Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (November 2005) > Topluyorum > Küresel Terör
Topluyorum
Küresel Terör

 

Arkadaşlar bu ayki dosya konumuz terör. Bu çerçevede tartışacağız.
Benim bir teklifim var. Dosya konusunu tartıştıktan sonra 2003 yılının bir genel değerlendirmesini yapalım diyorum.
Niye bu kadar acele ediyorsun? Önce dosyamızı konuşalım, zaman kalırsa ona da geçeriz.
Önerimi baştan yapayım da konuşmamızı ona göre ayarlayalım. Bakın geçen sayıda yerimizi bir sayfa aştık diye yazı işleri müdürü bir sürü laf etti.
Onu da “Anlayış”la karşılayın arkadaşlar, dergimizin sayfaları o kadar kıymetli ki birçok yazıyı çok güzel oldukları halde yerimiz yetmediğinden yayımlayamıyoruz biliyorsunuz.
Aslında iyi olurdu ama senin de söylediğin gibi yer sorunumuz had safhada. Zaten önümüzdeki sayıda 2003’ün önemli olaylarının yer aldığı bir almanak hediye edeceğiz okurlarımıza biliyorsunuz. Bu tartışmayı önümüzdeki TopluYORUM’a bırakalım. Bu sayıdaki dosya konumuz zaten haddinden fazla yüklü.
O zaman başlayalım isterseniz. Kelime Fransızca, biliyorsunuz. Terreur, korku, yıldırma, korkudan mecalsiz kalma manasına geliyor. Latince’de tre- ön eki titremek demek, terrere de korkmak. Terim olarak ise bir örgüte mensup kişi veya kişilerin baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle amaçlarına ulaşmaya yönelik yaptıkları eylemleri ifade ediyor. Bizdeki karşılığı ise tedhiş, yani dehşete düşürme.
Başımıza ne geldiyse bu Fransızlardan gelmiş zaten.
Doğru, terör de ilk defa Fransız Devrimi’nden sonra 5 Eylül 1793 ile 27 Temmuz 1794 arasındaki dönemde kullanıldı. Robespierre’in; “Bugünün düzeni terör olsun” sloganıyla binlerce kişi öldürüldü; korkutarak ve yıldırarak bir düzen kurulmaya çalışıldı.
Yani tarihteki ilk terör devlet terörüymüş, öyle mi?
Korkutarak, tehdit ve baskıyla amaca ulaşmaya çalışmak insanlık tarihi kadar eski bir vakıa. Bunu, Habil’i ölümle tehdit ederek hakkını gasbetmeye çalışan Kabil ile başlatabiliriz.
Bence zorlama bir yorum oldu. Bahsettiğiniz olay bana terör kapsamına girermiş gibi gelmedi doğrusu. Terörde kitlelere genel bir korku salmak anlamı var.
Peki II. Dünya Savaşı sırasında şehirlerin ve sivil hedeflerin bombalanması, en son Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarıyla 200 binden fazla insanın öldürülmesi terör sayılır mı?
Bence sayılır.
Arkadaşlar savaş ile terörü birbirinden ayırmak gerekir.
Neye ve hangi kıstasa göre ayıracaksın?
Hukuka göre. Savaş, devletler veya devlete benzer bölgeler arasındaki silahlı mücadeleyi ifade eder. Bu durum için barış dönemlerinden farklı yasalar geçerlidir. Normal durumlarda suç olarak kabul edilen insanları yaralamak, sakat bırakmak ve öldürmek ile mülkiyetlere zarar vermek veya yok etmek gibi fiiller yasaldır. Savaşma yetkisine ancak devletler ve iç savaş tarafları, isyancı ordular gibi devletlerle eş tutulan savaş tarafları sahiptir. Savaş tanımı, en azından iki tarafı içerir. Savaş “resiprok”tur, yani karşılıklıdır. Yani bir yerde savaş, tarihteki düello uygulamasının kitlesel bir biçimde gerçekleştirilmesidir. Bu konuda uzman kabul edilen Clausewitz söylemiş bunu ilk kez. Terör ise korkuyu ve dehşeti yaygınlaştırmak amacıyla işlenen şiddet suçudur. Bu eylemler devlet kuramayan ve bu nedenle savaş açamayan bireyler ve gruplar tarafından gerçekleştirilir. Terör karşılıklı, yani resiprok değildir. Teröristlere karşı mücadele eden bir devlet, suçlulara karşı mücadele etmektedir.
