Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2006) > Toplum > Öfke bitirir, hüzün Mevlid getirir
Toplum
Öfke bitirir, hüzün Mevlid getirir
İhsan Fazlıoğlu
BİR kül­tü­rün, ba­hu­sus dev­let­leş­miş, do­la­yı­sıy­la mil­let ol­ma vas­fı­nı ka­zan­mış bir kül­tü­rün en önem­li ay­rı­mı, -An­la­yış der­gi­si­nin Şu­bat sa­yı­sın­da da di­le ge­tir­di­ği­miz üze­re- he­sa­bı ve­ril­miş bir the­o-on­to­lo­ji’ye, baş­ka bir de­yiş­le, Var­lık’a tam­lık ve tu­tar­lı­lı­ğı olan, asıl’dan un­sur’a, an­lam­lı, yek­pa­re bir ba­kış’a sa­hip ol­ma­sı­dır. Bu ba­kış, söz ko­nu­su kül­tü­rün men­sup­la­rı­nın içe­ri­sin­de ih­sa­sı­nı, vic­da­nı­nı ve id­ra­ki­ni ba­rın­dır­dı­ğı evi’dir. Mil­let­ler bu ev içe­ri­sin­de var-olur, fer­dî, ic­ti­maî ve si­ya­sî ha­ya­tı ku­rar, ya­şar, ge­rek­ti­ğin­de ai­di­yet­le­ri­ni var-kı­lan kü­re’yi ko­ru­mak için ölür­ler.
Her mil­le­tin ken­di­ne has evi­ni kur­du­ğu mad­dî, ma­ne­vî ve fik­rî ör­gü­le­ri mev­cut­tur. Bu üç ör­gü kar­ma­şık-çap­raz iliş­ki­ler­le bir­bi­ri­ne ek­lem­len­miş, le­him­len­miş bir bü­tün’dür, bir yu­mak’tır. Her ne ka­dar bir­bir­le­rin­den ni­haî ola­rak ay­rı­la­maz­lar ise de ta­li­mî ten­bih mak­sa­dıy­la han­gi ör­gü­nün da­ha önem­li ol­du­ğu­nu te­ba­rüz et­tir­mek ba­kı­mın­dan ta­ri­hî bir tah­lil yap­mak açık­la­yı­cı ola­cak­tır.
Ta­rih’te ki­mi mil­let­ler mad­dî va­tan­la­rı­nı kay­bet­miş­ler, ya sü­rül­müş­ler ya da ken­di coğ­raf­ya­la­rın­da baş­ka mil­let­le­rin ta­hak­kü­mü al­tı­na gir­miş­ler­dir. İb­ra­nî­ler gi­bi sü­rü­len ya da Çin­li­ler gi­bi ken­di coğ­raf­ya­la­rın­da baş­ka mil­let­le­rin bo­yun­du­ru­ğu al­tı­na gi­ren ki­mi mil­let­ler var­lık­la­rı­nı sür­dür­me­ye de­vam et­miş­ler; ki­mi­le­ri ise yok olup git­miş­ler­dir. Bu şart­lar­da var­lı­ğı­nı sür­dür­me­yi ya da yok ol­ma­yı han­gi özel­lik be­lir­le­miş­tir? Öte yan­dan ki­mi mil­let­ler baş­ka mil­let­le­re gö­re fik­rî açı­dan ge­ri kal­mış, an­cak var­lık­la­rı­nı sür­dü­re­bil­miş; fik­rî ba­kım­dan ge­liş­kin ba­zı mil­let­ler ise da­ha za­yıf olan­lar kar­şı­sın­da ye­nil­miş­ler­dir. Yi­ne bu du­rum­da da va­rol­ma­yı ve­ya yok ol­ma­yı han­gi ni­te­lik ta­yin et­miş­tir?
İb­ra­nî­ler’in hem mad­dî hem de fik­rî ba­kım­dan ken­di­le­rin­den da­ha güç­lü pek çok mil­le­te nis­bet­le sü­rek­li­lik­le­ri­ni ko­ru­ma­la­rı, the­o-on­to­lo­jik ai­di­yet­le­ri­ni mu­ha­fa­za et­me­le­riy­le ala­ka­lı­dır. Dün­ya’nın dört bir ya­nı­na da­ğıl­mış, ic­ti­maî ve si­ya­sî ku­rum­lar­dan yok­sun in­san­lar Tev­rat’ı ve yo­rum­la­rı­nı va­tan kı­la­rak, et­raf­la­rın­da ken­di­le­ri­ni da­ğıl­mak­tan alı­ko­yan bir ma­ne­vî kal­kan oluş­tur­muş; böy­le­lik­le va­ro­luş­la­rı­nı sür­dü­re­bil­miş­ler­dir.
