Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Haziran 2007) > Topluyorum > Darbe akıl kârı değil
Topluyorum
Darbe akıl kârı değil
 
Arkadaşlar siyasi açıdan çok hareketli ve hararetli bir sürecin tam ortasındayız. Geçen ay sonunda, dergimizi yayına hazırladığımız saatlerde başlayan bu hareketlilik şu aralar durulmuş gibi görünse de önümüzdeki günlerin, belki de ayların çok şeylere gebe olduğunu öngörebiliriz.
Aynen Büyükanıt gibi konuştun. Hani o da, Ankara’daki patlamanın ardından, bu türden eylemleri diğer büyük şehirlerde de bekleyebileceğimizi söyleyerek, bir devlet büyüğünün göstermesi gereken‘sorumluluğu’ açıkça sergilemişti. Şaka bir tarafa, terörün hedefi zaten halkı tedirgin etmek suretiyle siyasi istikrarı baltalamak iken, Büyükanıt’ın bu açıklamaları işin tuzu biberi oldu.

Bence böyle bir açıklamayı Büyükanıt’a çok görmemek gerek. Nitekim şaibeli Şemdinli olaylarına karışan Başçavuş Ali Kaya’yı kastederek “Tanırım, iyi çocuktur” diyen de aynı Büyükanıt değil miydi?

Benim kastettiğim daha farklı bir şeydi. Ama madem sözü oraya getirdiniz, buradan devam edelim öyleyse. Nisan ayının başına kadar Türk siyasetindeki sükuneti yadırgadığımızı hatırlarsınız. AKP önce yeni cumhurbaşkanını seçecek, sonra da genel seçimlerde tekrar parlamento çoğunluğunu elde ederek tek başına ikinci bir dönem daha iktidarda kalacaktı. Her şey AKP’nin istediği gibi gidiyordu. Ortalık süt limandı. Doğrusu biz de Türkiye’de siyasi anlamda kartları yeniden dağıtacak olan bu sürecin, sahip oldukları imtiyazlı pozisyonları yitirecek çevrelerce niçin engellenmeye çalışılmadığını garipsiyorduk.

Elbette garipserdik; zira Türk siyasi tarihi, pozisyon dağılımına dair bu tür süreçlere yukarıdan yapılan müdahalelerle dolu. Sahip olduğu gücü paylaşma noktasında son derece kıskanç bir merkezî seçkinler zümresi var Türkiye’de.

Zaten Nisan ayından itibaren yaşadıklarımız da bu konuda bizi haklı çıkardı. 

‘Maalesef’ desene! Haklı çıkmaktan memnun olmuş gibi konuşuyorsun. 

Niye memnun olacakmışım? Neyse; siyasi ortam Nisan ayında ısınmaya başladı: Cumhuriyet mitingleri, e-muhtıra, 367 tartışması, Anayasa Mahkemesi’nin cumhurbaşkanlığı seçimini engelleyen kararı ve genel seçimlerin erkene alınması… 

Tabi, bu çerçevede AKP Hükümeti’nin karşı atağı; cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini de içeren önemli bir anayasa değişikliği paketinin Meclis’ten geçirilmesi ve Sezer’in bu değişikliği sabote edecek şekilde tasarıyı önce bekletmesi, sonra Meclis’e iade etmesi…  
Tüm bunları daha detaylı bir biçimde ele alacağız elbette. Ama tekrar başa dönecek olursak, Ankara’daki bomba işte böyle yoğun ve hararetli bir gündemin içine düştü.
İşin ilginç tarafı, bu eylem her ne kadar PKK’ya atfedilse de PKK kaynakları bu olayla ilişkilerinin olmadığını ısrarla vurguluyorlar. Mümtaz’er Türköne’nin Zaman’daki yazısında vurguladığı gibi, sahipsiz bir terör eylemi olamaz. Bence bu işin içinde bir bit yeniği var. 
