Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ocak 2007) > Dünya Ekonomi > Gelecek küreselleşme dalgasını yönetmek
Dünya Ekonomi
Gelecek küreselleşme dalgasını yönetmek
Sadık Ünay

KÜRESEL ekonomi politik yönetişim sisteminin teori/söylem geliştirme ve politika tavsiyesi konularındaki başrol oyuncularından Dünya Bankası, mutat olduğu üzere dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin öngörü ve temennilerin yer aldığı “Küresel Ekonomik Öngörüler 2007 Raporu”nu yayımladı. Anglo-Sakson akademik mahfillerin, uluslararası iş çevrelerinin ve kurum olarak Dünya Bankası’nın son dönemdeki politika öncelikleri çerçevesinde hazırlanan rapor “Gelecek Küreselleşme Dalgasını Yönetmek” başlığını taşıyor. Gerçekten de gerek ABD, Avrupa Birliği ve Japonya gibi günümüz dünya ekonomisinin hakim güçleri, gerekse Çin, Hindistan, Brezilya gibi önümüzdeki döneme damgasını vurmaya hazırlanan ve “yükselen piyasalar” şeklinde tabir edilen grup açısından en kritik mesele tam da bu noktada düğümleniyor. Yani önümüzdeki 20-25 yılda köklü değişiklikler geçireceğine kesin gözüyle bakılan küresel ekonominin değişim ivmesini ve yönünü belirleyebilmek, diğer bir deyişle küreselleşmeyi kendi avantajlarını maksimize edecek şekilde yönetebilmek küresel aktörler için hayati bir önem kazanıyor.
Dünya Bankası da konuya tam bu cihetten yaklaştığı için raporunda 25 yıllık bir perspektif ortaya koyuyor ve -elbette Washington’dan görüldüğü şekliyle- yeni küreselleşme dalgasının ortaya çıkaracağı fırsat ve tehditleri sıralıyor. Tablonun olumlu tarafında tahmin edilebileceği üzere gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisi içinde görece yükselişi var; ancak bu ülke grubundaki gelişmelerin ağırlıklı olarak Çin, Hindistan ve Brezilya’yı ilgilendirdiğini hatırda tutmakta fayda var. İyimser senaryoyu takip edersek, gelişmekte olan dünyada ekonomik büyümenin önümüzdeki dönemde hızlanacağını ve kişi başına düşen ortalama milli gelirin yılda %3,1 oranında artarak bugünkü 4.800 dolar seviyesinden 2030 yılında 11.000 dolar seviyesine yükseleceğini kabullenmemiz gerekiyor. Diğer bir ifadeyle, alım gücü ve hayat standardı açısından Çin, Meksika ve Türkiye gibi farklı özelliklerdeki ülkelerin, örneğin İspanya’nın bugünkü hayat standartlarını yakalayacaklarına ve bu süreçte gelişmekte olan ülkelerde Banka’nın deyimiyle “küresel orta sınıf”a mensup nüfusun miktarının bugünkü 400 milyon kişiden 1,2 milyara yükseleceğine inanmamız isteniyor.
Yukarıdaki küreselleşme senaryosu size fazla iyimser geldiyse, belki gerçekten öyle olduğu ya da sadece Washington’dan öyle göründüğü içindir. Nitekim madalyonun diğer tarafında ekonomik küreselleşme süreçlerinin tetiklediği ülkeler arası ve ülke içi farklı gelir grupları arasındaki gelir eşitsizliklerinin artarak derinleşmesi, iş piyasaları üzerindeki baskının ve ucuz işgücü talebinin ağırlaşması ve insani/tabii çevrenin tahrip edilmesi gibi unsurlar bulunuyor. Örneğin gelişmekte olan ülkelerin %80’i önümüzdeki dönemde ülke içi gelir dağılımındaki dengesizliklerin artarak derinleştiğini görecekler. Tabii bu arada özellikle (Sahra Altı) Afrika, ‘küresel’ denen bu yarışın tamamen dışında; başkalarının ilerleme hızındaki artış, ancak o bölgenin sefaletini daha dramatik hale getirmeye yarıyor.
