Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2004) > Dünya Siyaset > Fransa’da başörtüsü yasağı ve İslam
Dünya Siyaset
Fransa’da başörtüsü yasağı ve İslam
Fatmanur Altun
FRANSA’DA Cumhurbaşkanı Chirac’ın tavsiyesi üzerine kurulan “Stasi Komisyonu” çalışmalarını tamamlayarak 11 Aralık’ta raporunu sundu. Üniversiteler hariç tüm devlet okullarında başörtüsünün ve diğer dinî ve siyasal sembollerin yasaklanmasını içeren rapor dünyada büyük tepki uyandırdı. Fransa’da geniş katılımlı kitle gösterileri ile protesto edilen rapor, 10 Şubat’ta Fransız Parlamentosu’nun alt kanadında ezici bir oy çokluğu ile kabul edildi. 2 Mart’ta Senato’da oylanacak olan ve geçmesine hemen hemen kesin gözüyle bakılan bu yasa ile Fransa, başörtüsünü yasaklama çabasında sona doğru yaklaşırken, bu yönelim diğer Avrupa ülkelerinde de başörtüsü üzerinden yürütülen tartışmaları alevlendirdi. Fransa’dan sonra en dikkat çekici gelişmeler Almanya’da yaşanıyor. Halihazırda bazı eyalet parlamentolarında Fransa’dakine benzer yasaların tartışıldığı Almanya’nın yönelimi, Fransa gibi geniş bir Müslüman nüfusa sahip olması hasebiyle oldukça önemli. Bu iki ülkedeki gelişmelerin gelecekte tüm Avrupa’da başörtüsü ve daha genel anlamda İslam’a ilişkin algılayışı şekillendirme noktasında ciddi etkiler uyandıracağına şüphe yok.
Şu anda başörtüsüne ilişkin gündemin en sıcak olduğu ülke olarak Fransa’da yaşanan tartışmalar bu anlamda daha da önemli hale geliyor. Meseleyi, kimileri Doğu ile Batı arasındaki din temelli tarihsel çatışmaların bir uzantısı olarak, kimileri Fransa’nın insan haklarına yaptığı ciddi bir müdahale olarak, kimileri de Doğu’dan gelen, terörizmle bağlantılı bir kitle karşısında Fransa’nın “meşru müdafaa” hakkını kullanması olarak değerlendiriyor. Oysa, Fransa’ya özgü bazı gerçeklere derinlemesine bir bakış gözlemcilere biraz daha karmaşık bir tabloyu görebilme ve anlamlandırabilme olanağı sunuyor.
Bugün, Fransa’da yaklaşık beş milyon Müslüman yaşıyor ve bu insanların yarısı Fransız vatandaşı. İslamiyet’in Fransa’da hızla yayıldığı ve halihazırda Fransa’nın ikinci büyük dini olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Fransa için İslamiyet’in görmezden gelinemeyecek bir fenomen halini aldığı ortadadır.
Peki Fransa için işler bu hale nasıl geldi? Müslümanların Fransa’daki varlıkları aslında sekizinci yüzyıla, yani Endülüs İmparatorluğu dönemine dek giden bir olgu. Ancak modern dönemde Müslümanların Fransa topraklarına ayak basmaları iki dünya savaşı arasındaki döneme ve özellikle de 1945 sonrasına rastlıyor. Bu dönem Fransa’nın savaş sonrasında yeniden yapılanmak için ciddi bir işgücüne ihtiyaç duyduğu bir dönemdi ve bu ihtiyaç özellikle Kuzey Afrika’daki sömürgelerden gelen Müslüman işçiler yoluyla karşılandı.
Fransa topraklarına ilk defa ayak basan Kuzey Afrikalı ve Türk işçiler burada yalnızca çalışmak için bulunduklarını ve bir gün memleketlerine geri döneceklerini düşünüyorlardı. Bu nedenle dinî yaşayışları noktasında son derece temkinli idiler ve misafir olarak bulundukları toplumun dikkatini çekebilecek ve rahatsızlık oluşturabilecek her türlü davranıştan kaçınmaya özen gösteriyorlardı. Ancak ne var ki, onların Fransız topraklarında dünyaya gelen çocukları birer Fransız vatandaşı idiler ve yeni nesillerin bildikleri tek vatan Fransa idi. Onlar ailelerinin vatan hasretini paylaşmıyorlar ve doğdukları topraklardan ayrılmak istemiyorlardı. Bu durum Müslümanları yeni bir tür sorunla yüzleşmek durumunda bıraktı: Seküler bir toplumda, Müslüman olarak nasıl yaşayacakları sorunu.