Bu konuda yalnız sayılmazsın. Eylemin arkasındaki güçlerle ilgili komplolar ilk andan itibaren Ankara kulislerinde dile getirildi. Bazıları bu eylemin Şemdinli’nin bir devamı olduğu görüşünde. Dolayısıyla adres olarak başka mecraları gösterenler var. Buna karşı, Ruşen Çakır, mesela, Ankara’daki terör eyleminin, PKK tarafından üstlenilmemesine rağmen, neden PKK’ya atfedilmesi gerektiğine dair üç argüman ileri sürüyor: PKK terörü temel almaktadır, Kuzey Irak’a yönelik bir operasyonu engellemeyi düşünmüş olabilir, devletin kendisini muhatap almasını istemektedir. Ne var ki, PKK’nın eylemi üstlenmemesi tüm bu gerekçeleri otomatik olarak anlamsız kılıyor. Öyle ya, PKK ısrarla bu eylemi kendisinin yapmadığını iddia ederken nasıl olur da bu eylemle devletin kendisini muhatap almasını amaçlıyor olabilir?
Öyle anlaşılıyor ki, Çakır bu argümanları alelacele şekillendirmek zorunda kalmış. 
Zaten böyle bir eylem, seçimlere hazırlanan PKK yanlısı DTP için de kendi ayağına kurşun sıkmak olurdu. Siz bir taraftan legal olarak parlamento çatısı altında siyaset yapmak istiyorsunuz, diğer taraftan da sıkı fıkı olduğunuz bir örgüt, sonuçlarını siyaseten kaldıramayacağınız kanlı bir terör eylemi tezgahlıyor. Bunun hiçbir rasyonel açıklaması olamaz.

Türkiye Güven Arayışına İtiliyor
Öyle ya da böyle; bu eylemin yanına Güneydoğu’da PKK tarafından şehit edilen askerleri, bu bölgedeki yetkililere yönelik suikast girişimlerini ve diğer kentlerde yakalanan intihar eylemcilerini de koyarsanız ortaya tehdit altında bir Türkiye resmi çıkıyor. 
Zaten dananın kuyruğu da burada kopuyor. Tehdit altındaki bir Türkiye’de güvenlik kaygısı, demokratik özgürlük ve ekonomik refah kaygılarını geride bırakarak siyasi arenayı domine edecektir. Bu da sivil siyasetin alanını daraltırken, otoriter ve militer siyasete manevra alanı açacaktır. Başka bir deyişle AKP hükümetinin ordunun siyasete yapacağı müdahaleler karşısındaki duruşunu zayıflatacak, e-muhtıraya verdiği tepkiye benzer bir tepki koyabilme imkanını sınırlandıracaktır. 
Ben de zaten bunu sormak istiyordum. Bu eylemi kimin, hangi amaçla tertip ettiğini bilebilecek bir durumda değiliz. O nedenle bu eylemin muhtemel sonuçlarını değerlendirmek daha önemli. Birini siz söylediniz: Bu eylem ister istemez sivil siyasetin alanını daraltacaktır. Peki, bunun dışında ne tür sonuçları olabilir?
Aslında bu sorunun cevabı son bir haftanın gazetelerinde mevcut. Pek çok köşe yazarı bu eylemlerden sonra Kuzey Irak’a yönelik bir harekatın vacip olduğunu düşünüyor. Kamuoyunun da bu yönde hazırlandığı belli. Hükümetin yetersiz kaldığını ima ederek, Cumhurbaşkanı’na Bakanlar Kurulu’nu olağanüstü toplantıya çağırmasını öğütleyenler bile var. Zaten 12 Nisan’daki basın toplantısında Genelkurmay Başkanı ordu olarak Kuzey Irak’a yönelik bir harekatı talep ettiklerini açıkça dile getirmişti. Hükümet kanadı da resmî olarak böyle bir talep gelmesi halinde orduyu sonuna kadar destekleyeceklerini ilan etti.
Başka şansları var mıydı? Bu kadar gürültüden sonra ordu Hükümet’ten Kuzey Irak’a girmek için izin isteyecek ve Hükümet de ‘hayır’ diyecek… Bu AKP için siyasi bir intihar olur. Böyle bir talebe Türkiye gibi bir ülkede hiçbir siyasi parti karşı çıkamaz.
Ama dikkat ederseniz, taraflar topu sürekli birbirine atıyor. Hiç kimse böyle riskli bir adımın sorumluluğunu üstlenmek istemiyor. 
