Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2008) > Söyleşiyorum > Mustafa ŞENTOP: “Üniversiteler rehabilite edilmeli”
Söyleşiyorum
Mustafa ŞENTOP: “Üniversiteler rehabilite edilmeli”
Söyleşi: Fahrettin ALTUN, Hilal TURAN
Türkiye’de düşünce ve bilgi üretiminin en temel problemlerinden bir tanesi, üniversite ve yükseköğretimin birbirleriyle özdeşleştirilmesi. Modern iktidarların temel dayanaklarından biri olan kitlesel eğitim paradigması, ne yazık ki üniversitelere de sirayet etmiş durumda. Oysaki üniversiteyi tek başına bir eğitim kurumu olarak ele almak, üniversite fikriyatına ters bir durum.
Türkiye üniversitelerinin merkezî bir akıl tarafından, devletin öncelikleri esas alınarak yönetilmesi, otantik düşüncenin, geçerli bilginin ve eleştirel çözümlemelerin üretimini zora sokuyor. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) da, bu süreçte devlet ve ideolojisi adına üniversiteleri denetleyen ve 12 Eylül İhtilali’ni gerçekleştirenlerin dizayn ettikleri bir denetim mekanizması.
Üniversite, farklı fikirler ve farklı bilgi üretim merkezleri arasındaki müzakere ve gerilimlerin, içerisinde eridiği bir mekan olabildiğinde esas anlamını bulmuş olacaktır. Bu konu üzerinde düşünmek, araştırmak ve tartışmak, Türkiye’de düşüncenin önünü açacak; siyasal korkularımızdan kurtulmamıza imkan tanıyacaktır.
Bu çerçevede bu ay duyarlı bir entelektüel, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Şentop ile YÖK başta olmak üzere, Türkiye’deki üniversitelerin temel problemlerini ve çözüm yollarını konuştuk. ­
 
YÖK de­yin­ce ak­lı­mı­za hep bir yı­ğın prob­lem ge­li­yor. YÖK ne­den prob­lem­dir, ni­ye onu hep so­run­lu bir ku­rum ola­rak al­gı­lı­yo­ruz? Bi­zim al­gı­la­ma­mız­da mı yok­sa YÖK’ün bi­za­ti­hi ken­di­sin­de mi bir prob­lem var?
YÖK de dâ­hil ol­mak üze­re, Tür­ki­ye’de pek çok ana­ya­sal ku­ru­mun, dev­let ku­rum ve or­gan­la­rı­nın bi­za­ti­hi ken­di­le­rin­de prob­lem var. Çün­kü Cum­hu­ri­yet’in ku­ru­lu­şun­dan bu­gü­ne dek dev­let ku­rum­la­rı ta­bii bir sü­reç içe­ri­sin­de or­ta­ya çık­ma­dı­lar. Ta­ri­hî ge­li­şim­le­rin­de bir kı­rıl­ma; yı­kıl­ma ve ye­ni­den in­şa edil­me söz ko­nu­su. YÖK ör­ne­ğin­den ko­nu­şa­cak olur­sak, Os­man­lı Dev­le­ti’nde üni­ver­si­te ge­le­ne­ği ol­duk­ça ge­liş­miş­ti. El­bet­te dev­le­tin çö­küş dö­ne­min­de, 18. ve 19. yüz­yıl­lar­da cid­di prob­lem­le­ri var­dı bu üni­ver­si­te ge­le­ne­ği­nin. An­cak Tan­zi­mat dö­ne­min­de med­re­se­ler ıs­lah edil­ip ak­sa­yan yön­le­rine o ge­le­nek içe­ri­sin­de bir dü­zelt­me ya­pıl­ması ye­ri­ne, tü­müy­le bir ke­na­ra bı­ra­kı­la­rak Da­rül­fü­nun ma­hi­ye­tin­de ye­ni ku­rum­lar ih­das edil­di. Bun­lar baş­lan­gıç­ta de­ne­me ma­hi­ye­tin­dey­di. İki se­ne açık kal­dık­tan son­ra ka­pa­tıl­dı­lar; üç-beş se­ne son­ra tek­rar ku­rul­du­lar. İs­tan­bul Da­rül­fü­nu­nu ni­ha­ye­tin­de 20. yüz­yı­lın ba­şın­da ku­rul­muş ol­du. Med­re­se­ler de bu sü­reç­te var­lı­ğı­nı de­vam et­tir­di. Cum­hu­ri­yet’ten son­ra bel­li bir sü­re yi­ne ay­nı ya­pı de­vam et­ti; an­cak 31 Tem­muz 1933’te Da­rül­fü­nun il­ga edil­di, he­men ar­dın­dan İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si ku­rul­du.
 
“1933 re­for­mu” di­ye ad­lan­dı­rı­lan bu ha­di­se, çok ba­şa­rı­lı bir ham­le ola­rak an­la­tı­lır. Siz bu­na ka­tı­lı­yor mu­su­nuz?
Ta­bii bu bi­raz bak­tı­ğı­nız ye­re bağ­lı. Bu­nu ile­ri­ci bir ha­re­ket ola­rak gö­re­bi­lir­si­niz; ama üni­ver­si­te­ler­de özel­lik­le öğ­re­tim­de ben şah­sen ge­le­ne­ğin yön­tem ola­rak da muh­te­va ola­rak da önem­li ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum. Bu se­bep­le de bir ge­le­ne­ğin or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı ola­rak gö­rü­yo­rum bu ha­di­se­yi. Ne­ti­ce­de yurt dı­şın­dan, Al­man­ya’dan ho­ca­lar ge­ti­ri­yor­su­nuz. Bun­lar alan­la­rın­da çok iyi ho­ca­lar ola­bi­lir­ler. Ama ye­ni­den yap­ma­ya ça­lış­tık­la­rı şey ne ka­dar Tür­ki­ye’ye ait tar­tı­şı­lır. Da­rül­fü­nu­nun el­bet­te çok cid­di so­run­la­rı var­dı. Ama bu so­run­la­rı hal­let­mek için onu yık­mak ge­rek­mi­yor­du; ge­le­nek içe­ri­sin­de ye­ni­den ya­pı­lan­dı­rı­la­bi­lir­di. An­cak bu yol ter­cih edil­me­di, Da­rül­fü­nu­nun ye­ri­ne üni­ver­si­te ku­rul­du.