Bu noktadan sonra yeni kuşaklar, Fransız Müslümanları olarak, anne babalarının yapmaya cesaret edemeyecekleri bir biçimde haklarını talep etmeye başladılar. Bu olgu 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerin başlarında iyice görünür bir hal aldı. 1989 yılı, Fransa’da başörtüsü sorununun ilk kez yaşandığı yıldı. Üç Faslı genç kız başörtüsü taktıkları gerekçesi ile okullarından uzaklaştırıldılar. Olay, kısa zamanda büyüdü ve uluslararası bir boyuta ulaştı. Fas Kralı Hasan genç kızlardan başörtülerini çıkarmalarını talep etti. Olay burada sonlanmış gibi göründüyse de tartışmalar bitmedi. Dinlerini tekrar hayata geçirme talebi ile ortaya çıkan yeni nesiller artık ‘görünür’ hale geliyor; başörtüsü, sayıları artan camiler, ibadethaneler ve helal et talebi İslamiyet’in “seküler bir toplumla ne kadar uyuşabileceği” sorusunu gündeme taşıyordu. Bu soruya birbirlerinden oldukça farklı düzlemlerde cevaplar verildi.
19’uncu yüzyıl Fransası ciddi laiklik tartışmalarına sahne olmuş, 1905 Yasası ile kilise ve devlet birbirlerinden tamamen ayrılmıştı. Bu tartışmalarla geçen süreç neticesinde, pek çok Fransız politikacının ve entelektüelinin gözünde sekülerlik, Fransa’yı diğer bütün uluslardan ayıran temel bir nokta olarak kabul edilir oldu. Meseleyi bu çerçevede değerlendirenler, Müslümanların, dillendirdikleri başörtüsü talebi neticesinde, laik Fransız anayasası ve ‘Cumhuriyetin temelleri’ ile çatışmaya girdiklerini iddia ediyordu. Diğer bir görüşü temsil edenler ise anayasanın Fransa toplumunda özgürlüğü ve eşitliği sürdüren ve koruyan canlı bir organizma olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bu çerçevede Fransız Müslümanlarının taleplerinin, Fransız hukuk sistemi açısından bir sorun teşkil etmeyeceğini ve etmemesi gerektiğini savunuyordu.
Gelinen noktada, Fransa zor bir dönemecin eşiğinde görünüyor. Bu zorluk Fransa’nın yüklendiği demokrasi mirası ile ciddi bir toplumsal fenomen haline gelen İslamiyet’in kendine özgü parametrelerinin karşı karşıya gelmesinden kaynaklanıyor. Bu parametrelerin başında İslamiyet’in yapısı itibariyle görelilikle açıklanabilecek bir din olmayışı geliyor. Yani bütün mensuplarını kuşatan ortak değerleri ve doğruları var. Ayrıca muhatabının yaşamını başından sonuna düzenleyen bir yapı mevcut. Ve doğal olarak insanın tüm yaşantısını kurgulamak iddiasındaki diğer dinler gibi İslamiyet de vicdan alanında saklı tutulamıyor. İnancı gereği başını örtmesi ya da günde beş vakit namaz kılması gereken bir Müslümanın dini gereksinimlerini kalbinin bir köşesine gömmesi mümkün olmuyor.
Sorunun gelip ‘başörtüsü’ meselesinde kilitlenmesi işte bu ‘görünür’ olma durumundan kaynaklanıyor. Şu anda görünen o ki, Fransa’da özelde başörtüsü genelde ‘İslam sorunu’na çatışmacı bakış açısı ile yaklaşanlar etkin durumda. Yaşanan son gelişmeler bunun açık bir delili. Bu noktada şöyle bir soru gündeme geliyor: Acaba Fransa bu zamana dek kültürel çeşitliliğin bir unsuru olarak algıladığı İslamiyet’in geniş kitleleri etkisi altına alma potansiyeli harekete geçtiği noktada, çeşitli yasaklama çabaları ile bu dalganın önünü almaya çalışarak Müslümanlara nasıl bir mesaj vermek istiyor? Kanaatimizce Fransa, kamusal denilen alanda görmeye tahammül edebildiği tek insan tipinin, bu alanda dinî inançlarını herhangi bir biçimde ‘görünür’ kılmak durumunda olmayan ve böylelikle gerçekte seküler dünya kurgusunu kabul ettiğini ve ona uygun biçimde yaşadığını beyan eden bir insan tipi olduğunu ilan ediyor ve muhatapları ile hegemonik bir ilişki biçimi geliştirmeye talip oluyor.
Gelişmelerin önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceği ve Fransa’nın tavrının diğer Avrupa devletleri tarafından ne düzeyde model alınacağı, Batı’nın gelecekte İslamiyet ile kuracağı ilişkinin nasıl olacağını anlamak noktasında ciddi ipuçları sunacak. Kamusal alana çıkması ve özelde Avrupa’yı, genelde ise dünyayı dönüştürmesi mümkün bir olgu olarak İslamiyet’e, Batı tecrübesinin vazgeçilmez bir parçası olan demokrasinin sınırları çerçevesinde mi bakılacak; yoksa en önemli payandalarından birisini demokrasinin oluşturduğu sistemi, ‘İslam tehlikesi’nden korumak için demokrasiden mi vazgeçilecek?

Paylaş Tavsiye Et