Yani “Asker, er ya da geç Kuzey Irak’a girecek” mi diyorsunuz? İyi ama burada da boşluklar var. Amerika açıkça böyle bir müdahalenin karşısında olduğunu söylüyor. Çandar ve Birand gibi Amerika’ya yakınlığıyla bilinen köşe yazarları da ısrarla böyle bir askerî müdahalenin beraberinde getireceği tehlikeleri dile getiriyorlar. Aslında haksız da değiller. Oraya girip de kiminle savaşacağız. Gerilla taktiği uygulayan PKK militanını yöre halkından ayırt edebilecek bir ‘terörist-ölçer’imiz var mı? Amerika’nın Irak’taki durumu ortada. Kaldı ki, Amerikalı askerlerle çatışmaya girmemiz işten bile değil. Dolayısıyla, Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi Amerika ile ilişkileri ne ölçüde etkiler? Kıbrıs harekatının sonuçlarını hatırlarsanız, böyle bir girişim, içinde bulunduğumuz şu dönemde kaldıramayacağımız bir yük getirmez mi Türkiye’nin üzerine?
Açıkçası Amerika’nın tavrı konusunda benim zihnim çok net değil. Daha birkaç hafta önce ABD’nin Ankara Büyükelçisi Wilson’un, PKK’ya karşı Türkiye’nin ABD de dâhil diğer ülkeler tarafından yalnız bırakıldığını ve bu konuda atacağı adımların meşru karşılanabileceğini ima eden bir beyanatı oldu. Bu açıklama Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesine yeşil ışık yakıldığı şeklinde anlaşıldı. Hatta Mehmet Barlas bu açıklamayı, Saddam’ın 1991’de Kuveyt’i işgal etmesine yeşil ışık yakan ABD’nin Irak Büyükelçisi’nin beyanatı ile karşılaştırdı ve bu ifadelerden cesaret alan Saddam’ın attığı adımların sonuçlarını da hatırlatarak yetkililere “dikkatli olun” çağrısında bulundu. 
Böyle diyorsun ama öte taraftan ABD’li yetkililerin böyle bir müdahaleye karşı olduklarını belirten açık beyanatları var. Hatta Kuzey Irak sınırında yürütülen operasyon sınırın öte tarafında, Zaho’da Amerikalı askerler tarafından yakından izleniyor.
Eğer bu bir danışıklı dövüş değilse, yani Amerika kapalı kapılar arkasında farklı, kamuoyu önünde farklı bir tutum sergilemiyorsa, Wilson’un bu sözlerinin yanlış anlaşılmış olması muhtemel. Kaldı ki, böyle bir ‘komplo’yu destekleyen başka bir veri olmadığına göre burada biz işin zahirine göre bir değerlendirme yapmak durumundayız. Buna göre de, ABD Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik bir askerî müdahalesine açıkça karşı çıkıyor.
Olaya bir de şu açıdan bakalım: “Kuzey Irak’a girelim” diyenlerin öne sürdüğü gerekçe, PKK’ya nihai darbenin ancak böyle bir müdahale ile vurulabileceği iddiasına odaklanıyor. Ne var ki, geçmişte Türkiye’nin sınırı geçerek PKK’ya yaptığı operasyonların neticeleri ortada. Şu ana kadar, ilki 1983’te olmak üzere bu şekilde 20’nin üzerinde operasyon gerçekleştirilmiş. Dahası, bu operasyonlarda Saddam yönetiminin ya da bölgedeki diğer Kürt liderlerin desteği alınmış. Buna rağmen PKK bitirilememiş. Hal böyle iken, ne Amerika’nın ne Irak yönetiminin ne de yerel Kürt liderlerinin desteğinin olmadığı şu dönemde yapılacak sınırlı bir operasyonun, bölgenin topoğrafyasını da göz önünde bulundurursak, PKK’yı bitirebileceğini düşünmek saflık olur. Sınırlı değil de geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir operasyondan bahsediyorsak artık bu savaş olur ki şu anda bunu kimsenin göze alabileceğini zannetmiyorum. Doğrusu Genelkurmay’ın hükümete başvururken, operasyonun amacını ve sınırını nasıl tayin edeceğini çok merak ediyorum. 
Yani, ne demek istiyorsun?
PKK’ya yönelik böyle bir operasyonun rasyonel bir gerekçesinin olmadığını söylemek istiyorum. Amaç gerçek anlamda bir müdahale olmayıp, bir gövde gösterisi yapmak ya da işin ciddiyetini karşı tarafa anlatmak da olabilir. Bu yolla da Amerika’nın Irak’taki PKK yapılanmasını kırması arzu ediliyordur mesela. Ancak bizi bile ikna etmeyen böyle bir blöf, Amerikalıları nasıl ikna edecek bilemiyorum. Bu nedenle, benim kanaatim, bu operasyonun gerçek hedefinin PKK olmayacağı.