Bu aşa­ğı yu­ka­rı 27 Ma­yıs 1960 Dar­be­si’ne ka­dar de­vam et­ti. Bu ara­da bir de 1946’da çı­kar­tı­lan Üni­ver­si­te­ler Ka­nu­nu var. Bu ka­nun Ba­tı­lı an­lam­da mo­dern bir üni­ver­si­te çer­çe­ve­si çi­zi­yor­du. 1960’ta bu ka­nun­da önem­li de­ği­şik­lik­ler ya­pıl­dı. Üni­ver­si­te­ler bir açı­dan özerk­leş­ti­ril­di; dev­le­tin, hü­kü­me­tin, Mil­li Eği­tim Ba­kan­lı­ğı’nın üni­ver­si­te üze­rin­de­ki yet­ki­le­ri kal­dı­rıl­dı. Da­ha son­ra 12 Mart 1971’de­ki mü­da­ha­le­den son­ra bu üni­ver­si­te­ler ka­nu­nu da kal­dı­rıl­dı; ye­ri­ne 1750 sa­yı­lı ye­ni bir üni­ver­si­te­ler ka­nu­nu ge­ti­ril­di. As­lın­da, yük­se­köğ­re­ti­me mer­ke­zî ya­pı­lar ge­tir­me­yi amaç­la­yan bu ka­nun, YÖK Ka­nu­nu’nun da bir baş­lan­gı­cı­dır; ilk mo­de­li­dir. 1971’de ku­ru­lan YÖK, ta­bii ki bu­gün­kü an­la­mıy­la YÖK de­ğil­di ve şim­di­ki gi­bi ge­niş yet­ki­le­re sa­hip de­ğil­di. Ama yi­ne de üni­ver­si­te­ler üze­rin­de ko­or­di­nas­yon ça­pın­da da ol­sa ufak te­fek yet­ki­le­ri var­dı. Da­ha son­ra Ana­ya­sa Mah­ke­me­si, YÖK’ün hem te­şek­kü­lü­nü hem de yet­ki­le­ri­nin önem­li bir kıs­mı­nı ip­tal et­ti. Böy­le­lik­le YÖK, ka­nun­da is­mi du­ru­yor ol­sa da, fii­len iş­le­mez ha­le gel­di.
12 Ey­lül 1980 Dar­be­si’nden son­ra yi­ne es­ki sis­tem bü­tü­nüy­le yı­kıl­dı ve Yük­seköğ­re­tim Ka­nu­nu ge­ti­ril­di. Bu­ra­da mey­da­na ge­len an­la­yış de­ği­şik­li­ği, ka­nu­nun için­de de adın­da da gö­ze çar­pı­yor as­lın­da. Ya­ni üni­ver­si­te baş­ka bir şey, yük­se­köğ­re­tim baş­ka bir şey­dir. Ni­te­kim yük­se­köğ­re­tim, üni­ver­si­te ol­ma­yan ku­rum­la­rı, mes­lek yük­sek okul­la­rı­nı da içe­ri­yor. Üni­ver­si­te­nin ama­cıy­la il­gi­li bir tar­tış­ma bu­ra­da dev­re­ye gi­ri­yor. Üni­ver­si­te­nin bi­rin­ci ama­cı bi­lim üret­mek­tir; öğ­ret­mek ise ta­li amaç­tır. Yük­se­köğ­re­tim de­di­ği­niz za­man öğ­re­ti­mi he­def­le­yen bir ku­rum kur­muş olu­yor­su­nuz. Ne­ti­ce iti­ba­rıy­la 12 Ey­lül’den son­ra da es­ki ya­pı­nın yı­kıl­dı­ğı­nı, ye­ri­ne ye­ni bir şey ku­rul­du­ğu­nu gö­rü­yo­ruz. So­run da bu­ra­dan, ya­ni Tür­ki­ye’de bir üni­ver­si­te ge­le­ne­ği oluş­tu­ru­la­ma­ma­sın­dan do­ğu­yor ben­ce.
 
Bü­tün bu ta­ri­hî sü­re­ce bak­tı­ğı­mız­da, Tek Par­ti dö­ne­min­de 1946’da­ki dü­zen­le­me­yi say­maz­sak, üni­ver­si­te­ler­le il­gi­li dü­zen­le­me­le­rin tü­mü­nün dar­be son­ra­sın­da ya­pıl­dı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz. Pe­ki, si­ya­si ira­de­nin bu alan­da her­han­gi bir dö­nü­şü­me is­tek­li ol­ma­ma­sı­nı ya da bu­nun­la il­gi­li gi­ri­şim­de bu­lu­na­ma­ma­sı­nı, bu çe­ki­nik tav­rı na­sıl izah et­mek ge­re­kir?
Üni­ver­si­te­ler as­lın­da tu­haf bir şe­kil­de, çok bü­yük öl­çü­de Tür­ki­ye’de si­ya­se­tin için­de­ler ve si­ya­set üze­rin­de et­ki­li­ler. Os­man­lı’da Da­rül­fü­nu­na 1919’da özerk­lik ve­ril­miş­ti. Da­rül­fü­nun emi­nini mü­der­ris­ler ken­di ara­la­rın­dan se­çi­yor­lar­dı. 1925’te de Ba­kan­lar Ku­ru­lu ka­ra­rıy­la Da­rül­fü­nu­nun bu özerk­li­ği ta­nın­dı. 1933 re­for­mun­dan ön­ce ise Maa­rif Ve­ki­li’nin ta­li­ma­tıy­la Da­rül­fü­nu­nun ye­ni­den dü­zen­len­me­si­ne, özerk­li­ği­nin ge­ri alın­ma­sı­na yö­ne­lik ha­zır­lık­lar baş­la­tıl­dı. O ta­rih­ler­de özerk­li­ğin ge­ri alı­na­ca­ğı­na yö­ne­lik ko­nuş­ma­lar ken­di­si­ne nak­le­di­lin­ce Da­rül­fü­nun Emi­ni İs­ma­il Hak­kı Bal­ta­cı­oğ­lu, “İm­pa­ra­tor­lu­ğun ver­miş ol­du­ğu özerk­li­ği, Cum­hu­ri­yet hü­kü­me­ti ge­ri ala­maz” di­yor. Fa­kat 5-6 se­ne son­ra Maa­rif Ve­ki­li olan Re­şit Ga­lip, bu­nu nak­le­der­ken, “Böy­le de­di ama Da­rül­fü­nun yı­kıl­dı, ken­di­si de bu en­ka­zın al­tın­da kal­dı” di­yor. Şim­di, bir da­rül­fü­nun emi­ni­nin 1932’de tek par­ti ik­ti­da­rın­da “Hü­kü­met, özerk­li­ği eli­miz­den ala­maz” di­ye­bil­me­si çok bü­yük bir öz­gü­ve­ni gös­te­ri­yor. Üni­ver­si­te­le­rin bu gü­cü ne­re­den bul­du­ğu­nu dü­şün­mek la­zım.