Yani kısacası sen şuna “aynı fiili devlet yaparsa savaş, örgüt yaparsa terör olur” desene.
Hiroşima ve Nagasaki’deki terör bence bütün örgütlerin uyguladığı terörden daha korkunç.
Arkadaşlar, savaşın bir hukuku vardır. Haag ve Cenevre Konvansiyonları, tarafların uyması gereken kuralları içerir; savaş hukukunu belirler. Savaş da olsa, cinayet, yağma ve ırza geçme gibi eylemler suç olmaya devam eder. Kuraldışı fiiller savaş suçu veya insanlığa karşı işlenmiş suç olarak kabul edilir ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) Roma Tüzüğü’nce cezalandırılabilir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Nürnberg’de kurulan mahkemeler, Raunda ve eski Yugoslavya’da işlenen savaş suçlarına özgü bölgesel mahkemeler ve son olarak da dünyanın ilk daimi uluslararası savaş suçları mahkemesi olacak Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi bu suçları işleyenleri yargılıyor. Terör ise zaten yasa dışı olduğu için hukuku yok.
Bu anlaşmayı 139 ülke imzaladı ama sadece 92 ülke yürürlüğe koydu. Türkiye, ABD, Rusya, Çin, Pakistan, Hindistan ve İsrail de dahil birçok ülke bunu kabul etmiyor. Dediklerinin haklılık payı var ama şimdiye kadar sadece savaşı kaybeden savaş suçluları yargılandı. II. Dünya Savaşı sırasında savaş suçu işleyenler sadece Naziler miydi? Ama sadece onlar yargılandı. Fransa Cezayir’de, ABD Vietnam’dan Irak’a kadar birçok yerde, İsrail Filistin’de savaş suçu işlemiyor mu? Bu ülkeleri yargılamak mümkün olmadı. Teorik olarak haklısın ama söylediklerin reel gerçekliğe tekabül etmiyor.
Ayrıca, BM Anlaşması’nın ikinci maddesine göre üyelerin, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını, uluslararası barışı, güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözmeleri, bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, kuvvet kullanmamaları ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunmamaları gerekiyor. Bu hukuka uyuluyor mu?
Arkadaşlar benim söylediklerimle sizin söyledikleriniz farklı düzlemlerde. Uluslararası hukukun ihlal edildiğini kabul ediyorum. Ama bakın siz bile ne diyorsunuz; “filan ülke uluslararası hukuku, savaş hukukunu ihlal etti, suç işledi ama cezalandırılmadı”. Oysa bu ifadeleri teröristler için kullanmak teorik olarak bile mümkün değil. Bugün bu hukuk ihlal edilmiş olabilir, ama en azından yargılayamasak da suç işlendiğini tespit etmek mümkün. Terörde böyle bir durum yok.
Yani bu sadece entelektüel düzeyde ve teorik bir tartışma. Cezalandırmadıktan, suça engel olamadıktan sonra suçlu bulmanın ne manası var?
Ben de öyle söyledim zaten. Teorik olarak haklısın ama haklılığın gerçeklikler dünyasında birşey ifade etmiyor. Ben başka bir noktaya işaret etmek istiyorum. Biraz önce karşılıklılık ilkesinden bahsettin. Biliyorsun terör asimetrik savaş, yani daha zayıf bir ordunun daha güçlü bir orduya karşı yürüttüğü rastgele, belirsiz şiddet olarak da tanımlanıyor. Başka bir ifadeyle farklı güçler arasındaki savaş oluyor. Güçlünün açıklarını yakalayan zayıfın avantajı doğuyor.
Ama savaşta taraflar ve hedefler bellidir. Terörde ise kör bir şiddet var.
O zaman şöyle bir ayrım yapmak gerekir. Diyelim ki bir grubun savunduğu bir dava var. İddiaları belli, fikirleri belli, kim oldukları belli. Hedefleri de belli. Ama o hedefe karşı nizamî harp uygulama imkanları yok. Bu yüzden de asimetrik savaş yöntemleri uyguluyorlar. Buna ne diyeceksin?