Sence nedir gerçek hedef?
Gerçek hedefin ne olduğunu bilemem, ancak böyle bir operasyonun iki önemli sonucunun olabileceğini öngörebilirim. Birincisi, böyle geniş çaplı bir operasyonla bölgede olağanüstü hal ilan edilebilir ve Türkiye’deki seçimler değişik gerekçelerle ertelenebilir. Seçimlerin ertelenmesi ise en çok AKP’ye zarar verir. Zira böyle bir dönemde ekonomik istikrar zarar görecek, Türk lirası değer kaybedecek, sıcak para kaçacak, yabancı yatırımlar da durma noktasına gelecektir. Güvenlik odaklı bir dönemde de MHP misali milliyetçi ve çatışmacı siyasi görüşlerin yükselişi kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca dış politikada da hükümet zor durumda kalacaktır. Şu ana dek AKP’nin karnesinde artı puan olarak görülen ekonomi ve dış politika yönetimi, eksiye dönüşmüş olacaktır. Böyle bir operasyonun ikinci muhtemel sonucu ise AB, ABD ve bölgedeki komşu ülkelerle ilişkilerin bozulmasıdır. Sarkozy ve Merkel gibi Türkiye karşıtı liderlerin söz sahibi olduğu bir dönemde AB ile ipler kopma noktasına gelebilir. Son yıllarda elde edilen bütün kazanımlar bir anda kaybedilebilir. Bunun neticesi ise, ulusalcı ve şahin bir zihniyetin hâkim olduğu, içine kapalı bir Türkiye olacaktır.
Sen bu girişimin en çok AKP’ye zarar vereceğini söylüyorsun ama dediklerin doğruysa bu süreçten en zararlı çıkacak olan Türkiye’dir.
Spekülasyonlara başladığınıza göre konuyu değiştirmenin vakti gelmiş demektir.


Sosyolojik Gerçekliğe Karşı E-Muhtıra
Madem konuyu değiştiriyorsun, benim bir sorum olacak. Aylardır AKP’nin arkasındaki yerli ve yabancı sermaye desteğinden bahsediyordunuz. Ulusalcı, içine kapanmacı ve statükocu olan bürokratik muhalefete karşı AB’nin ve ABD’nin AKP’nin yanında yer aldığını savunuyordunuz. Buradan yola çıkarak da, koparılmaya çalışılan onca gürültüye rağmen cumhurbaşkanlığı seçiminde son sözü AKP’nin söyleyeceğini ve Abdullah Gül’ün büyük bir sorun çıkmadan Köşk’e çıkacağını iddia ediyordunuz. Ama birkaç hafta içerisinde AKP köşeye sıkıştırıldı ve arkasındaki tüm bu desteğe rağmen AKP cumhurbaşkanını seçemedi. Şimdi şu ana kadar yaptığınız analizlerin hesabını verin bakalım.
Bu soruyu ne zaman soracaksın diye merak ediyordum. Aslında haklısın, tahminimizde yanıldık. Sebebi de analizimizin rasyonel bir akıl yürütme üzerine bina edilmiş olmasıydı. Aslında yukarıda saydığın unsurlar hâlâ geçerli. AKP’nin arkasındaki yerli ve yabancı sermaye ile AB ve ABD desteği devam ediyor. Dolayısıyla gerek iç dinamikler gerekse de dış parametreler ışığında yapılan bir değerlendirme bugün bile AKP’nin önünün açık olması gerektiğini bize dikte ettiriyor. Ne var ki, değerlendirmelerimizde göz ardı ettiğimiz bir şey var ki o da irrasyonalite faktörü. Nisan ayından bu yana yaşadıklarımız AKP’nin karşısında yer alan bürokratik zihniyetin rasyonaliteden ne kadar uzak olduğunu gösterdi bize. Bizse bu kesimin bu denli akıldan uzak hareket edebileceklerini hesaba katmamıştık. 
Ne gibi mesela?