1950’li yıl­lar­da üni­ver­si­te­le­rin si­ya­set­te çok et­ki­li ol­du­ğu­nu, Men­de­res Hü­kü­me­ti’ne kar­şı en et­kin mu­ha­le­fe­tin üni­ver­si­te­ler­den gel­di­ği­ni, hat­ta dar­be­yi ha­zır­la­yan şart­la­rı üni­ver­si­te­le­rin ge­liş­tir­di­ği­ni ve or­ga­ni­ze et­ti­ği­ni bi­li­yo­ruz. Özel­lik­le de İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si’nin… Son­ra­sın­da as­lın­da dar­be­nin so­nuç­la­rı­nı ağır­laş­tı­ran­lar da yi­ne ho­ca­lar. Ce­mal Ma­da­noğ­lu’nun anı­la­rın­da an­lat­tı­ğı­na gö­re, ilk dar­be ak­şa­mın­da mil­let­ve­kil­le­ri ve ba­kan­lar tu­tuk­lan­dık­tan bir­kaç gün son­ra “Her yer dol­du bun­lar­la, ar­tık ya­vaş ya­vaş sa­la­lım” di­ye ko­nu­şu­lu­yor. Ho­ca­lar ise bu­na en­gel olu­yor ve “Eğer siz bun­la­rı ser­best bı­ra­kır­sa­nız, dar­be­nin ni­ye ya­pıl­dı­ğı o za­man su­al edi­le­cek. Dar­be­nin meş­ru­iye­ti tar­tı­şı­la­cak. Bun­la­rı ce­za­lan­dır­mak la­zım ki dar­be bir meş­ru­iye­te sa­hip ol­sun” di­ye kar­şı çı­kı­yor­lar ser­best bı­ra­kıl­ma­la­rı­na. İş­te bu Yas­sıa­da Mah­ke­me­si’ni ve idam­la­rı or­ga­ni­ze eden­ler de da­ha son­ra Ana­ya­sa’yı ha­zır­la­yan­lar da as­lın­da üni­ver­si­te ho­ca­la­rı. 60’lı yıl­lar ise za­ten 68 ku­şa­ğı­nın üni­ver­si­te­ler ve si­ya­set­te hâ­kim ol­du­ğu yıl­lar. 70’ler ve 80’ler­de de bu du­rum de­vam edi­yor. Son za­man­lar­da da yak­la­şık 5-6 yıl­dır si­ya­si ik­ti­da­rın en bü­yük ana mu­ha­le­fe­ti üni­ver­si­te­ler ve YÖK ol­du.
Do­la­yı­sıy­la Tür­ki­ye’de üni­ver­si­te­le­rin ken­di­le­rin­den men­kul bir gü­ce, ik­ti­da­ra sa­hip ol­duk­la­rı aşi­kâr. Ben si­ya­set­çi­le­rin üni­ver­si­te­le­rin bu gü­cün­den bi­raz çe­kin­dik­le­ri­ni dü­şü­nü­yo­rum. Öte yan­dan ta­bii si­ya­set­çi­ler­de de prob­lem­ler var. Si­ya­set ge­nel­de Tür­ki­ye’de ta­ban­dan ge­len bir ha­re­ket; hal­bu­ki üni­ver­si­te­ler Tür­ki­ye’nin da­ha zi­ya­de elit ke­sim­le­ri­ne hi­tap edi­yor. Üni­ver­si­te­le­rin ken­di­le­ri­ne mah­sus bir dün­ya­la­rı var; bir an­lam­da kur­ta­rıl­mış böl­ge­ler. Bu­gün­kü sı­kın­tı da za­ten bu kur­ta­rıl­mış böl­ge­ye mü­da­ha­le­den do­ğu­yor. Bu ala­nın so­run­la­rı­nı ve ya­pı­yı tam ola­rak bil­me­dik­le­ri ve çe­kin­dik­le­ri için si­ya­set­çi­ler pek mü­da­ha­le­de bu­lu­na­ma­mış­lar. Üni­ver­si­te­ler­le il­gi­li si­ya­si par­ti­le­rin prog­ram­la­rı çok ge­nel ge­çer cüm­le­ler­den iba­ret; hü­kü­met prog­ram­la­rın­da da yi­ne esas­lı bir­ta­kım ted­bir­ler, dü­zen­le­me­ler dü­şü­nül­me­di­ği­ni gö­rü­yo­ruz. Tür­ki­ye’de üni­ver­si­te­ler, baş­ka ül­ke­ler­de gö­rül­me­ye­cek ka­dar si­ya­set­te et­kin bir güç; si­ya­set­çi­ler de şim­di­ye de­ğin üni­ver­si­te­le­re hem bil­gi ek­sik­li­ği ne­de­niy­le hem de bel­ki uğ­raş­mak­tan çe­kin­dik­le­ri için bir for­mül, bir çö­züm dü­şü­ne­me­miş­ler. Bu se­bep­le bu alan­da­ki dü­zen­le­me­ler hep as­ke­rî dar­be dö­nem­le­rin­de ya­pıl­mış.