Güç­lü bir or­du ile si­ya­sî ya­pı ku­ran Mo­ğol­lar, çok kı­sa bir za­man­da ele ge­çir­dik­le­ri top­rak­lar­da eri­yip git­miş­ler­dir. Ta­rih’te Alan­lar ve Mo­ğol­lar gi­bi yal­nız­ca de­mir’e, Fe­ni­ke­li­ler ve Soğd­lar gi­bi yal­nız­ca mal’a da­ya­lı ic­ti­maî ve si­ya­sî ör­güt­len­me­ler ka­lı­cı ol­ma­mış, bu ör­güt­len­me­le­re men­sub kül­tür­ler de yok olup git­miş­tir. Da­ha kök­ten­ci bir di­le ge­ti­riş­le, bir mil­let ola­rak Yu­nan­lı­lar’ı uzun Os­man­lı asır­la­rın­da sü­rek­li kı­lan ne Pla­ton’un ne de Aris­to­te­les’in eser­le­riy­di; ter­si­ne Pa­paz­la­rın ör­güt­le­di­ği ma­ne­vî dün­yay­dı. Ge­mis­tus Plet­hon, Os­man­lı­lar kar­şı­sın­da tu­tu­na­ma­yan Bi­zans’ı ye­ni­den di­rilt­mek için si­ya­sî ve­ya ik­ti­sa­dî bir prog­ram de­ğil, Fa­tih Sul­tan Meh­med’in bi­le il­gi duy­du­ğu ve oku­mak için ter­cü­me­si­ni em­ret­ti­ği ka­dim Yu­nan po­lit­he­is­mi­ni içe­ren ye­ni bir the­o-on­to­lo­ji tek­lif et­miş­ti.
So­run bir tür Mut­lak’a, Ga­ib’e, Kut­sal’a ve­ya Tan­rı’ya ina­nıp inan­ma­ma so­ru­nu de­ğil­dir. Ge­nel­lik­le in­san­lar alt kül­tür se­vi­ye­le­rin­de mi­tik, üst kül­tür se­vi­ye­le­rin­de psi­ko­lo­jik bir inan­ca sa­hip­tir. Ana so­run, hem söz ko­nu­su İlk-İl­ke, hem Var-olan­lar hem de iki­si ara­sın­da­ki iliş­ki­yi in­sa­nî-ak­lî bir çer­çe­ve­de te­mel­len­di­ren te­olo­jik bir inanç­tır. Öy­ley­se so­run yal­nız­ca ba­sit bir din so­ru­nu de­ğil­dir; ter­si­ne bir mil­le­tin, an­lam-de­ğer dün­ya­sı, baş­ka bir de­yiş­le ma­ne­vi­yat’ıdır. Ta­rih bo­yun­ca her tür­lü be­la ve mu­si­bet kar­şı­sın­da var­lık­la­rı­nı ida­me et­ti­ren mil­let­ler/kül­tür­ler ma­ne­vi­yat­la­rı­nı ko­ru­yan­lar­dır. Kül­tür­ler mad­di­yat (örn. mad­dî tek­nik­ler) ve fik­ri­yat (örn. bi­lim­ler) ba­kı­mın­dan ben­zer, hat­ta ay­nı ola­bi­lir­ler. Kül­tür­ler ara­sı far­kı ya­ra­tan ma­ne­vi­yat­tır; ma­ne­vi­yat kül­tür­le­rin yal­nız­ca inanç­la­rı­nı de­ğil, bu­na bağ­lı ola­rak du­yar­lı­lık­la­rı­nı, hat­ta duy­gu du­rum­la­rı­nı da be­lir­ler. İn­gi­liz­ler ile Al­man­lar ara­sın­da­ki far­kı ya­ra­tan, mad­dî tek­nik ile fik­rî ter­kib de­ğil ma­ne­vî tes­pit­tir. İbn Hal­dun’un asa­bi­yet kav­ra­mı­na içe­ri­ği­ni ve­ren de kül­tür­ler­de va­ro­lan ma­ne­vi­yat, bu­nun da özü the­o-on­to­lo­ji’dir.
