Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ağustos 2005) > Dünya Siyaset > İran’da reformistlerin yanılgısı
Dünya Siyaset
İran’da reformistlerin yanılgısı
Cihan Aktaş
İRAN’DA Haziran ayı başlarında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhafazakâr kanatın Kalkınmacılar Partisi kanalıyla seçimleri kazanması, en azından sekiz yıl süren reformist hükümetlerin ardından, muhafazakârların bütüncül iktidarlarını gerçekleştirmelerinin sonuncu aşamasını teşkil ediyor. Gerçek Hayat’taki İran seçimleri üzerine değerlendirmelerimde Kalkınmacılar’ın adaylarından biri olan Ahmedînejad, şanslı görmediğim bir adaydı. Esasında kamuoyu yoklamalarına ve siyaset yorumcularına göre seçimleri reformistlerle muhafazakârlar arasında bir yerde duran Rafsancanî’nin kazanacağı yaygın bir kanaatti.
Reform talepleri siyasal ve sosyal açıdan olduğu kadar, sinemada izlendiği gibi sanatsal alanlarda da hayli ağırlıklı görünüyorken yeni-muhafazakârların seçimi kazanması, reformist süreçteki bir tıkanmayı, bir yenilenme ihtiyacını ve daha net bir ifadeyle –nedenleri nasıl açıklanırsa açıklansın- bir başarısızlığı gösteriyor. Reformistler bunca yıldır, biraz da geçmiş yıllarda bu alanda yaşanan toplumsal sıkıntıların etkisiyle, çalışmalarını özellikle siyasal ve sosyal haklar alanına yoğunlaştırdılar. Gelgelelim, muhafazakâr kurumların engellemeleri nedeniyle bu alanda ancak sınırlı bir ilerleme kaydedebildiler. Ekonomi alanındaki ilgisiz görünümleriyle taşranın onlara duyduğu güveni yitirdiler. Hükümette bulundukları sekiz yıl boyunca halkla bütünleşmeyi sağlayan örgütlenmeleri de ihmal ettiler.
Afitap gazetesindeki bir yoruma göre, Ahmedînejad’ın zaferinde, Rafsancanî’ye duydukları tepkiyle oy kullanmaktan kaçınan muhaliflerin de payı var. Reformistler arasındaki bölünme de oyların dağılmasına yol açtı. Buna karşılık muhafazakârlar, tek aday etrafında bir araya gelebildiler. Kalkınmacılar A planını izleyen farklı planlarla yol alırken, reformistler hedef ve stratejiden yoksun bir manzara sundular. Seçimi kazanan Kalkınmacılar Partisi, reformistlerin tanımlamasına göre “temelci muhafazakâr”. Siyasal partilere karşıymış gibi bir söylemleri olan temelci muhafazakârlar, reformistlerin iktidarda bulundukları sekiz yıl içinde gerçekleştirmeyi başaramadıkları şeyi yaptılar ve oluşumlarını partileştirdiler. Kalkınmacılar’ın devlet destekli siyasal faaliyetlerini cami ve mescit toplantılarına taşıma imkânına sahip sivil savunma gönüllüleri “besiçler”in partisi olduğu dikkate alınırsa, seçimleri nasıl olup da “sessiz sedasız” kazandıkları daha iyi anlaşılabilir.
Ayrıca seçmenlerde siyasal çözüm arayışı bağlamında var olan bir tür bezginlik ve güvensizlikten de söz edilebilir. Ahmedîjecad ekonomik açıdan zor durumda, sosyal ve dinî duyarlılık açısından ise öfkeli seçmene temiz bir sima, çalıp çırpmayacak, halktan yana, yalansız dolansız bir aday gibi görünüyordu. Belediye hizmetlerine de yansıttığı şatafat karşıtı ilkeleriyle ünlenmişti. Şehrin özellikle güneydeki yoksul mahallelerine hizmet vermeye çalışmıştı. Öteki adayların benimsediği çarpıcı seçim kampanyalarından uzak duruyor; halktan gelen, halkın içinden bir siyasetçi imajıyla, kitlelerden oy talep ediyordu.