Savunulan tezlerin olması olayı terör olmaktan çıkarmaz. Silahlı propagandayı bir mücadele biçimi olarak benimseyen örgütler var. Yürütülen politik propagandanın etkinliğini artırmak ve kitlelere duyurulmasını sağlamak, örgütün başa çıkılması imkansız bir güç olduğu ve amacına ulaşabileceği kanaatini toplum üzerinde oluşturmak, mücadeleye karşı olan kişi ve kuruluşları ortadan kaldırmak, pasifize etmek amacıyla silah kullanılıyor. Bunlar basbayağı terördür.
İyi de mesela ülkesi yabancı bir güç tarafından işgal edilmiş halkın direnişine de terör diyecek miyiz? Öyleyse birileri Kuvva-yi Milliye’ye de terörist diyebilir.
İngilizler demiş zaten.
Ama sivillere karşı girişilen eylem olmuyor o zaman. Terörün asıl hedefi yıldırmak istediği siviller.
Savaşta da sivil hedefler vuruluyor. Ayrıca hangi hedefin ne kadar sivil olduğu da tartışılır. Mesela Batı Şeria’da yasa dışı yerleşim kuran ve askerî işgali fiiliyata dönüştüren İsrailliler sivil mi? ABD’de yaşayan ve II. Dünya Savaşı boyunca toplama kamplarında tutulan Japonlardan biri firar etse ve Los Alamos’taki Manhattan Projesi’ne yönelik bir saldırıda bulunsa bunu sivil hedeflere saldırı saymak mümkün mü?
Amaçlar kadar kullanılan yöntemin ahlakîliği de önemli değil mi? Ahlakîliği, insanîliği ve adaleti kaybettiren eylem; ne kadar yüce bir amaç için yapılıyor olursa olsun yanlıştır. Unutmayın haksızlığa uğramak haksızlık yapmayı meşrûlaştırmaz.
Sadece bir davayı duyurmak veya sempatizan toplamak amacıyla cana kıymak tabii kabul edilemez. Ama toptancı bir yaklaşımla eline her silah alana terörist demek doğru değil. Vurulan hedef görünürde sivil de olsa insan haklarını, adaleti ve özgürlüğü yok etmeye yönelik girişimlere karşı senin bahsettiğin ölçüleri aşmamaya gayret eden direnişleri meşrû görmek gerekir. Düşmanıyla eşit şartlarda savaşmak isteyen ve haklı bir davası olan tarafa bu imkan tanınmıyorsa onun yaptıklarını mahkum etmek ne derece doğru olur?
Tam benim değinmek istediğim noktaya geldiniz. Sorunun temelinde hem ulusal, hem de uluslararası hukukun değerlerden arınması yatıyor. Değerler olmayınca da tartışma biçimsel bir hal alıyor. Bu durumda terör ile savaş arasındaki fark da teknik bir farka indirgenmiş oluyor. Sorun hukuku, siyaseti, iktisadı, kısacası toplumsal yapıyı ve kamusal alanı profan, seküler kılmaktan kaynaklanıyor ve çözüm de yeniden değer merkezli bir tanımlama yapmakta.
Evet, tezler açıklandığına göre karşılıklı tartışmaya devam etmeye gerek yok. Konuyu değiştirelim isterseniz. Terör eylemlerinin gücü ve etkisi çok arttı. Reuters’da çıkan bir habere göre 11 Eylül’ün ardından gerçekleştirilen küresel ölçekte ses getiren saldırıların sayısı 17’yi buldu. Çok yakında konvansiyonel olmayan silahların da devreye girmesi ve kitlesel yıkımlara yol açılması söz konusu. Buna ne diyorsunuz?
Konvansiyonel olmayan silahlar terör eylemlerinde zaten daha önce kullanıldı. Yüce Gerçek örgütü, sarin gazı ile 20 Mart 1995’te Tokyo metrosuna saldırıda bulundu. 12 kişi öldü ve 53 kişi ağır yaralandı.