E-muhtıra mesela. Bu derece mantıksız argümanlar üzerine kurulmuş ve iç tutarlılıktan yoksun bir metin rasyonalite çerçevesinde ele alınabilir mi? Anayasa Mahkemesi’nin 367 ile ilgili kararı hakeza. Bu kararın hukuki bir gerekçesi var mı? Dahası bu öyle bir karar ki cumhurbaşkanının bir daha Meclis tarafından seçilmesini imkansız kılmakta. Bence bu tür adımlarla merkezî seçkinler tutundukları dalı kesiyorlar. Bu tür irrasyonalite örnekleri, kısa vadede AKP’nin önünü tıkasa da, uzun vadede merkezî seçkinlerin yönetimini içten kemirici bir etkiye sahip. 
Dikkat ettiyseniz bu muhtıra çok tuhaf bir şeydi. İnternet üzerinden duyuruldu. Üstelik pek sahiplenilmedi gibi geldi bana. Dolayısıyla da güdük kaldı. Bence bunun nedeni daha önceki müdahalelerden farklı olarak e-muhtıranın Amerikan desteğinden mahrum olmasıydı.
‘E-muhtıra’ deyince aklıma bir fıkra geldi. Ormanın kralı aslan can sıkıntısından patlayacak bir şekilde miskin miskin yatarken, aslana yaltaklanmak için fırsat bekleyen kurnaz tilki aslana yaklaşmış ve onu eğlendirecek bir fikrinin olduğunu söylemiş. Buna göre tavşanı çağıracaklar, eğer tavşan şapka takmıyorsa şapka takmadığı için, takıyorsa da şapka taktığı için iyi bir döveceklermiş. Aslan bu fikri beğenmiş, hemen tavşanı çağırtmış. Tabii her şeyden habersiz tavşan şapkasız çıkmış huzura. Şapka takmadığı için iyi bir ıslatmış aslan tavşanı, büyük de keyif almış. Ertesi gün aslan tavşanı yine çağırtmış. Dünkü dayaktan akıllanan tavşan bu sefer şapkayla gelmiş aslanın yanına. Ama aslan bu defa da şapka taktığı için dövmüş tavşanı. Bu böyle birkaç gün devam etmiş. Artık aslan bu bahaneden keyif almaz olmuş. Ancak tilki hemen başka bir bahane bulmuş. Bir dahaki sefere tavşanı sigara almaya gönderecekler, eğer filtresiz sigara alırsa filtresiz aldığı için, filtreli alırsa da filtreli aldığı için tavşanı döveceklermiş. Aslan hemen tavşanı çağırtmış ve ondan sigara almasını istemiş. İşini şansa bırakmak istemeyen tavşan hemen “filtreli mi olsun, filtresiz mi?” diye sormuş. Bir anda ne cevap vereceğini şaşıran aslan önce bir duraksamış sonra da “sen niye şapka takmıyorsun bakayım?” diye basmış sopayı tavşana. Bizim e-muhtıracılar da AKP’yi dövmeyi bir kere kafaya koydukları için, bahanelerinin ne kadar makul, ne kadar yerinde olduğu hiç önemli değil.
Çok güzel. Belki doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimi ile alakalı değil ama YÖK’ün yurtdışında okuyan öğrencilerin denkliğine dair çıkardığı yönetmelik de bu fıkra kapsamında ele alınabilir. Biliyorsunuz bu yönetmeliğe göre Harvard ya da Princeton gibi prestijli bir üniversitede bile okusa, bir öğrenci eğitimi boyunca eğer “Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliği” ile bağdaşmayan bir ders aldıysa YÖK bu öğrencinin denkliğini saymayacak.
Yani adamlar bir kere dövmeye karar vermiş, gerisi bahane.
Hâsılı kelam, Türk siyasetine dair bir değerlendirme yaparken her zaman rasyonalite dışı unsurları da göz önünde bulundurmamız gerekecek.
İyi de bu nasıl olacak? Sen “2 kere 2 dört eder” dediğinde ben “Dur bir dakika. Türkiye’de bu 5 de edebilir 3 de” diye ikaz mı edeceğim? Nasıl bir ülkede yaşıyoruz biz Allah aşkına!
