Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mayıs 2005) > Toplum > Soru da insan, cevap da
Toplum
Soru da insan, cevap da
İhsan Fazlıoğlu
NASIL ki bir Gül’ün varolabilmesi için bütün bir Evren’in varolması elzem ise, bir İnsan’ın varolabilmesi için de, Evren’in yanında bütün bir Hayat’ın varolması gerekir. Çünkü şey Doğa’ya doğarken insan Hayat’a doğar. Bu nedenle insan, Doğa’ya bağlı beşeriyeti yanında, metafizik bir varlıktır. Metafizik bir varlık olduğu için de, her şeyiyle bir sorudur.
İnsan denilen soruya verilecek yanıtlar her şeyden önce, insanın üçlü yapısını, hissî, vicdanî ve aklî yapısı dikkate alınarak verilmelidir. Bu üçlü yapıdan birisinin ihmali ya da reddi insanı sakatlar, en azından rencide eder. İnsanın ‘duyu’sunu sakatlayan; ‘duygu’sunu körelten, ‘aklı’nı ketleyen her türlü yanıt, insan denilen soruya tam bir karşılık olamayacağından bunalıma neden olur. Bunalım her türlü bildirişim ve iletişim imkanını ortadan kaldıracağından sonuç insanın kendi kendini imhasıdır.
İnsanın yalnızca duyusuna ağırlık veren yanıtlar hayvanîliğe, yalnızca duygusunu öne çıkartan yanıtlar mistikliğe, yalnızca aklını önemseyen yanıtlar ise vahşîliğe neden olmuştur. Tarih boyunca çok az yanıt insanın birbirini tamamlayan üç yönünü beraberce dikkate almış; insan için saadeti elde edebileceği bir ortam yaratabilmiştir. Bilinmelidir ki, bütün beşerî ve dinî görüşler insan denilen soruya birer yanıttır. Bu nedenledir ki, yanıtları ortadan kaldırmak, hiçbir zaman soruyu, yani insanı ortadan kaldırmaz; soru’nun ortadan kalkması insanın ortadan kalkması demektir çünkü... Öyleyse, bütün yanıtlarda doğruluk ve yanlışlık kriteri soru, yani insan olmalıdır.
Tarih boyunca bir yanıtın, insanın lehinde mi, yoksa aleyhinde mi olduğunu anlamak için beş temel ilkenin dikkate alınması gerekir. Bu beş temel ilkeye, soruyu yani insanı koruyan sınırlar olarak bakılabilir. İnsanı koruyucu sınırlar, aslında insanın hem hissî, hem vicdanî, hem de aklî yapısını koruyan ve sürdüren ‘olmaz-ise-olmaz’ mukavvim unsurlardır.
Birinci mukavvim unsur, insanının can’ının korunmasıdır. Bir yanıt hem kendisini benimseyenin, hem de karşı çıkanın canını, hayatiyetini beraberce koruyamıyorsa o yanıt yıkıcıdır. Başka bir deyişle, insanın canını tehlikeye atan, beşeriyetine zarar veren hiçbir yanıt soruya cevap olamaz. Çünkü insan maddî olarak ortadan kalkınca, soru olmaklığı da kaybolmuş olur. Tersine her yanıt insanın canlılığını yaşatmalı, beslemeli, en sağlıklı bir biçimde varolmasını sağlamalı; canlı olmanın ve onu sürdürmenin gerektirdiği bütün maddî gereksinimleri karşılamalıdır.
Öte yandan her bir yanıt insanın aklını, akıl sağlığını da muhafaza etmelidir; çünkü yanıta muhatap olan akıldır. Aklı sakatlayan, yok sayan, engelleyen, sınırlayan ya da aklın maddî ve manevî imkanlarını ona zarar verecek biçimde kullanmaya çalışan hiçbir yanıt sağlıklı olamaz. Yanıtların seviyesi, insan aklının içerdiği bütün nazarî imkanları tezahür ettirebilecek bir vasat yaratmalarında görülebilir. Tarih boyunca aklın önünü açan yanıtların –diğer sınırları da dikkate almışlar ise- nasıl uzun soluklu yaşadıkları açıktır. İnsan aklı, can tarafını da belirlediğinden, yaşamayı da metafizikleştirdiğinden –çünkü insan tıkınmaz, yemek yer; çiftleşmez, evlenir- esas itibariyle aklı içerisinde yaşar. Bu nedenle aklın sağlığı insanın sağlığı demektir.