Tarihte de örnekler var. Savaşlarda düşman askerlere karşı kullanılan yöntemlerden bahsetmiyorum. Sivil hedeflere yönelik saldırılar hepsi. 1346’da Tatarlar tarafından gerçekleştirilen Kaffa kuşatması sırasında vebadan ölen askerlerin cesetleri şehre mancınıklarla atılarak veba salgını başlatıldı. Amerika’nın kolonileştirilmesi sırasında İngiliz subayları, Fransızlarla ittifak içinde bulunan Kızılderililere, çiçek hastalığından ölen hastaların battaniyelerini yardım adı altında vermişlerdi. Kabilelerde salgın ortaya çıktı.
Bu silahları teröristler nasıl üretecek ki?
Üretmeleri gerekmiyor ki. Soğuk savaştan sonra uluslararası silah kaçakçılığı piyasası bir hayli canlandı.
Aslında çok önemli bir noktaya geldik. Yaşadığımız dünyada her karış toprak dünya sisteminin kontrolü altındayken, ulaşım ve iletişim kanalları rahatlıkla denetlenebilirken, casus uyduların çektiği 1 metre çözünürlükte fotoğraflar internet üzerinden herkese sunulacak hale gelmişken terör varlığını nasıl sürdürüyor?
Nasıl?
Gizli servis bağlantılarıyla tabii.
Komplo teorilerini bir tarafa bırakalım isterseniz.
Bence de. Ama şu sorulara cevap vermek zorundayız. Terör örgütleri ihtiyaçlarını nasıl temin ediyor?
Ne ihtiyaçları?
Piyasası var her şeyin. Biraz önce dedim ya.
Bir terör örgütünün üyelerinin öncelikle istihbarat ve karşı-istihbarat, haydi teknik terimlerini kullanayım espiyonaj ve kontrespiyonaj eğitimi alması gerekir. Silah kullanma, yakın döğüş, patlayıcı ve sabotaj bilgisi de lazım tabii.
Bir sürü eğitim kampı yok mu, kapıya tabela asmaları gerekmiyor herhalde, ne var bunda?
İyi de bu bilgiler okulda veya danışmanlık şirketlerinin eğitim programlarında yer almıyor bildiğiniz gibi. Bunların eğitimini ancak belli yerlerde verirler. Ya da o yerlerde yetişmiş birileriyle irtibatınızın olması gerekir.
Ayrıca lojistik destek de lazım. Örgüt üyeleri sürekli yer değiştirecek, hatta yurt dışına çıkacak.
Doğru. Silah ve mühimmatı da unutmayın. Üstelik sürekli bir gizlilik içinde olmaları gerekiyor. Bütün bunlar için bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak devletlerin gizli servisleriyle irtibata geçmek şarttır. Bu devirde istihbarat örgütlerinden tamamen bağımsız terör örgütü olduğuna inanmıyorum.
Uluslararası ilişkiler, bir güç ve rekabet işi. Devletler rakiptir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra sıcak çatışmalar giderek riskli bir hal almaya başladı, maliyetler yükseldi. Nükleer silahlar çıkınca büyük bir yıkım oluyor. Şu anda birbirine karşı pozisyon almış güçler son noktaya gelmedikçe açık bir silahlı çatışmayı göze alamaz. Dünya konjonktürü ve hukukun geldiği seviye de buna uygun değil. Bununla birlikte hasmane tavırlar sona ermiş de değil. Dolayısıyla “yarasa savaşları” devreye giriyor.
O da nedir?
Saldıranın açıkça belli olmadığı, saldırının ekonomi, politika, diplomasi, casusluk ve terör biçiminde dolaylı olarak yapıldığı savaşlar. Saldırıya uğrayan saldıranı biliyor ama o da doğrudan karşılık vermiyor, aynı yöntemi tercih ediyor. Sonuçta farklı bir savaş sürüyor. Burada zaman zaman taşeron olarak iş görecek örgütlere de ihtiyaç var. İşte böylelikle bir symbiosis yani birlikte yaşam formu doğuyor.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’de Susurluk sümen altı edildiyse de İtalya’da Gladio örgütü ve bağlantıları 1990 yılında ispatlandı. Komplo filan değil bir gerçek. CIA, 1950’li yılların başında bütün NATO üyesi ülkelerde, muhtemel bir komünist işgaline karşı direniş yapacak sivil örgütlenmeler kurdurdu. Gladio’nun da 26 Kasım 1956’da bu çerçevede İtalya’da kurulduğu ortaya çıktı.