Bence bu kadar karamsar olmak için bir neden yok. Siyasetin bir kısa vadeli ve iradi boyutu vardır bir de uzun vadeli, sosyolojik gerçekliğe dayalı bir boyutu vardır. Siyasetin yönünü ise er ya da geç bu sosyolojik gerçeklik tayin eder. Bu iki süreç örtüştüğü oranda siyaset sağlıklı bir mecrada akar. Aksi takdirde neredeyse düzenli aralıklarla seyreden krizler mütemadiyen siyaseti tıkanma noktasına getirir. Türkiye ölçeğinde konuşmak gerekirse, Tanzimat’tan itibaren merkezde temerküz eden zümrenin iradesi sosyolojik gerçekliğe aykırı bir siyaset takip etti. Literatürde “toplum mühendisliği” ya da “yukarıdan aşağı modernleşme” olarak da tarif edilen bu süreç bin yıllık bir geçmişi yok sayarak bu geçmişe dayalı hayat tarzını ve zihin dünyasını mekanik ön kabullerle, Aydınlanma Avrupa’sının ‘modern’ değerleri doğrultusunda değiştirmek istedi. Bunun için de toplumu akla hayale gelmedik baskılara maruz bıraktı. Ne var ki, ortadan kaldırılmak istenen hayat tarzı ve zihin dünyası güçlü bir ben idrakine dayandığından, çevre boyun eğmek ve dönüşmek yerine bu baskıya karşı kendi seçkinler zümresini ortaya çıkardı. Geçen ayki toplantımızda bu meseleyi konuştuğumuzu hatırlıyorum.
Evet, sen siyaseti seçkinler arası bir mücadele diye tarif etmiş, geniş halk yığınları ile seçkinler arasındaki ilişkinin siyasetten ziyade itaat etme ve yönetme ilişkisi olduğunu söylemiştin. Yine doğru anladıysam, bir siyasi örgütte elit içi dolaşımda tıkanma varsa eğer siyasi dönüşümlerin daha çatışmacı ve geniş çaplı olacağını ileri sürmüştün. 
Öyleyse tekrar etmeme gerek yok. Ancak sosyo-politik yabancılaşma ile ideolojik bilincin arasındaki ilişki iyi anlaşılmalı. Sınıfsal ayrışma her toplumda görülebilen bir niteliktir. Devleti yöneten zümre ve bu zümrenin irtibatlı olduğu kesimler zaman içerisinde geniş halk yığınlarından farklılaşır. Gelir dağılımında çok büyük bir adaletsizlik olmadığı müddetçe bu farklılaşma siyasi bir buhrana dönüşmez. Hele bir de halk yığınları ile yönetici eliti birbirine bağlayan ortak bir metafizik dil ve ahlak dünyası mevcutsa siyasi meşruiyet noktasında bir sıkıntı görülmez. Bu tür toplumlarda, halk içinde temayüz eden yetenekli kişilerin yönetici elit zümreye nüfuz etmesinin önünde yapısal engeller bulunmaz. Dolayısıyla birbirine alternatif iki elit zümre oluşmaz hiçbir zaman. Türkiye’de ise sınıfsal ayrışma ideolojik bir mahiyet kazanmış durumda. Yönetici elit ile halk kesimleri arasında köprü olacak bir meşruiyet zemini, ortak bir metafizik dil ve ahlak dünyası yok maalesef. Hatta merkezin kendi varlık algılamasını çevreye dayatmasıyla bu ilişkinin çatışmacı bir hal aldığı malum. Çatışmacı bir nitelik kazanmış olan bu metafizik farklılıktan dolayı merkezî seçkinler siyasi arenayı tekeline aldı ve elit içi dolaşıma yapısal engeller koydu. Yani yönetim mekanizmasını halkın içinden gelen kişilere kapattı. Bu süzgeçlerden ancak merkezin metafizik algılamalarını benimsemiş kişiler geçebildi. Bu da ideolojik temelli bir siyasi yabancılaşmaya neden oldu. Siyasi açıdan yabancılaştırılmış bu kişilerin sayısı ve gücü zamanla temerküz ederek alternatif bir seçkinler zümresi ortaya çıktı. İşte sosyolojik gerçeklik dediğim şey bu. Bugün Türkiye’de iki farklı elit mevcut: Merkezî elit ve çevrenin eliti. Çevrenin eliti daha dinamik, bilgi birikimi daha sağlam, dünya ile ilişkisi daha sağlıklı bir elit. Dolayısıyla önünde ya da sonunda merkezî elit yerini bu alternatif elite bırakmak zorunda kalacaktır. 1960’tan beri yaşadığımız askerî müdahaleler bu iki elit arasındaki mücadelede, merkezî elitin çaresiz kaldığı zamanlarda askerin devreye girerek, sosyolojik basıncın hilafına, siyasi arenayı yeniden tanzim etme girişimlerinden ibarettir. Ancak, kısa vadede başarılı olmuş gibi görünen bu müdahaleler uzun vadede karşıtını güçlendirmekten öte bir işe yaramadı. Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve AKP çizgisi ile Menderes ve Demirel’den Özal ve Erdoğan’a bu çizginin liderliğindeki değişimi göz önüne alırsanız çevrenin kat ettiği mesafeyi de anlamış olursunuz. Dolayısıyla bugün siyasette gördüğümüz hararet, sosyolojik gerçekliği iradi müdahalelerle bastırma teşebbüsünden kaynaklanan bir hararettir; daha önceki örneklerinde de görüldüğü gibi başarılı olamayacaktır. Tıpkı vücudun savunma sisteminin mikroplarla mücadele ederken ortaya çıkardığı ateş gibi, bu siyasi hararet de bir sıhhat belirtisi olarak okunmalıdır.