İş­te bu ne­den­ler­le­dir ki, bir kül­tür, mil­let ola­rak da­ğı­la­bi­lir, dev­let ola­rak yı­kı­la­bi­lir, do­ğal top­ra­ğı­nı/va­ta­nı­nı yi­ti­re­bi­lir, si­ya­se­ti­ni kay­be­de­bi­lir; tüm bun­lar zor da ol­sa ge­ri alı­na­bi­lir ka­yıp­lar­dır. An­cak ma­ne­vi­ya­tı­nı kay­be­den kül­tür­ler, mil­let­ler yal­nız­ca yok-ol­maz­lar hiç­le­şir­ler. Hiç­li­ğe yu­var­lan­mış bir kül­tü­rün men­sup­la­rı ön­ce ken­di içe­ri­ğin­den, an­lam-de­ğer dün­ya­sın­dan iğ­ren­me­ye, tik­sin­me­ye, en ni­ha­yet nef­ret et­me­ye baş­lar­lar. Bu an­lam-de­ğer dün­ya­sı­nı ta­şı­yan, din, dil, ta­rih, kı­sa­ca tüm ma­ne­vî bi­ri­kim­ler­den kur­tul­ma­ya ça­lı­şır­lar. M.S. IV. yy.da­ki Tab­gaç­lar’da gö­rül­dü­ğü gi­bi, böy­le bir kül­tü­rün yö­ne­ti­ci eli­ti ile ay­dın­la­rı ken­di kül­tür ve halk­la­rı­nı hor gör­me­ye baş­lar; in­san ol­ma­yı baş­ka bir kül­tü­rü (Çin’i) tak­lid et­me­ye bağ­lar; öy­le­ki, ken­di halk­la­rı­nı Çin­li­ler gi­bi gi­yin­me­ye zor­lar­lar. Ken­di ma­ne­vî içe­ri­ği­ni, an­lam-de­ğer dün­ya­sı­nı bo­şal­tan bir kül­tü­rün vic­da­nı­nı, du­yar­lı­lı­ğı­nı, duy­gu-du­ru­mu­nu ko­ru­ma­sı müm­kün de­ğil­dir; en ni­ha­yet bu boş­luk baş­ka bir an­lam-de­ğer dün­ya­sı ta­ra­fın­dan dol­du­ru­lur.
Bir kül­tü­rün ma­ne­vi­ya­tı­nı, an­lam-de­ğer dün­ya­sı­nı, du­yar­lı­lı­ğı­nı, kı­sa­ca vic­da­nı­nı ko­ru­yan, sü­rek­li kı­lan, Din ile Dil’dir. Din ile Dil’ini kay­be­den kül­tür, vic­da­nı­nı kay­be­der. Din en üst se­vi­ye­de ken­di­si­ni o kül­tü­rün the­o-on­to­lo­ji­sin­de ifa­de eder; Dil ise en üst se­vi­ye­de o kül­tü­rün şi­i­rin­de di­le ge­lir. Öy­ley­se, the­o-on­to­lo­ji din’in, şi­ir ise dil’in özü­dür. Din ile di­li, the­o-on­to­lo­ji ile şi­i­ri bir ara­ya ge­ti­ren, vic­da­nı ahenk­li, or­ga­nik bir bü­tün kı­lan ise o kül­tü­rün mu­si­kî­si­dir. The­o-on­to­lo­ji­si’nin de­rin­li­ği kay­bo­lan bir kül­tü­rün şi­i­ri­nin de has­sa­si­ye­ti za­yıf­lar; do­ğal ola­rak böy­le bir kül­tü­rün mu­si­kî­si de ahenk de­ğil gü­rül­tü ha­li­ni alır.
Bir kül­tü­rün an­lam-de­ğer dün­ya­sı­na, vic­da­nı­na sa­vaş, di­ni­ne, di­li­ne ve mu­si­kî­si­ne sal­dı­rıy­la baş­lar. Bu du­ru­ma ta­rih şa­hit­tir. Amen­tü’sü olan bir kül­tür emin’dir. Bu ne­den­le ide­olo­jik sal­dı­rı doğ­ru­dan mer­ke­ze, em­ni­yet sa­hi­bi­ne, Emin’e yö­nel­til­miş­tir. Bur­sa’da 1409’da ben­zer bir sal­dı­rı­ya Sü­ley­man Çe­le­bî, Ve­si­let el-Ne­cat (Kur­tu­luş Yo­lu) ad­lı ese­riy­le, ya­ni şi­ir’le kar­şı­lık ver­miş, Türk­ler bu şi­i­ri mu­si­kî’ye dö­ke­rek ebe­dî­leş­tir­miş­tir. Ta­rih­te kaç mil­let sa­hip ol­du­ğu the­o-on­to­lo­ji’yi şi­ir­le ve mu­si­kiy­le ka­tıp ka­rış­tır­mış; her fer­dî do­ğum ve ölüm­de te­ren­nüm ede­bil­miş­tir. Türk­ler, the­o-on­to­lo­jik sev­gi­le­ri­ni öf­ke ile de­ğil sü­kû­net ile şi­i­re ve mu­si­kî­ye iş­le­miş; hü­zün­le­riy­le Mev­lid’e can ver­miş­tir. Mev­lid’e hu­ra­fe di­yen­ler, bu mil­le­tin di­ni­ne, di­li­ne ve mu­si­kî­si’ne za­ten sa­vaş aç­mış­lar­dı; on­la­rın sal­dı­rı­ya ver­dik­le­ri kar­şı­lık ya­ni öf­ke şid­de­ti, Ölüm’ü do­ğu­rur; se­vad-i a’zâm ise de­rin üzün­tü­sü­nü, hüz­nü­nü Do­ğum’a dö­nüş­tü­rür.
Sheaskpere’in Hamlet’in ağzıyla dediği gibi: “Dünya bir hapishane ve Danimarka da onun en karanlık yeri”.

Paylaş Tavsiye Et