Başka ülkelerde de böyle örgütler var tabii.
Avusturya’da Scwert, Fransa’da Glaive, Yunanistan’da Sheepskin, İsveç’te Sveaborg ve Türkiye’de kontrgerilla olarak da bilinen Özel Harp Dairesi veya diğer adıyla Ergenekon. İtalya’da, 1969-1984 yılları arasında gerçekleştirilen tüm kuşkulu terör ve suikast olaylarının Gladio tarafından organize edildiği ortaya çıktı. Söz konusu örgütün başında P2 adında bir Mason locası bulunuyordu. Aralarında parti yöneticileri, askerler, gizli servis yöneticileri, polis şefleri, sanayiciler, bankacılar, yayıncılar ve gazetecilerin de bulunduğu bir örgüttü. Locanın başındaki Üstad Gelli, gizli servis yöneticilerinden ve soruşturmanın şefinden sürekli olarak olup bitenlerin en son durumu hakkında bilgi alabiliyordu. Ama sonunda şebeke çökertildi.
Bizde de hatırlayacaksınız, Susurluk’taki kazada ölen polis şefinin sağladığı imkan ile Sabancı İş Merkezi’ne girmeyi başaran örgüt elemanları 15. katta Özdemir Sabancı’yı öldürmüştü. 1990’lı yılların sonunda ardı ardına terör örgütleri deşifre edildi ama bunların bağlantıları üzerine hiç gidilmedi.
Bir de şunu unutmamak lazım. Bu gibi gizli örgütlerin ciddi bir finansman ihtiyacı da oluyor. Önce dava adına bu işlere başlayanlar, örgütün ihtiyaçları için uyuşturucu, silah, kara para gibi sektörlerde faaliyet gösterenler, zaman içinde bunu bir gelir kapısı olarak görmeye başlayabiliyor. Hatta bu, devlete bağlı özel harp dairesi birimleri için bile geçerli. Öyle şeyler olabiliyor ki, teröre karşı kurulan gizli bir birim, ödenekler yetmediği için mücadele ettiği örgütle aynı kaynaklara başvuruyor, yasadışı işlere bulaşıyor. Sonuçta bir bakıyorsunuz arada ortaklıklar kurulmuş. Örgütler kontrolden çıkmış, kendi hesaplarına işler çevirmeye başlamış.
Hollywood filmlerinde sık sık rastlıyoruz bu senaryolara. ‘Derin devlet’ içinde yer almış bir birim kontrolden çıkıp devleti de tehdit etmeye başlıyor.
Bir kere yer altına indiniz mi orada bütün yolların kesiştiğini görürsünüz.
Peki el-Kaide’ye ne diyorsunuz?
Bir kere böyle bir örgütün gerçekte ne kadar var olduğu bile tartışmalı. En fazla birbiriyle hiyerarşik ve örgütsel bağı olmayan ama ortak bir şemsiye altında gevşek ilişkilerle irtibatlı bir ağdan bahsedilebilir. Böyle bir yapı ise dışarıdan sızmalara, yönlendirmelere, en azından provokasyonlara çok açık olur.
Biliyorsunuz onun kökü Afgan cihadına dayanıyor. SSCB’ye karşı savaşan grupların adı o zaman ‘terörist’ değil ‘mücahid’ti.
Afedersiniz sözünüzü kesiyorum ama deminden beri birşey soracağım. Terör kelimesinin Fransızcadan geldiğinden bahsettik. Peki bu terörist kavramı ne zaman girmiş literatüre?
Benim hatırladığım kadarıyla eskiden bu gruplara anarşist denirdi.
Evet, o grupların çoğunun ideolojik yönü çok güçlüydü. Terör onlar için askerî güçlerle mücadelede kullandıkları bir yöntemdi sadece. Yoksa bir hayat tarzına dönüşmemişti. Felsefî boyut ön plandaydı.
Terörist kavramı ilk defa Filistin’de İngiliz sömürge yönetimine karşı sabotaj eylemleri yapan Yahudi örgütler için kullanılmıştı.
Niye? Askerî mücadele vermiyorlar mıydı?