Ben bir şey daha ekleyeyim. Biz her ne kadar AKP hükümetini pek çok konuda başarısız bulsak da, bu bizim standartlarımızın yüksekliğinden gibi geliyor bana. Yoksa ekonomide, dış politikada, alt yapı yatırımında ve daha pek çok alanda AKP hükümeti kendinden önceki iktidarlarla mukayese edilemeyecek kadar başarılı bir döneme imza attı. Bu başarı da merkezî seçkinleri telaşlandırıyor ister istemez. Daha düne kadar yukarıdan baktıkları ve zerre kadar değer vermedikleri insanların arasından çıkıp gelen bu grubun devleti kendilerinden daha iyi yönettiğini fark edince koltuklarının, altlarından yavaş yavaş kaymakta olduğunu hissettiler. Gerek e-muhtırada ve Anayasa Mahkemesi’nin 367’ye dair kararında gerekse de YÖK’ün mezkur yönetmeliğinde görülen akıl dışılık da merkezî seçkinlerin bu telaşından kaynaklanıyor bence. Onun için ben de katılıyorum sana; karamsar olmayı ya da telaşa kapılmayı gerektirecek bir durum yok ortada. Eğer bizi endişelendirmesi gereken bir husus varsa o da merkezî seçkinlere alternatif olarak ortaya çıkan bu çevrenin seçkinlerinde görülen ahlaki yozlaşma ve zihinsel erozyon. Bu grup içerisinden gelip de elde ettiği makam ve mevkiyi hazmedememiş, dolayısıyla bir oraya bir buraya savrulan insanların bu ülkeye vereceği zarar bence üç muhtıraya bedeldir.
Müdahale etmeyeyim dedim, ama sizin bu gidişle somut siyasete döneceğiniz yok gibi. Bari bitirmeden şu sorumu yanıtlayın. Eğer genel seçimler ertelenmez ve AKP yine ezici bir çoğunlukla Meclis’e girerse askerî bir müdahale olabilir mi? Ya da AKP kapatılabilir mi?
Rasyonel bir cevap mı istiyorsun, irrasyonel bir cevap mı?
Ya da, sosyolojik gerçekliğe dayalı bir cevap mı, yoksa kısa vadeli iradi tercihlere dayalı bir cevap mı bekliyorsun?
Şaka bir yana, bu önemli bir soru. AKP’nin kapatılması ya da seçim sürecinin askerî bir müdahale ile sonuçlanması hem siyasi hem de ekonomik açıdan Türkiye’de büyük bir kaosa neden olur. Halbuki son iki ayı saymazsak, bir süredir Türk ekonomisi ve siyaseti son derece istikrarlı bir seyir takip etmekteydi. Dolayısıyla bir müdahale ya da AKP’nin kapatılması bu süreci sona erdirecek, ekonomik açıdan Türkiye’yi bir girdabın içine sürükleyecektir. Ayrıca, bölgemizde önümüzdeki dönemde yaşanması muhtemel gelişmeleri de göz önüne alırsak böyle bir durum Türkiye’nin öz varlığını riske atacak tehlikeleri beraberinde getirebilir. Kimse bu riski almak istemez. Bu riski alan, meydana gelecek çöküntünün altında kalır. Eğer bu müdahale laiklik ya da Atatürkçülük adına yapılırsa, maalesef bu değerler de çöküntünün altında kalacaktır. Aklı olan böyle bir riske girmez.
   

Paylaş Tavsiye Et