İnsan, ferdiyeti yanında, içerisinde yaşadığı Hayat’ın bir hakikati olan toplumsallığını sürdürmek zorundadır. Gerçekte insan için ferdiyet/bireylilik, yine toplum içerisinde sonradan kazanılmış bir değerdir. Bu nedenle insan için öncelikli olan, ferdiyet değil toplumsallıktır; hatta bireyliliği bir soyutlama olarak görmek de mümkündür. Çünkü insan, mensup olduğu tür içerisindeki cinsiyetin gelişmişliğine belirli bir süreden sonra ulaşır (baliğ, ergin); bu fizyolojik-anatomik gelişimini tamamlayan kişi aynı zaman da âkil olur. Bu gerekçelerle kişi, kendisine insanlığını veren, toplumsallığını kazandıran türünün devamını sağlamakla yükümlüdür. İşte bu nedenledir ki her yanıt, insan neslinin, soyunun devamını sağlayacak bir çerçeve sunmalıdır. İnsan türünü tehlikeye atacak ya da insanın fıtratına, doğasına aykırı, insanı rencide edecek bir çözüm veya bu hakikati engelleyen bir görüş, ferdî tercihler dışında, -yine- soru’nun tabiatını tahrip eden bir yanıttır.
Ferdin doğal yetenekleri ile bu yeteneklerin içerisinde gerçekleştiği toplumsal gerçekliğin kendisine kazandırdığı, aslî ihtiyaçlarını karşılayacak mal ve mülk hakkı, kişinin maddî ve manevî varoluşu için bir zorunluluktur. Elbette bu hak, toplumsal yoğunlaşmanın ürettiği artı değeri, eşitçe paylaşımı esas alan bir ilke çerçevesinde vukû bulmalıdır. Artı değerin belirli ellerde temerküzünün, uzun vadede kişinin mal ve mülk hakkını korumasını engelleyen bir ortam yaratması kaçınılmazdır. Bu nedenle, yine her yanıt, insanın malını ve mülkünü korumasını sağlayan bir toplumsallık sunmalıdır.
Tarih boyunca insana saadetini sağlamak iddiasında bulunan her yanıtın en çok zorlandığı, idealler/fikirler ile gerçekliğin en çok çatıştığı alan, hiç şüphesiz kişinin inancını/görüşünü korumadır. Çünkü ister beşerî, ister dinî her inanç ve görüş varoluşunu, büyük oranda, bir başkasının varlığını ortadan kaldırmakta görmüştür. Yanıtın –ilkece- hem kendi benimseyenlerinin, hem de katılmayanlarının inanç ve görüşlerini koruması, onun kuşatıcılığını ve derinliğini gösterir. Bu nedenle, başka yanıtlara karşı olmak, o yanıtları benimseyen insanın canına, aklına, soyuna ve malına kastediyorsa, hem kısa hem de uzun vadede insanlık için tehlike arz eder. Bir yanıt, nihayetinde kendi aleyhinde bile olsa, başka yanıtları korumakla anlam ve değer kazanır. İlkece, başka yanıtlara saldıran, onları yok etmeye çalışan, yaşama hakkı tanımayan yanıtlar, iç güvenlik sorunu taşıyan yanıtlardır. Kendinden emin olamayanlar başkalarının varlığını tehlikeli bulurlar çünkü.
Her ne olursa olsun insan denilen soru’ya verilen her yanıt, insana öngörülebilir bir hayat sunmak zorundadır. Canı, aklı, nesli, malı ve inancı koruyamayan bir yanıt, yanıt değil; yanlış yola götüren daha karmaşık bir sorudur. Sonuçta, insanın hissî, vicdanî ve aklî yapısını beraberce dikkate alan, can, akıl, nesil, mal ve inanç sınırlarını koruyan her yanıt, insanı âbid, âşık ve nâtık kabul eden itidal sahibi, mutedil bir yanıttır. Bu nazarî çerçevede, modernitenin yarattığı çağdaş ideolojilerin, çözümlerin ve yaklaşımların, -kanımızca- en önemli alamet-i farikası, insanı üç boyutlu bir var-olan olmaktan çıkartıp indirgemeci yanıtlara mahkum etmelerinde aranmalıdır.

Paylaş Tavsiye Et