Aynı zamanda Arap sivilleri korkutarak yıldırmaya, yerlerini yurtlarını terk etmeye yönelik eylemler de yapıyorlardı. Böylece Filistin topraklarında Yahudileri çoğunluk durumuna getirmeyi amaçlıyorlardı. Yani bir yerde yıllardır Avrupalıların kendilerine uyguladıkları yöntemleri Araplara yansıtıyorlardı. 1946’da İngiliz, Filistinli ve Yahudilerden oluşan toplam 92 kişinin hayatını kaybettiği King David Oteli’ne yapılan saldırıyla açılan perde hâlâ devam ediyor. En bilineni 1948’deki Deir Yasin katliamıdır. 254 sivil öldürülmüştü. Filistin toprakları 1948 savaşında İsrail ve Ürdün tarafından işgal edilerek paylaşılınca Filistinliler mücadelelerini tartışmanın başında bahsettiğimiz asimetrik yöntemlerle sürdürmek zorunda kaldılar. Böylelikle FKÖ de ‘terörist’ olarak nitelendirilmeye başlandı.
Arkadaşlar, el-Kaide’ye dönelim mi?
Terörist nitelendirmesi uluslararası ilişkilerin aracı haline geldi. Demin söylendiği gibi eskiden mücahit olanlar zaman içinde terörist haline geldi. Veya bazı ülkelere göre özgürlük savaşçısı olanlar bazılarına göre terörist olabiliyor. Yani bu tanımlama hem zamana, hem mekana göre değişebilen bir mahiyet arz ediyor.
Doğru. Afganistan’da SSCB işgaline karşı direnişe Amerikan istihbaratının destek sağladığı biliniyor. Bu amaçla hem doğrudan CIA, hem dolaylı olarak Pakistan İstihbarat Örgütü üzerinden devreye girildi. Usame bin Ladin’in Afganistan’daki ilk yıllarında bu bağlantıların içinde olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçek.
Ama sırf buradan kalkarak el-Kaide CIA’in kurdurduğu bir örgüttür demek doğru mu?
Değil tabii. Ama geçmişindeki bağlara işaret etmek de önemli. El-Kaide’nin şemsiye bir isimlendirme, adı üstünde bir “üs”, bir örgütler ağı olduğunu sen söyledin. Aslında birbirinden bağımsız küçük küçük yapılar söz konusu. Mısır kökenli olup 1970'li yıllardan bugüne önce Kuzey Afrika’ya, sonra da Körfez ülkelerine yayılan gruplar bunlar. Şükrü Mustafa’nın kurduğu et-Tekfir ve'l Hicre (Tekfir ve Hicret), Salih Seriyye'nin kurduğu Münazzamatü'l Tahriri'l İslamî (İslamî Kurtuluş Örgütü) Abdusselam Farac'ın kurduğu ve daha sonra Cemaatül İslamiyye (İslam Cemaati) ile işbirliği yaparak Enver Sedat'ı öldüren el-Cihad gibi. Hemen hepsi Afganistan’da çarpıştılar. Ama savaş bitince onlar için hayat alanı da bitti.
Neden?
Kendi ülkelerinde terörist olarak algılandıkları için geri dönemiyorlardı. Dönenler de tutuklandı. Bu sırada Sovyet güçlerinin çekilmesinin ardından Afganistan’da büyük bir kaos yaşanıyordu. İç savaş başladı. Halbuki hem SSCB’nin dağılması, hem de Çin’in dünya sahnesinde yükselmesi dolayısıyla Afganistan kritik bir konuma gelmişti. Öte yandan otorite boşluğu Afganistan’ı uyuşturucu üretiminin ve sevkıyatının kilit ülkesi haline getirdi. Uluslararası sisteme muhalif gruplar burayı üs olarak kullanmaya başladı. Bu konjonktürde yine Pakistan istihbaratı bağlantılı bir hareket, Taliban sahneye çıktı. Çok kısa bir sürede Afganistan’da düzeni sağladılar.
Ama ne ABD, ne de Batı ülkeleri Taliban’ı tanıdı. Hep karşı çıktılar.
Resmî olarak öyle, ama gerçekler farklı. ABD yönetimi 1995'te Afganistan'da iktidara gelen Taliban'la üç yıl süren boru hattı pazarlığı yürüttü. Ancak neredeyse sonuçlanan petrol ve doğal gaz anlaşması Usame bin Ladin'in 1998 yılında Kenya ve Tanzanya'daki ABD hedeflerine saldırması üzerine suya düştü. ABD, Afganistan'da artık düşman saydığı yönetimi devirmek için bahane ararken imdada 11 Eylül terör saldırıları yetişti.
