı ile dikkat çekerken, “yeni” ve “eski” kavgasından hareketle “Batı’nın Batılılaşması”nın izini sürüyor.

Tavsiye Et
Ulus-Devlet Marşını Kim(ler) Söyler?
Judith Butler, Gayatri Chakravorty Spivak
Türkçesi: Osman Akınhay
İstanbul: Agora Kitaplığı, 2010
Ulus-devletlerin egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Geçmişin imparatorluklarının kırpılıp, küçük ulus-devletler haline geldiği bir dünya... Ulus-devletler ile birlikte ortaya çıkan sayısız sorun alanının da olduğu tartışma götürmez bir gerçek. Belki de bu nedenle ulus-devlet kavramı günümüz dünyasının en fazla tartışılan kavramlarından biri. Özellikle küreselleşme adı verilen süreçle birlikte artık ulus-devlet teriminin açıklayıcı olmaktan giderek uzaklaştığı ve ulus-ötesi şirketlerin ulus-devletlerin alanlarını giderek aşındırdığı türünden tezlerle sıklıkla karşılaşmaya başladık. Bununla birlikte insan hakları ihlalleri gibi konularda, ulus-devlet çerçevesinin aşılamayan bir duvar olduğu, bireylerin devlet karşısındaki konumları noktasında ulus-devlet olgusunun hâlâ gücünü koruduğu dikkatlerden kaçmıyor.
Hal böyle olunca, dünyanın nereye doğru yol aldığını anlamak isteyen bir zihnin, ulus-devlet kavramı ile bir hesaplaşma içine girmesi kaçınılmaz oluyor. Söz konusu çerçeve üzerinde uzun uzun düşünmek ve bu çerçevenin ayrıntılı bir tahlilini yapmak entelektüellerin kaçamayacağı bir alan olarak beliriyor.
Geçtiğimiz günlerde Agora Yayınları tarafından yayınlanan Ulus-Devlet Marşını Kim(ler) Söyler? adlı kitap, yukarıda bahsi geçen eksen üzerine oluşturulmuş bir çalışma. Kitap Judith Butler ve Gayatri Chakravorty Spivak’ın ulus-devlet, uluslaşma, milliyetçilik gibi birbiriyle iç içe konular etrafında yaptıkları söyleşilerden oluşuyor. Günümüz dünyasının kodlarını çözmeye yarayacak önemli ipuçlarını bünyesinde barındıran bir eser.

Tavsiye Et
Kurgulanmış Benlikler: Otobiyografi, Kadın, Cumhuriyet
Nazan Aksoy     
İstanbul: İletişim Yayınları, 2009
Biyografi yazarlığının nadiren olgun meyve verdiği bu topraklarda, iş “kendi hayatını bir metne dönüştürmeye” gelince de manzara aynı: Tarihe yazılı kayıt düşmeyi öncelemiyoruz; yaşadıklarımızı hafızamızda saklıyoruz. Halbuki rakamlara bakılırsa, son yirmi yılda anı, günlük, nehir söyleşi veya roman türünde de olsa, otobiyografik yayınlara rağbet artıyor. Bu ürünlerin ne kadarının toplumsal/ kültürel hafızaya katkıda bulunacağını zaman gösterecek; ama “otobiyografi eleştirisi” diye bir tür yeşerir ve yerleşirse, süreç hızlanabilir.
İnsan niçin kendi hikâyesinin okunmasını ister? Kurgulanmış Benlikler’in yazarına göre, ister içini dökme, itiraf etme, bir gerçeği ifşa etme veya gizleme güdüsüyle, ister başka bir amaçla kaleme alınsın, bir anlamda mahrem hayatının peçesini kaldıran yazar, yazmaya değer bir hayat yaşadığına inanıyordur.
Son dönemlerde edebiyat araştırmaları kadar sosyal bilimlerin de ilgi alanına giren otobiyografi türünün insana dair birinci elden verdiği ipuçları psikoloji bilimine katkı sağlarken, toplumsal tarih çalışmaları içinse “üzerimizde etkisi canlı olan tarihi bizzat yaşayanlardan öğrenme” fırsatını sunuyor. Bilhassa Türkiye’de yakın tarihin dehlizlerinde gezinmek, Türk modernleşmesini anlamaya bizi bir adım daha yaklaştırıyor. İşte Kurgulanmış Benlikler’de Nazan Aksoy, kadının toplumsal değişiminin, modernleşme projesinin nirengi noktası sayıldığı fikrinden yola çıkarak kadın otobiyografilerinin izini sürüyor. Karşılaştırmalı edebiyat profesörü olan yazar, türün Batı’daki gelişimini Aziz Augustine’den itibaren ele alırken, kuramsal sorunlara da yer veriyor: Modern “özne” kavramının sarsılmasıyla dilin imkânlarının sorgulanması, yazar hayatını metinleştirirken gerçekliğin kurmacaya göz kırpması, öznel bir anlatımdan okurun nesnel gerçekler devşirme çabası gibi sorunlar inceleniyor.
Kitapta, Halide Edip, Samiha Ayverdi, Sabiha Gökçen ve Afet İnan gibi kimi modernleşme projesinin bir yansıması, kimi rejime muhalif bir kalem olarak bir döneme ayna tutan kadınların hayatlarına göz atmakla kalmıyor, her metnin otobiyografi yazarlığı açısından eleştirisini de okuyoruz. Herhangi bir tür, eleştirinin çemberinden geçmeden gelişme şansı bulunmayacağından, bu çalışmayı geniş çaplı biyografi eleştirilerinin habercisi niteliğinde görmek istiyoruz. / Neslihan Demirci