 
Tür­ki­ye’de üni­ver­si­te­le­ri ida­re eden­ler, ay­nı za­man­da bir züm­re­nin de tem­sil­ci­le­ri ve o züm­re, si­ya­set­te et­kin olan, hal­kı tem­sil eden kim­se­ler­le bir tür kan uyuş­maz­lı­ğı ya­şı­yor. Bir de po­zi­ti­vist kül­tür, üni­ver­si­te­de­ki­le­rin ken­di­le­ri­ni doğ­ru ve yar­gı­la­yı­cı bil­gi­nin sa­hi­bi ola­rak gör­me­le­ri­ni ve bu da sü­rek­li bir yar­gı­la­ma­yı, ne­yin doğ­ru ne­yin yan­lış ol­du­ğu­nu va­zet­me gi­bi bir yak­la­şı­mı be­ra­be­rin­de ge­ti­ri­yor. Bu­ra­dan şöy­le bir nok­ta­ya ge­le­lim is­ter­se­niz. YÖK, tem­sil et­ti­ği üni­ver­si­te fik­ri­ya­tıy­la, da­ha “öz­gür dü­şün­ce”nin ve top­lu­mun ih­ti­yaç­la­rı­na kar­şı­lık ge­len bil­gi üre­ti­mi­nin mer­ke­zi ola­mı­yor. Ha­li­ha­zır­da ye­ni bir YÖK Baş­ka­nı gel­di. Ye­ni Baş­kan’la bir­lik­te bir­ta­kım dü­zen­le­me­le­rin ya­pı­la­ca­ğı var­sa­yı­lı­yor. Prob­lem­li bir ku­ru­ma “prob­lem­siz gö­rü­nen bi­ri”nin baş­kan ol­ma­sı­nı na­sıl de­ğer­len­dir­mek ge­re­kir?
Tür­ki­ye’de­ki üni­ver­si­te so­ru­nu, sa­de­ce ku­rum­la­rın ba­şın­da­ki yö­ne­ti­ci­ler­den kay­nak­la­nan bir so­run de­ğil. YÖK’ün ve üni­ver­si­te­le­rin her şey­den ön­ce ya­pı­sal so­run­la­rı var. Ne­ti­ce­de bun­lar 12 Ey­lül’le be­ra­ber ku­ru­lan yük­se­köğ­re­tim ku­rum­la­rı. Ba­kı­yor­su­nuz, ku­ru­mun adı üni­ver­si­te ama bi­rin­ci he­de­fi bi­lim üret­mek de­ğil. Üni­ver­si­te­le­rin ama­cıy­la il­gi­li dü­zen­le­me­ler çok il­ginç­tir bu an­lam­da. 1750 sa­yı­lı ka­nu­nun 4. mad­de­si yük­se­köğ­re­ni­min ama­cı­nı şöy­le an­la­tır: “Öğ­ren­ci­le­ri­ni Ata­türk in­kı­lap­la­rı ve il­ke­le­ri doğ­rul­tu­sun­da, Ata­türk mil­li­yet­çi­li­ği­ne bağ­lı; Türk mil­le­ti­nin mil­li, ah­la­ki, in­sa­ni, ma­ne­vi, kül­tü­rel de­ğer­le­ri­ni ta­şı­yan; top­lum ya­ra­rı­nı ki­şi­sel çı­ka­rı­nın üs­tün­de tu­tan; ai­le, ül­ke ve mil­let sev­gi­siy­le do­lu, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’ne kar­şı gö­rev ve so­rum­lu­luk­la­rı­nı bi­len ve bun­la­rı dav­ra­nış ha­li­ne ge­ti­ren…” Ya­ni ih­ti­lal bil­di­ri­le­rin­de rast­la­nan amaç­lar ade­ta yük­se­köğ­re­ti­min ama­cı ola­rak ka­nu­na ko­nul­muş. Hal­bu­ki 1971’de çı­ka­rı­lan ka­nun­da­ki mad­de­de ge­çen “mil­li, ma­ne­vi de­ğer­le­re bağ­lı” ifa­de­si, Ana­ya­sa Mah­ke­me­si ta­ra­fın­dan ip­tal edi­li­yor o za­man. Mah­ke­me, “Üni­ver­si­te­ler üni­ver­sal ku­rum­lar­dır. Do­la­yı­sıy­la ye­rel de­ğer­le­rin bir amaç ola­rak ko­nul­ma­sı doğ­ru de­ğil­dir” di­yor. YÖK Ka­nu­nu’nda ise ak­si­ne bu mad­de, çok da­ha de­tay­lı ola­rak yer alı­yor. An­cak pra­tik­te bu­nu uy­gu­la­mak müm­kün de­ğil. Ör­ne­ğin Eti­yop­ya’dan bir öğ­ren­ci bu­ra­ya Tıp Fa­kül­te­si’nde oku­ma­ya ge­li­yor. Bu öğ­ren­ci­yi Ata­türk il­ke ve in­kı­lap­la­rı doğ­rul­tu­sun­da Türk mil­le­ti­nin mil­li ve ma­ne­vi de­ğer­le­ri­ne bağ­lı bir ki­şi ola­rak ye­tiş­tir­me­nin bir an­la­mı var mı? Bu adam oku­yup gi­de­cek Eti­yop­ya’ya.
Şim­di bu­ra­da­ki ön­ce­lik­li me­se­le, yük­se­köğ­re­tim­le il­gi­li bu an­la­yış. İkin­ci me­se­le de yük­se­köğ­re­ti­min ya­pı­lan­ma­sı prob­le­mi ki bu da 1971’de or­ta­ya çı­kı­yor. Me­se­la 1946 Ka­nu­nu ilk ola­rak fa­kül­te­le­ri, fa­kül­te ku­ru­mu­nu, fa­kül­te yö­ne­tim ku­ru­lu­nu, de­kan­lı­ğı; da­ha son­ra üni­ver­si­te­yi, ar­dın­dan da üni­ver­si­te­ler ara­sı ku­ru­lu dü­zen­li­yor. Şim­di­ki ya­pı­da ise ön­ce YÖK’ün, da­ha son­ra üni­ver­si­te ve fa­kül­te­le­rin dü­zen­len­di­ği­ni gö­rü­yo­ruz. Ya­ni yu­ka­rı­dan aşa­ğı­ya doğ­ru bir ya­pı­lan­ma söz ko­nu­su. Hal­bu­ki üni­ver­si­te­ler­de te­mel ku­rum­lar, ya­ni öğ­re­ti­mi ya­pan, fa­kül­te­ler. Üni­ver­si­te üst ku­rum, bir şem­si­ye ku­rum; ke­za YÖK de. Ya­ni dü­zen­le­me­nin man­tı­ğın­da da bir prob­lem var. Bu­ra­da amaç hi­ye­rar­şik ya­pı­lan­ma­yı oturt­mak, kur­mak. Ya­ni üni­ver­si­te­ler ge­rek amaç ge­rek­se ya­pı iti­ba­rıy­la bi­lim öğ­re­ten ku­rum­lar ola­rak ta­sar­lan­ma­mış.