Seçimleri yeni-muhafazakârlarla birlikte aynı zamanda “reformist süreç”in kazandığını söylemek de pekâlâ mümkün. Muhafazakâr kurumların reformist hükümetlerin çalışmalarını zorlaştırırken, “Bu ülkede reform yapılacaksa, onu da biz yaparız” şeklinde bir yaklaşım sergiledikleri biliniyor. “Nasılsa reformların gerçekleşmesi imkânsız” diye düşünerek sandık başına gitmemeye karar vermiş olan önemli bir nüfus vardı. Bu nüfusu ikna etmenin bir yolu, yenilikçi ve reformist mesajlar vermek olabilirdi. Kampanyalarda reformist şiarların ağırlık kazanmasına karşılık, seçimi reformist harekete karşı olarak gösterilebilecek bir kesimin kazanması, reformist hareketin başarısızlığının toplum tarafından onayı olarak anlaşılabilir mi? Bana kalırsa, hayır. Kitleler reform taleplerine inansalar bile, bu taleplerin gerçekleştirilmesi için sürdürülen yöntemler konusunda kuşku içinde olduklarını anlattılar. Aynı zamanda da seçmen kitlesi reformist adaylara, hiçbir desteğin kayıtsız-şartsız ve sınırsız olmadığı doğrultusunda bir mesaj vermiş oldu. Muhafazakâr bir adayın kazanması her şeyden önce İran’daki siyasal ortamın karakteristik yanını ortaya koyuyor: Başarı durduk yerde ayağa gelmiyor. Mevcut kadronun vaat ettiği reformları gerçekleştiremeyeceği kanısının halk arasında yaygınlık kazanması, icraatta bulunması mümkün olan kesimlerin arasında en “iş bitirici” görünenlerin seçimini getirdi.
Devrimden bu yana geçen yirmi beş yıl içinde bütün siyasal gruplar gibi muhafazakârlar da değişim gösterdi. Dolayısıyla yeni-muhafazakârların yirmi beş yıl önceki öncüllerinin yaptığı gibi köşe başlarını tutarak “kötü tesettürlü” kadınlara tacizde bulunmasının, hükümet tarafından onaylanması beklenemez. Ya da reformist hükümetler döneminde medyada görünen liberal aydınların yeniden inzivaya mecbur bırakılması muhtemel görünmüyor. Benzeri bir mülahaza sinema için de geçerli: İran sinemasının gelişmesi, reformist hareketin gelişimiyle bir paralellik taşımaktadır. Sinema büyük atılımlarını reformist yöneticilerin getirdiği açılımlara borçludur. Bununla birlikte, bundan böyle herhangi bir hükümetin İran sinemasına, muhafazakâr yöneticilerin sinemanın henüz yeni yapılanmakta olduğu bir dönemde getirdikleri kısıtlamaları ya da sansürü olduğu gibi dayatması beklenemez.
Kalkınmacılar’ın zaferi, reformist aydınların teorik olduğu kadar pratik meseleler konusunda da başlattıkları özeleştirilerini sürdürmesinde bir dönüm noktası oluşturuyor. Bu özeleştiride altı çizilmesi gereken en önemli başlık ise, aydınların halkla bütünleşme ya da kaynaşma yollarının açıklığı. Halkla iletişimi sağlamada muhafazakârların sahiplendiği geleneksel kurumları ya da yöntemleri ihmal eden reformistler, bu alanda yeni kurumlar ve bağlar oluşturmada neden yeteri kadar başarı gösteremedikleri sorusuna ciddi olarak cevap bulma yükümlülüğüyle yüz yüze gelmiş bulunuyorlar.
İçinde bulunduğumuz çağ, özellikle de ardımızda bıraktığımız çeyrek asır, belki bütün insanlık tarihi boyunca yaşanmamış ölçüde hızlı gelişmelere ve olaylara sahne oldu. Bunların toplumsal olduğu kadar bireysel etkileri de kaçınılmaz. Geleneksel ilişki ve faaliyet yapıları çözülürken yerine daha modern ilişki ve faaliyet yapılarının konulmasında zorluklar ve açmazlar yaşanıyor. Bu aynı zamanda ideoloji ile ütopya arasında yaşanan bir gerilim. İran, modernlikle İslam arasındaki tartışmalar ve bunların pratik sonuçları bağlamında diğer İslam ülkelerinden daha farklı bir özellik gösteriyor. Bu açıdan da yapılan bütün seçimler her seferinde yeni bir boyutla önem kazanırken, aynı zamanda da şaşırtan, yanılgılara yol açan sonuçlarıyla gündemi meşgul ediyor.

Paylaş Tavsiye Et