Tavsiye Et
Rüya / Savaşlar Kararında
Rüya / Ümit Aktaş
Savaşlar Kararında / Ünsal Ünlü
İstanbul: Okur Kitaplığı, 2010
Okur Kitaplığı, edebiyat yayıncılığı niyetiyle yola çıkan Üsküdar merkezli yeni bir yayınevi. Ümit Aktaş’ın romanı Rüya ve Ünsal Ünlü’nün ilk şiir kitabı Savaşlar Kararında ise bu yayınevinin ilk verimleri. Ünsal Ünlü aynı zamanda yayınevinin kurucusu ve genel yayın koordinatörü.
Genç yazar ve şairlere alan açmak, onların hikâye, roman ve şiirlerini literatüre kazandırmak gibi bir amaçla yola çıkan yayınevi, zorlu bir mecrada at koşturma cesaretini gösteriyor. Yılmaz Yılmaz’ın Salîk Yola Düşünce ve Kamil Yıldız’ın Her Şey Hakkında Bir Öykü isimli öykü kitapları Mart ve Nisan aylarında yayınlanması planlanan kitaplar arasında. Ümit Aktaş’ın kitapları da artık Okur Kitaplığı’ndan okurlarıyla buluşacak. Mart ayı içerisinde Aktaş’ın Şehri Terketmeden Önce isimli şiir kitabı ile İnsan ve İslam isimlidüşünce kitabı da Okur Kitaplığı’ndan yayınlanacak.
Bir ekonomik bunalımın tam da ortasından geçtiğimiz şu günlerde, kâr marjının oldukça düşük olacağı kesin görünen bu yayın politikasından ötürü deli gömleğini baştan giydirebileceğimiz bu yeni yayınevini “medeni cesaretinden” ötürü kutlamak, uzun ve başarılı bir yayın hayatı dilemek düşüyor bize ancak.

Tavsiye Et
Değirmen
Düşünce ve Edebiyat Dergisi, Yıl 7, Sayı 20,
Kış 2010, İstanbul Özel Sayısı
Son yıllarda, Avrupa kültür başkenti rüzgârının da etkisiyle İstanbul’la ilgili yayınlar hayli arttı. Merhum Turgut Cansever Hoca ile yapılan bir söyleşinin de yer bulduğu Kültür Dergisi İstanbul Özel Sayısı, İspanya’da yayımlanan Altair İstanbul Sayısı ile Lonely Planet İstanbul Özel Sayısı bunlardan birkaçı. Daha öncesinde, Atlas’ın yılda bir yayımladığı İstanbul sayılarını da hatırlamalı tabii.
Bu vesileyle (bir yanda havai fişekli kutlamalar, gösteriler; beri yanda “Beypazarı Mega Kente Dönüşüyor” manşetlerini aratmayacak kertede akla ziyan projeler yükseledursun), Avrupalılık, kentlilik, modernlik, asrileşme, Batılılaşma, aidiyet vb. kavramlar, şehir ve medeniyet bağlamında daha sık gündeme gelmeye başladı. (Bem-Bir-Sen’in, bir nevi toplum mühendisliği azmiyle çıkardığı ‘akademik sendikacılık’ örneği Şehir ve Medeniyet dergisini de yeri gelmişken analım.)
Ne tarafından bakarsak bakalım, küçük kaçamaklarla güya kargaşasından sığındığımız beldelerde geçirdiğimiz ilk üç-dört günden sonra, “haydi gel şehrimize geri dönelim” dedirten bir çekim gücü var İstanbul’un.
Adapazarı menşeli Değirmen dergisi de bu kervana katılanlardan. Daha ziyade akademik makalelerden oluşan derginin ilk uzun yazısı İstanbul’un fethine ayrılmış. Aydın Kirman, Sultan II. Mehmed’in Avnî mahlasıyla yazdığı bir gazelden hareketle klasik Türk şiirinde sanatçının kendini konumlandırdığı role değinmiş. Ertan Eğribel, İstanbul’un kimliğine biçilen yeni rolleri irdelemiş. Mehmet Doğan, “Romanesk İstanbul”da İstanbul’un romanda hayat bulduğu metinlere uzanmış. Hamza Kaya, “Şehr-i Esrâr”da Divan şiirinde İstanbul’u araştırmış. Ömer Kemiksiz, yazarın algısındaki yeri bakımından Saik Faik’in İstanbul’una eğilmiş. Ali Öztürk, terazinin bir kefesine Ankaralistler’i diğer kefesine İstanbulistler ile neo-İstanbulistler’i koymuş. Rüstem Budak, Ortodoks âlemin merkezi, Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, milliyetçilik pencerelerinden ideolojilerin İstanbul’unu masaya yatırmış.
Darüssaade’nin haremağaları, mezar taşlarında yazının gelişimi ve İstanbul’daki son durumu, İstanbul’un sahafları, İstanbul’daki en eski selâtin camii: II. Bayezıd Camii ve külliyesi, Haseki Darüşşifası, Karyağdı Tekkesi, Topkapı Sarayı, Fatih ilçesi tekkeleri, Batılı seyyahların gözünden İstanbul dergide yer bulan diğer konular.
“İstanbul’un Karikatürize Halleri” ise, okuru karikatürler eşliğinde yüzyıl öncesinin İstanbul’undan bugünün İstanbul’una doğru yolculuğa çıkartan keyifli bir metin.

Tavsiye Et