YÖK’ün ilk ku­ru­luş za­ma­nı­na gö­re önem­li de­ği­şik­lik­ler ol­du ta­bi­i. İlk ku­rul­du­ğu za­man­ki YÖK Ka­nu­nu’na gö­re YÖK baş­ka­nı­nı rek­tör­ler aday gös­te­ri­yor, cum­hur­baş­ka­nı da di­rekt ola­rak atı­yor­du. Ya­ni se­çim ya­pıl­maz­dı; hat­ta bir üni­ver­si­te­ye, baş­ka bir üni­ver­si­te­den bi­ri­ni rek­tör ola­rak ata­mak da müm­kün­dü. Bu du­rum 1990’la­rın ba­şın­da kıs­men de­ğiş­ti. Şim­di­ki mev­cut ya­pı­da ise ku­ru­lu­şun­dan kay­nak­la­nan ku­rum­sal ve ya­pı­sal prob­lem­ler var. O ba­kım­dan ku­ru­lun ba­şı­na prob­lem­siz bir in­sa­nı ge­tir­miş ol­mak, so­nuç iti­ba­riy­le bu so­run­la­rı çöz­mez. Ama yö­ne­tim­le il­gi­li de so­run­lar var ta­bii, bu­nu da dik­ka­te al­mak la­zım.
 
Pe­ki, ka­li­te­li bir üni­ver­si­te için YÖK de­di­ği­miz me­ka­niz­ma­nın kalk­ma­sı mı ge­re­ki­yor? Ya­hut ku­ru­lun kal­dı­rı­la­ma­ya­ca­ğı, iyi­leş­ti­ri­le­ce­ği söy­len­se, ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şey­le­ri na­sıl for­mü­le eder­si­niz?
Ta­bii bu­ra­da iki te­mel prob­lem var. Bi­rin­ci­si ku­rum­sal prob­lem. Fa­kat şu­nu da unut­ma­mak la­zım, Tür­ki­ye 28 Şu­bat sü­re­cin­den bu ya­na 10 yıl­dır, sos­yal ha­ya­tın bir­çok ala­nın­da ve pek çok ku­rum­da ol­du­ğu gi­bi üni­ver­si­te­ler­de de çok cid­di pa­to­lo­jik so­run­lar ya­şı­yor. O ba­kım­dan, “he­men ide­al bir üni­ver­si­te ka­nu­nu, YÖK ka­nu­nu ya­pa­lım ve yü­rür­lü­ğe ko­ya­lım” der­sek ben­ce bu pa­to­lo­jik du­rum­la­rı ta­ma­men göz ar­dı et­miş olu­ruz. Onun için üni­ver­si­te­ler­de ön­ce­lik­le bir re­ha­bi­li­tas­yon dö­ne­mi­ne ih­ti­yaç var. Bu re­ha­bi­li­tas­yon sü­re­cin­de te­mel il­ke­ler, bi­lim üret­me­yi, bi­lim­sel öz­gür­lü­ğü esas alan il­ke­ler ol­ma­lı. Bu çer­çe­ve­de YÖK’ün bu re­ha­bi­li­tas­yo­na yar­dım­cı ol­ma­sı ge­re­kir.
Ne ya­pıl­ma­sı ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da ise çok ke­sin, pra­tik çö­züm­ler söy­le­ye­bil­mek müm­kün de­ğil. An­cak ön­ce bü­tün üni­ver­si­te­le­rin tek tek in­ce­len­me­si ge­re­kir. Tür­ki­ye’de­ki YÖK sis­te­mi­nin en te­mel prob­le­mi de za­ten bü­tün üni­ver­si­te­le­ri eşit ka­bul et­me­si. İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si’yle Te­kir­dağ’da ye­ni ku­ru­lan Na­mık Ke­mal Üni­ver­si­te­si YÖK’ün na­za­rın­da eşit. Ya­pı­yı ve iş­le­yi­şi be­lir­le­yen ka­nun­lar da bu fark­lı ya­pı­ya sa­hip iki üni­ver­si­te için ay­nı. Hal­bu­ki bu böy­le ol­ma­ma­lı. Me­se­la Mar­ma­ra Üni­ver­si­te­si’nde çok fark­lı fa­kül­te­ler var; biz ken­di üni­ver­si­te bün­ye­miz­de bi­le bu­nun sı­kın­tı­sı­nı ya­şı­yo­ruz. Aka­de­mik tak­vim­le il­gi­li sı­kın­tı var. Hu­kuk Fa­kül­te­si’yle, Tıp Fa­kül­te­si’nin tak­vim­le­ri­ni ay­nı ya­pa­bil­mek müm­kün de­ğil. Bu tek tip üni­ver­si­te ya­pı­sın­dan kur­tul­mak la­zım. Ya­vaş ya­vaş bü­tün üni­ver­si­te­le­ri in­ce­le­yip, üni­ver­si­te­le­rin ken­di­ne mah­sus bir­ta­kım ya­pı­lan­ma­la­ra ka­vuş­ma­la­rı­nı sağ­la­ma­yı en azın­dan bir zi­hin jim­nas­ti­ği ola­rak dü­şün­mek ge­re­kir ben­ce. Ye­ni YÖK Baş­ka­nı Yu­suf Zi­ya Öz­can’ın da bü­tün üni­ver­si­te­le­ri gez­me gi­bi bir ni­ye­ti var­dı. Sa­nı­yo­rum bu­na baş­la­dı. Fa­kat eğer sa­de­ce üni­ver­si­te rek­tör­le­riy­le ve ida­re­ci­ler­le gö­rü­şü­yor­sa, so­run­lar­la il­gi­li bir ge­liş­me kay­de­dil­mez. Bü­tün üni­ver­si­te­le­ri biz­zat ken­di­si­nin gez­me­si, hat­ta bel­ki üni­ver­si­te so­run­la­rıy­la il­gi­li ola­rak bir­ta­kım he­yet­ler ku­rup, in­ce­le­me­ler de yap­tır­ma­sı ge­re­kir.
