Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (May 2004) > Türkiye Ekonomi > Bir sıcak para hikayesi
Türkiye Ekonomi
Bir sıcak para hikayesi
Hasan Çetin
YATIRIMCILAR, birikimlerini değerlendirmek için sermaye piyasalarına başvurur ve böylelikle aynı zamanda sermaye ihtiyacı içinde olanlara bu piyasalar vasıtasıyla fon sağlarlar.
Menkul kıymetlere yatırım yapmanın bilgi ve uzmanlık gerektirmesi sebebiyle yatırım fonları ve yatırım ortaklıkları gibi kolektif yatırım araçları ortaya çıkmıştır. Böylelikle bireysel yatırımcılara, birikimlerini uzmanlar vasıtasıyla değerlendirme imkanı sağlanmıştır. Söz konusu fon ve ortaklıklardan beklenen bir diğer önemli fayda ise sermaye piyasalarında sağlıklı ve güvenilir bir ortam oluşmasına ve bu piyasaların derinlik kazanmasına katkıda bulunmalarıdır.
Yatırım fonları için, bu araçların gerek sermaye piyasalarına gerekse yatırımcılarına sağlayacağı faydalar dikkate alınarak bazı vergi avantajları sağlanmıştır. Örneğin, Türkiye’de kurulan ve portföyünde en az %25 oranında hisse senedi bulunduran yatırım fonlarının üzerindeki vergi yükü “sıfır”dır. Başka bir ifadeyle bu fonların elde ettikleri kazançlar üzerinden hiç vergi ödenmez.
Bu şartı sağlamayan fonların kazançları üzerindeki vergi yükü sadece %11’dir. Ayrıca, menkul kıymet yatırım fonlarına yatırım yapan bireysel yatırımcıların elde ettikleri kazançlar da halen vergiye tabi değildir.
Ülkemizde menkul kıymet yatırım fonlarına sağlanan bu olağanüstü avantajlar, yerli ve (özellikle de) yabancı yatırımcıların ilgisini çekmiştir. Zira, yabancıların Türkiye’de elde ettikleri sermaye piyasası kazançları %44’lere varan oranlarda vergiye tabidir. Yerli ya da yabancı yatırımcıların Türkiye’deki yatırım fonlarında yatırım yapmalarının önünde herhangi bir engel olmadığına göre, yabancıların da bu avantajlardan yararlanması gayet doğaldır. Üstelik, piyasaların sağlıklı çalışmasına katkıda bulunmak açısından bu durum teşvik edilmelidir.
Ancak bazı yabancı yatırımcılar Türkiye’de yatırım fonlarına sağlanan avantajlardan yararlanmak istiyor, ama birikimlerini “fon yöneticileri” yerine kendileri yönetmekten de vazgeçmiyor. Böylelikle, Türkiye’de kurulu yatırım fonlarına sağlanan avantajların, doğrudan yabancı yatırımcılara sağlanması konusu gündeme geliyor.
1993 yılında yayınlanan 44 no.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği’nde; Türkiye’de portföy işletmeciliği faaliyetinde bulunan dar mükellefiyete tabi yatırım fonlarının portföy işletmeciliğinden doğan kazançlarının kurumlar vergisinden istisna edileceği belirtildi. Yani Türkiye’deki fonlara sağlanan avantajların belirli şartlarla yabancı yatırım fonlarını da kapsadığı açıklandı. Bu uygulama elbette yurtdışındaki yatırım fonlarında bekleyen “sıcak paralar” için ülkemizi oldukça cazip hale getiriyor.
Bu noktada “yabancı yatırım fonu” kavramı tartışmaya açılmalıdır. Zira, bütün yabancı yatırımcılar avantajlardan yararlanmak istiyor, ancak ülkeler arasındaki mevzuat farklılıkları sebebiyle kuruluşların statülerinin karşılaştırılması zorlaşıyor ve kimin uygulamadan yararlanabileceği, kimin yararlanamayacağı konusunda tereddütler oluşuyor.
Ortaya çıkan belirsizliği, ülkemizde bu alandaki yetkili kurum olan Sermaye Piyasası Kurulu yaptığı açıklamayla giderdi. Sermaye Piyasası Kurulu’nun 18/11/1993 tarihli ve 21762 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan sirkülerinde yurtdışında kurulup, Türkiye’de faaliyette bulunan dar mükellef yatırım fonlarının Sermaye Piyasası Kanunu’na göre kurulan yatırım fonları addolunabilmesi için haiz olmaları gereken şartlar açıklandı. Burada yatırım fonu kapsamında mütalaa edilecek yabancı kuruluşların tanımında “....yatırım kuruluşları, yatırım ortaklıkları ve yatırım fonları gibi pek çok çeşitte olan yabancı kurumsal portföy işletmecilerinin tümünün...” ifadesi kullanılıyor. Bu çok geniş kapsamlı tanımın kabul edilmesiyle “yatırım fonu kavramı”, yabancı kuruluşlar açısından son derece geniş ve ucu açık hale geliyor. Neredeyse, bütün yabancı kurumlara (Türkiye’deki vergi uygulamaları açısından) kendilerini, “yatırım fonu” olarak tanıtma imkanı doğuyor.