Elbette ki, İMF ve Dünya Bankası gibi küresel ekonomik yönetişim sisteminin ana sacayağı konumundaki kuruluşların bu tarz raporlar ortaya koyarak takip eden dönemdeki beklentileri, politika tercihlerini ve düşünce kalıplarını şekillendirmeye çalışmaları yeni bir vakıa değil. Ekonomik liberalizasyon ve küreselleşme rüzgarlarının esmeye başladığı 1980’li yılların başından beri cari ekonomik süreçlerin desteklenip şekillendirilmesi ve çok uluslu sermayeye yeni operasyon alanları açılması yönünde yoğun bir çaba olduğu aşikar. Bu çerçevede, “Washington Uzlaşısı”nın tarafları olan İMF ve Dünya Bankası arasında tabii bir görev bölümünün oluştuğu dikkatlerden kaçmıyor. Bunlardan birincisi, ilgili ülkelerde bütçe dengeleri ve makro ekonomik politika yönetimi üzerine yoğunlaşırken; ikincisi eğitim, fakirliğin azaltılması, salgın hastalıklarla mücadele, sürdürülebilir kalkınma gibi sosyal uzantısı olan mikro alanlara yöneliyor.
Sözünü ettiğimiz iş bölümü kapsamında İMF, küresel kapitalist sistemin finansal krizlerden uzakta istikrarlı bir biçimde yayılıp derinleştirilmesi hedefini öncelerken; Dünya Bankası, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren neoliberal bir ideolojik çerçevede yürütülen ekonomik küreselleşme süreçlerinin ortaya çıkardığı olumsuzluklara karşı “sistem-içi” bir düzeltme mekanizması işlevi görmeye koyuldu. Bu bağlamda, mikro düzeyde incelemeler yapıp İMF destekli politikaların uygulama problemlerini gözlemleyerek kapitalist sistemin uzun dönemde devamlılığını sağlamaya matuf, ölçülü bir eleştirel söylemi de benimsedi. Sonuçta, genel anlamıyla neoliberal bir felsefe ve politika paradigmasının sınırları içinde bulunmakla birlikte İMF, daha ziyade liberal-sağ piyasa dostu politikaların ve uluslararası sermaye ile sanayileşmiş ülkelerin sözcüsü olarak temayüz ederken; Dünya Bankası, BM Kalkınma Programı (UNDP)’na yakın bir şekilde küresel sistem tarafından dışlanan kesimlerin problemlerini yumuşatılmış liberal-sol bir tonla gündeme taşımaya devam etti.
Çünkü özellikle 1990-2000 yıllarını kapsayan dönemde yayımlanan 10 adet Dünya Kalkınma Raporu bünyesinde olgunlaştırılan sosyal içerikli neoliberal argümanlara göre, insanlık için mükemmel bir fırsat oluşturan ekonomik küreselleşme süreçleri ticaretin liberalizasyonu ve piyasa dostu politikalarla desteklendiğinde dünyadaki sessiz çoğunluğun kalkınma ve refahına büyük katkı yapacaktı. Bretton Woods kurumları içinde teknokrat soğukluğunu muhafaza eden İMF ve uluslararası ticaret görüşmelerinde hezimete uğrayıp küreselleşme karşıtı hareketlerin hedefi haline gelen Dünya Ticaret Örgütü’ne kıyasla görece esnek davranan Dünya Bankası, özellikle James Wolfensohn döneminde sivil toplum kuruluşları ile kurumsal iletişim kanalları oluşturarak katılımcı bir kalkınma paradigması oluşturma gayretine girişmişti. Fakirliğin azaltılması, eğitim, sağlık, sosyal altyapı, yönetimde şeffaflık ve iyi yönetişim gibi unsurların bir “kapsamlı kalkınma çerçevesi” içinde politika gündemine alınması da yine o döneme rastlar.
Ancak kendisini Dünya Bankası Başkanlığı’nda adeta sürgünde gibi hisseden kıdemli neocon Paul Wolfowitz ve yönetiminin bu sınırlı sosyal hassasiyet yaklaşımına dahi pek prim vermediğini anlamak uzmanlık gerektirmiyor. En son Singapur’daki toplantıda hükümet tarafından sınırdışı edilen sivil toplum yöneticilerini kâle almadığını lisan-ı hal ile ortaya koyan ve Dünya Bankası’nın son on beş yılda oluşturduğu görece sempatik imajı kısa zamanda zedeleyen Wolfowitz idaresinde, neoliberal söylemlerin piyasacı vurgusunun artıp sosyal vurgusunun zayıflatılmasını beklemek gerçekçi olacaktır. Bu çerçevede, “Gelecek Küreselleşme Dalgasını Yönetmek” raporunu da “gelecek dönemde ortaya çıkacak küresel riskleri başta ABD olmak üzere ekonomik/politik müttefikler ve uluslararası sermaye gruplarının çıkarlarını önceleyecek biçimde yönetmek” şeklinde okumak gerekiyor.


Paylaş Tavsiye Et