Bu ta­bii so­run­la­rın bir bo­yu­tu. İkin­ci bo­yu­tu­na ge­lin­ce, ben­ce mev­cut hi­ye­rar­şik ya­pı­lan­ma sa­de­ce YÖK’ten kay­nak­lan­mı­yor. YÖK üni­ver­si­te­ler üze­rin­de han­gi yet­ki­le­re sa­hip­se, üni­ver­si­te bün­ye­sin­de rek­tör, fa­kül­te­de de de­kan ay­nı yet­ki­le­re sa­hip. Şim­di bu ko­nu­da sa­de­ce YÖK Baş­ka­nı’nın iyi ni­yet­li ol­ma­sı yet­mez. Rek­tör­le­rin de, de­kan­la­rın da iyi ni­yet­li ol­ma­sı ge­re­kir. Bu an­lam­da özel­lik­le üni­ver­si­te­le­rin alt­ya­pı­sıy­la ve iş­le­yi­şiy­le il­gi­li ola­rak ilk etap­ta ida­ri ve aka­de­mik iş­le­rin bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­sı dü­şü­nü­le­bi­lir. Ben de fa­kül­te­de ida­ri gö­rev yap­tı­ğım için bu ko­nu­da­ki sı­kın­tı­la­rı bi­li­yo­rum. Her gün bin­ler­ce ev­rak ge­li­yor. Bun­la­rın bir kıs­mı te­miz­lik şir­ke­ti­nin iş­le­riy­le, bir kıs­mı am­fi­ler­de­ki ho­par­lör sis­te­mi­nin bo­zul­ma­sı ya­hut oda­lar­da öğ­re­tim üye­le­ri­nin bil­gi­sa­yar­la­rı­nın, ya­zı­cı­la­rı­nın ek­sik ol­ma­sı gi­bi iş­ler­le il­gi­li. Bu iş­ler­le aka­de­mis­yen­ler uğ­raş­ma­ma­lı; üni­ver­si­te­le­rin bu tür ida­ri iş­le­ri ay­rı bir bi­rim ta­ra­fın­dan yü­rü­tü­le­bi­lir. Me­se­la yıl­lar­ca tıp fa­kül­te­sin­de iç has­ta­lık­la­rı pro­fe­sör­lü­ğü yap­mış bir ki­şi­nin, te­miz­lik şir­ket­le­ri için iha­le­ye çık­tı­ğın­da bu işin de­tay­la­rı­nı bi­le­bil­me­si müm­kün de­ğil. Bu ay­rı bir iş.
 
İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si es­ki rek­tö­rü Ke­mal Alem­da­roğ­lu, epey ma­hir­di bu gi­bi iş­ler­de an­la­şı­lan.
Onun ha­le­fi olan Me­sut Par­lak ise “Bu iş­ler bi­zim işi­miz de­ğil” de­di. Doğ­ru olan da bu­dur. Aka­de­mis­yen­le­rin aka­de­mik iş­ler­le il­gi­le­ne­bil­me­si için ida­ri ve aka­de­mik iş­le­rin ay­rıl­ma­sı te­mel çö­züm ola­rak dü­şü­nül­me­li. Bu­nun üni­ver­si­te­ler­de yö­ne­tim kav­ga­sı­nı ön­le­me yö­nün­de bir fay­da­sı da var; rek­tör­lü­ğü, de­kan­lı­ğı önem­li ha­le ge­ti­ren za­ten bu tür iş­ler. Bu iş­ler dev­re dı­şı bı­ra­kıl­dı­ğı za­man, üni­ver­si­te­ler­de de­kan­lık ve rek­tör­lük de kav­ga ko­nu­su ol­mak­tan çı­ka­rak, da­ha çok bi­lim­sel ni­te­lik­le­riy­le siv­ri­len ki­şi­le­rin yer ala­ca­ğı bir tür onur gö­re­vi ha­li­ne dö­nü­şe­cek­tir.
Tür­ki­ye’de­ki üni­ver­si­te­ler­de ön­ce­lik­le ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şey kon­sül­tas­yon. Bir de ta­bii ye­ni YÖK Baş­ka­nı bi­lim­sel­li­ğin öne­miy­le il­gi­li ko­nu­şu­yor; bu ko­nu­da baş­ka ne ya­pı­la­bi­le­ce­ği­ni araş­tır­mak ve bu ko­nuy­la il­gi­li tar­tış­ma­la­rı üni­ver­si­te­ler­de de yay­gın­laş­tır­mak la­zım. Tür­ki­ye’de üni­ver­si­te­ler ha­len bi­lim­sel­li­ği, bi­lim adam­lı­ğı­nı de­ğil de bel­li bir ide­olo­jik ta­raf­tar­lı­ğı önem­siyor. Bel­li bir ide­olo­ji­nin ta­raf­ta­rıy­sa­nız, bi­lim­sel ça­lış­ma­la­rı­nız ol­ma­sa da ye­ter­li ve önem­li bir şa­hıs ola­rak gö­rü­lü­yor­su­nuz. Bu­nun kı­rıl­ma­sı la­zım. Ta­bii bir de ge­nel ola­rak Tür­ki­ye’de­ki bi­lim an­la­yı­şıy­la il­gi­li so­run­lar var. Yurtdı­şın­dan, özel­lik­le Al­man­ya’dan ge­len ho­ca­la­rın ge­tir­dik­le­ri po­zi­ti­vist an­la­yış, as­lın­da 1930’la­rın, 40’la­rın an­la­yı­şı. Ama Tür­ki­ye’de üni­ver­si­te­ler fel­se­fi an­lam­da hâ­lâ ora­da­lar. Hal­bu­ki dün­ya­da çok de­ği­şik­lik­ler ol­du. Bu­nun öğ­re­til­me­si la­zım ar­tık. Me­se­la, ba­kı­yor­su­nuz bir öğ­re­tim üye­si ala­nın­da ha­ki­ka­ten çok ba­şa­rı­lı bir aka­de­mis­yen; ama gün­lük si­ya­set­le il­gi­li bir ko­nu­yu de­ğer­len­di­rir­ken ta­ma­men çu­val­lı­yor. Ko­nu­yu so­kak­ta­ki va­tan­da­şın pers­pek­ti­fin­den da­ha da aşa­ğı bir pers­pek­tif­le ele alı­yor. Hu­kuk pro­fe­sö­rün­de bile ay­nı şe­yi gö­rü­yor­su­nuz. Ken­di ala­nın­da çok iyi; ama iş­te Van’da üni­ver­si­te­de oruç tut­ma­dı­ğı için bir gö­rev­li­nin dö­vül­me­si gi­bi mün­fe­rit bir ha­di­se­den Tür­ki­ye’nin ge­ne­li­ne da­ir bir yo­rum, bü­tün­cül bir sos­yal ve si­ya­si mo­del çı­kar­ta­bi­li­yor. Hal­bu­ki ken­di­si ce­za hu­ku­kun­da ya da sos­yo­lo­jiy­le il­gi­li bir ça­lış­ma ya­par­ken şu­nu bi­li­yor ki; bir ne­ti­ce­ye va­ra­bil­mek için tek bir va­ka­dan ha­re­ket edi­le­mez. Ken­di ala­nın­da bir ma­ka­le­yi, bu ba­kış açı­sıy­la yaz­mış ol­sa, bu­nun geç­me­si, ya­yım­la­na­bil­me­si müm­kün de­ğil. Bu ta­bii ge­nel ola­rak bi­lim an­la­yı­şın­dan kay­nak­la­nı­yor. Bir de bi­lim­sel for­mas­yo­nun ne ka­dar de­for­me ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor.