Maliye Bakanlığı’nın, 45 no.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği’nde, SPK tarafından yapılan yukarıdaki tanıma referans verildi ve yurtdışında kurulup, Türkiye’de faaliyette bulunan dar mükellef yatırım fonlarının portföy işletmeciliğinden doğan kazançlarının, tam mükellef yatırım fonlarında olduğu gibi kurumlar vergisinden istisna edilebileceğinin altı çizildi (Yukarıda belirtilen şartların yanı sıra Türkiye’de bir iş yeri veya daimi temsilci vasıtasıyla faaliyette bulunulması ve Türk Vergi Kanunlarına göre defter tutma ve vergiye ilişkin diğer mükellefiyetlerin yerine getirilmesi gerekiyor). İlk bakışta, makul görülebilecek olan bu düzenlemeler ne anlama geliyor?
Bu düzenlemeler sonucunda finans sektöründe faaliyet gösteren (hatta bazen göstermeyen) bütün yabancı kurumlar, bazı basit prosedürleri yerine getirmek şartıyla, Türkiye’deki bir bankada açtıkları hesap vasıtasıyla elde ettikleri sermaye piyasası kazançlarını tamamen vergisiz bir şekilde yurtdışına çıkarabiliyor. Bu uygulama yıllardır yürürlükte ve bu sayede bir çok yabancı yatırımcının, Türkiye’de hisse senedi ve devlet tahvili alım-satımından elde ettiği kazançlar vergileme dışı kalıyor.
Türkiye’nin yabancı sermaye ihtiyacı, piyasaların daha sağlıklı çalışması ve sair gerekçelerle bu durum mazur görülüyor olabilir. Ancak, aynı durumdaki (ve aynı nitelikteki) Türkiye’de kurulu şirketlerin kazançları %44’e varan oranlarda vergilendirilmekte iken, yabancı kurumların vergileme dışı bırakılması nasıl açıklanabilir? Üstelik, Türkiye’de enflasyon muhasebesi uygulaması olmaması nedeniyle kurumlar, genellikle elde etmedikleri kazançlar üzerinden, yani sermayeleri üzerinden, vergi ödemek durumunda. Türkiye’de yerleşik olmanın “Türk Maliye İdaresi” tarafından cezalandırılmasının özel bir sebebi olmalı!
Konunun belki de en üzücü tarafı bu noktadan sonra ortaya çıkıyor: Türkiye’de yerleşik olmanın dezavantajlarının(!) farkında olan bazı yerli yatırımcılar, yeterli imkan ve cesarete sahiplerse, Türkiye’de doğrudan yatırım yapmak yerine yabancı bir kurum vasıtasıyla ya da bizzat yeni bir yabancı kurum kurarak ülkemizde bir yabancı gibi yatırım yapıyor. Bu tür yatırımcılar genellikle, maliye denetiminin ve Türkiye ile karşılıklı çifte vergilendirmenin önlenmesine yönelik bir anlaşmanın olmadığı “vergi cenneti” olarak bilinen ülkeleri tercih ediyor. Böylelikle, piyasada “bıyıklı yabancılar” olarak tanınan ve aslında ülkemize hiç de yabancı olmayan yatırımcılar ortaya çıkıyor. Hikayemiz, Maliye İdaresi’nin vergi kaybıyla ve yerli sermayenin yurtdışına ve aynı zamanda kayıtdışına çıkmasıyla sonuçlanıyor.
Şu hususun altını özellikle çizmek isterim ki, Türkiye’nin yabancı ülkelerle yapmış olduğu anlaşmalar, genellikle karşılıklı olmak şartıyla, halihazırda birçok ülkede yerleşik kişilere çeşitli avantajlar sağlamakta. Örneğin ABD ve İtalya’da yerleşik kişilerin İMKB’de elde ettikleri hisse senedi alım-satım kazançları Türkiye’de vergiye tabi değil. Üstelik bu ülkelerin maliye idareleri, yapılan anlaşma uyarınca, Türkiye makamlarıyla gerektiğinde işbirliği yapıyor ve vergi kaçırma eğiliminde olanların hareket alanını kısıtlıyor.
Türkiye’nin yabancı ülkelerle yaptığı anlaşmalar ağı ve bu anlaşmaların yabancılara sağladığı avantajlar yabancı sermayeyi ülkemize çekmek için yeterli. Bu amaçla, zorlama vergi avantajları sağlamaya yönelmenin sonuçları ülkemiz açısından olumsuz oldu, önemli miktarda yerli sermayenin yurtdışına çıkmasına ve vergi kaybına yol açarak, adeta ülkemizde kayıtdışı ekonomiyi teşvik etti.
Sermaye piyasalarından kazanç elde edenlerin makul ölçülerde vergilendirilmesinden daha doğal bir uygulama olamaz. Yabancı kurumların “yatırım fonu” tanımı kapsamında olduğunu belirten ve kanuna değil sadece bir tebliğe dayanan uygulamanın gözden geçirilerek, yabancı ve yerli yatırımcılara eşit vergileme imkanı sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Paylaş Tavsiye Et