Hatta benim bildiğim kadarıyla 11 Eylül’den birkaç hafta öncesine kadar Orta Asya’dan Afganistan’a geçerek Pakistan’a inecek petrol ve doğal gaz hatlarıyla ilgili Washington yönetimiyle Taliban arasında müzakerelerin sürdürüldüğü haberleri çıkmıştı. Görüşmeler kilitlenmiş, anlaşma sağlanamamış ve 11 Eylül olmuş.
İyi ama bu komplo biraz tutarsız olmadı mı? Madem el-Kaide ile ABD arasında ilişki var; kendi hedeflerini vurdurup, kotarılmak üzere olan işi neden suya düşürsünler?
Komplo kurmak istiyorsan malzeme çok. Devlet veya sistem dediğin şey tekdüze, monolitik, homojen bir yapı değil ki. Onun içinde de farklı gruplar var. Diyelim ki bu proje bu gruplardan birinin çok fena canını sıkıyordu. Bağlantıların başka kanallarla sağlanmasını, muhatap ülkede kendilerine yakın isimlerin projede yer almasını istiyorlardı.
Bunun için de böyle bir yola başvurdular öyle mi? Hayal gücünün bu kadarına pes doğrusu. Bu dedikleriniz filmlerde bile olmaz ancak bilim-kurgu polisiye romanlarında olur.
Unutma, “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” ve “Aya Yolculuk” da romandı.
Hiçbir devlet böyle bir komplonun içinde yer almaya cesaret edemez. Ortaya çıktığını bir düşünsenize.
Devletlerin resmî organları, İngilizce’de “establishment” denilen merkez yapıları yer almaz tabii. Ama ‘derin devlet’ diye bir kavram var. Öyle kurgulara, komplolara, filmlere, romanlara ihtiyaç yok. Reagan yönetimi dönemindeki İran-kontra skandalını hatırlayın.
Doğru, insan bunları unutuyor ne yazık ki. Hatırlatın lütfen.
Daha ziyade unutturuluyor demek lazım. Yarbay Oliver North tarafından yönetilen bir gizli birim, İran-Irak savaşı sırasında İran'a gizlice silah sattı ve elde edilen gelirler de daha sonra Nikaragua'da hükümete karşı savaşan kontrgerillalara aktarıldı. Dahası da var. Ortaya çıkarılınca dağıtılan bu örgütte yer alan bazı isimler şu anda Bush yönetiminde çok etkili pozisyonlarda yer alıyor. Temmuz ayı sonunda patlayan “Pentagon bahis sitesi” skandalının baş aktörü John M. Poindexter da, aynı birimde görev yapmış. Geçmişte Reagan’ın ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Poindexter, Bush tarafından “Terörizm Enformasyon Bilgi Ofisi”nin şefliğine getirilmişti. Bir diğer isim, silah satıcısı Menüçer Hürbenifar. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, bakanlığından bazı yetkililerin 1980'li yıllarda İran'a silah satışında kilit rol oynayan Hürbenifar ile görüştüğünü doğruladı.
Başım döndü doğrusu. Yani bu örgütler, el-Kaide filan hepsi hayal ürünü mü demek istiyorsunuz?
Bu örgütler bağımsız bir varlık sahibi olabilirler şüphesiz. Yani kendi ideolojileri, hedefleri ve gündemleri, kadroları vardır. Hatta bazen gizli servislerle girdikleri ilişkinin, birilerinin çıkarları için kullanıldıklarının, birileri tarafından kendilerine destek sağlandığının farkında bile olmayabilirler. Ama bu bağlantıların varlığını inkar etmek mantıklı olmaz. Terör her şeyden önce büyük güçlerin siyaset araçlarından biridir.
Tabii başlangıçta yaptığımız insanî hak ve adalet mücadeleleri ile uluslararası terör ayrımı saklı kalmak koşuluyla.
Dosyamızın adını da koymuş olduk böylece. “Büyük Güçlerin Silahı: Terör”.

Paylaş Tavsiye Et