 
Bu­ra­ya ka­dar söy­le­di­ği­niz prob­lem­le­rin esa­sı, te­mel­de mer­ke­zî­leş­mey­le, mer­ke­zî ya­pı­yı da­yat­mak­la ala­ka­lı. Ay­nı şe­yi aka­de­mik ka­li­te stan­dart­la­rın­da da da­ya­tı­yor YÖK. Ör­ne­ğin yap­tı­ğı­nız ça­lış­ma­nın bel­li bir tip der­gi­de, in­deks­te bu­lun­ma­sı ge­re­ki­yor; ak­si tak­dir­de si­zin ya­zı­nı­zı ka­li­te­li say­mı­yor. Me­se­la ki­tap yaz­ma­nız çok önem­li de­ğil; zi­ra bil­di­ri, ra­por ya­hut ma­ka­le ya­za­rak üret­ti­ği­niz ese­ri aka­de­mik ka­mu­oyu­na du­yu­ra­bi­lir­si­niz. O ne­den­le ör­ne­ğin YÖK’ün for­ma­tın­da ki­tap di­ye bir ya­yın bö­lü­mü yok. Bu tür bir mer­ke­zî ve prob­lem­li for­mat­la­ma ile na­sıl bir aka­de­mik stan­dart oluş­tu­ru­la­bi­lir?
As­lın­da aka­de­mik ka­li­tey­le il­gi­li tek bir stan­dar­dın ola­bil­me­si müm­kün de­ğil. Çe­şit­li bi­lim alan­la­rıy­la il­gi­li, fark­lı stan­dart­lar ol­ma­lı. İkin­ci ola­rak da bu­ra­da ta­ma­men kan­ti­ta­tif bir de­ğer­len­dir­me ya­pı­lı­yor. Ma­ka­le sa­yı­sı ve bel­li ha­kem­li der­gi­ler­de ya­yım­lan­mış ol­ma me­se­le­si­ni kas­te­di­yo­rum. Bu­ra­da­ki te­mel me­sele şu: Bir ya­zı­nın şe­kil ba­kı­mın­dan ve me­to­do­lo­jik ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­si bel­ki müm­kün ola­bi­lir. Ama bir ya­zı­nın içe­ri­ğiy­le il­gi­li de­ğer­len­dir­me­yi bir ha­ke­me ha­va­le et­mek, bir an­lam­da san­sür­dür. Ha­kem ya­zı­yı ya­zan ka­dar o alan­da bil­gi­li ol­ma­ya­bi­li­yor me­se­la, bil­me­di­ği için de kar­şı çı­kı­yor. Bu bi­lim­sel­li­ğe de ay­kı­rı. Ma­ka­le­le­ri, ya­zan ki­şi­ye de sa­vun­ma hak­kı ta­nın­ma­lı.
Bir de ulus­la­ra­ra­sı­lık me­se­le­si var bu tip ya­yın­lar­da. Tıp­la il­gi­le­nen­ler, söz­ge­li­mi bir ila­cın test edil­me­siy­le il­gi­li üç-beş say­fa­lık bir ma­ka­le­yi Ame­ri­ka’da­ki bir der­gi­de ya­yım­la­ya­bi­lir­ler. Ama ben Türk Me­de­ni Ka­nu­nu’nda­ki mi­ras hü­küm­le­riy­le il­gi­li bir ma­ka­le­yi Ame­ri­ka’da­ki bir der­gi­de na­sıl ya­yım­la­ya­bi­li­rim ki? Bu, ta­ma­men Tür­ki­ye’ye mah­sus bir ko­nu. O ba­kım­dan ulu­sal­lık-ulus­la­ra­ra­sı­lık da çok tar­tı­şı­la­cak bir me­se­le; bu, ala­na gö­re de­ği­şe­bil­me­li. Ta­ma­men böy­le kan­ti­ta­tif kri­ter­ler­le de­ğer­len­dir­mek yan­lış. Do­çent­lik sı­nav­la­rı da tez sı­nav­la­rı­nın bir de­va­mı ma­hi­ye­tin­de, ta­ma­men form­lar şek­li­ne dö­nüş­tü­rül­dü. Bir do­çen­tin ye­ter­li­li­ği­ni, bir form­da yaz­mış ol­du­ğu bil­gi­le­re da­ya­lı ya­rım sa­at­lik bir öl­çü­me bağ­la­mak yan­lış. Es­ki­den bu ko­nu­da çok ge­liş­miş sis­tem­ler var­mış Tür­ki­ye’de. Me­se­la ho­ca­lar, bir do­çen­ti der­se so­kup iz­li­yor­lar­mış ders an­lat­ma­sı­nı; de­ne­me ders­le­ri gi­bi ders­ler var­mış. Ne­ti­ce iti­ba­rıy­la bu ko­nu­lar­da bi­raz da­ha es­nek sis­tem­ler ge­ti­ril­me­li. Çün­kü bi­lim­sel­li­ğin bü­tün alan­lar­da tek bir bi­li­nen stan­dar­dı yok. As­lın­da bu da Tür­ki­ye’de po­zi­ti­vist ba­kış açı­sı­nın bir so­nu­cu. İçe­ri­ği dik­ka­te al­ma­yan bir ba­kış açı­sı bu.
 
Üni­ver­si­te­le­rin en önem­li prob­lem alan­la­rın­dan bi­ri­si de ma­li so­run­lar. Si­zin bu so­ru­­nun çö­zü­mü­ne yö­ne­lik öne­ri­le­ri­niz ne­ler? Ye­ni YÖK Baş­ka­nı’nın geç­ti­ği­miz gün­ler­de “Üni­ver­si­te­le­ri pa­ra­lı yap­ma­lı­yız” şek­lin­de bir açık­la­ma­sı ol­du. Bu, ma­li so­run­la­rı aş­mak için ye­ter­li bir çö­züm mü­dür; eği­tim­de fır­sat eşit­li­ği­ni, sos­yal ada­le­ti na­sıl et­ki­ler?
Ta­bii üni­ver­si­te­le­rin ma­li ba­kım­dan cid­di so­run­la­rı var. An­cak bu ko­nu­da ya­pıl­mış ye­ter­li ça­lış­ma­lar yok. Her üni­ver­si­te­nin ma­li so­run­la­rı fark­lı. Üni­ver­si­te­le­re dev­let ta­ra­fın­dan ay­rı­lan öde­nek­ler ko­nu­sun­da da man­tı­ki ol­ma­yan fark­lı­lık­lar var. Me­se­la Ga­la­ta­sa­ray Üni­ver­si­te­si’nde bir öğ­ren­ci ba­şı­na dü­şen ma­li­yet­le Van Yü­zün­cü Yıl Üni­ver­si­te­si’nde­ki ma­li­yet ara­sın­da çok cid­di fark­lı­lık var. Bu fark­lı­lı­ğın ne­re­den kay­nak­lan­dı­ğı­nın de­ğer­len­di­ril­me­si la­zım. Üni­ver­si­te ba­zın­da bir öğ­ren­ci­nin ma­li­ye­ti­nin ne ol­du­ğu­nu he­sap­la­mak ko­lay. Ben üni­ver­si­te­le­re öğ­ren­ci sa­yı­sın­dan, öğ­ren­ci ba­şı­na ma­li­yet­ten ha­re­ket ede­rek öde­nek ay­rıl­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Bu­nun üni­ver­si­te­ler açı­sın­dan da teş­vik edi­ci bir yö­nü olur; öğ­ren­ci­le­ri çek­mek için ya­rı­şa­bi­lir­ler. Do­la­yı­sıy­la mat­bu kri­ter­ler dik­ka­te alı­na­rak ay­rı­lan top­lu öde­nek­le­rin çok doğ­ru ol­ma­dı­ğı­nı, doğ­ru da kul­la­nı­la­ma­dık­la­rı­nı dü­şü­nü­yo­rum.
Öğ­ren­ci­ler­den üni­ver­si­te gi­der­le­ri­ni sağ­la­mak tar­tı­şı­la­bi­le­cek bir ko­nu. Tür­ki­ye’de za­ten özel üni­ver­si­te­ler var. Eğer öğ­ren­ci­den pa­ra alı­na­rak üni­ver­si­te­ler ya­pı­lan­dı­rı­la­cak­sa, bu­nun yo­lu dev­let üni­ver­si­te­le­ri­ni pa­ra­lı ha­le ge­tir­mek ye­ri­ne özel üni­ver­si­te­le­rin ku­rul­ma­sı­na im­kan sağ­la­mak ola­bi­lir. Me­se­la va­kıf­lar dı­şın­da ti­ca­ri ku­ru­luş­lar da kri­ter­le­ri be­lir­le­mek şar­tıy­la üni­ver­si­te ku­ra­bi­lir, pa­ra­sı olan­lar o üni­ver­si­te­le­re gi­re­bi­lir­ler. Dev­let üni­ver­si­te­le­ri­ni öğ­ren­ci­ler­den pa­ra ala­rak fi­nan­se et­mek ben­ce çok man­tık­lı bir yön­tem de­ğil.
 
Bu­ra­dan gün­cel bir ko­nu­ya, ba­şör­tü­sü me­se­le­si­ne ge­le­lim is­ter­se­niz. Üni­ver­si­te­de öz­gür­lük­ler açı­sın­dan en baş­ta yer alan prob­lem bu. 28 Şu­bat sü­re­ci ile şid­de­ti­ni ar­tı­ra­rak da­ha ya­kı­cı bir hale dö­nü­şen ba­şör­tü­sü prob­le­mi­ni na­sıl an­la­ma­lı? Bu problem na­sıl çö­zü­me ka­vuş­tu­ru­la­bi­lir?
Tür­ki­ye’de top­lum­sal ha­fı­za çok za­yıf. Bel­ki ge­nel ola­rak hal­kın bu­na ih­ti­ya­cı yok; ama en azın­dan üni­ver­si­te­le­rin böy­le bir ha­fı­za­ya sa­hip ol­ma­sı ge­re­kir. Bir bi­lim ada­mı­nın, 10 se­ne ön­ce­si­ni ha­tır­la­ma­sı la­zım. Tür­ki­ye’de 28 Şu­bat sü­re­cin­den ya­ni 1998’den ön­ce üni­ver­si­te­le­re ba­şör­tü­lü öğ­ren­ci­ler gi­re­bi­li­yor­du. Do­la­yı­sıy­la bu ha­di­se­nin ma­zi­si çok es­ki de­ğil. Ba­zı­la­rı san­ki Cum­hu­ri­yet’in ilk yıl­la­rın­dan iti­ba­ren Tür­ki­ye’de böy­le bir ya­sak var­mış da es­ki kö­ye ye­ni bir âdet ge­ti­ri­li­yor­muş gi­bi bir tep­ki gös­te­ri­yor­lar. Me­se­le­nin çö­zü­müy­le il­gi­li for­mül de bu­ra­da sak­lı. Bu prob­lem ilk ola­rak 1987 Ocak’ın­dan iti­ba­ren baş­la­dı. Tur­gut Özal hü­kü­me­ti za­ma­nın­da bu­nun çö­zü­mü­ne yö­ne­lik bir for­mül bu­lun­du. YÖK Ka­nu­nu’na “Di­nî inanç se­be­biy­le baş ve boy­nun ör­tül­me­si ser­best­tir” di­ye bir mad­de ek­len­di. Ana­ya­sa Mah­ke­me­si di­nî inan­ca da­ya­nan bir dü­zen­le­me yap­mak doğ­ru de­ğil di­ye­rek o mad­de­yi ip­tal et­ti. Ara­dan bir yıl geç­ti. YÖK Ka­nu­nu’nda “Yü­rür­lük­te­ki ka­nun­la­ra ay­kı­rı ol­ma­mak kay­dıy­la kı­lık kı­ya­fet ser­best­tir” şek­lin­de bir de­ği­şik­lik ya­pıl­dı. Ana­ya­sa Mah­ke­me­si bu­nu ip­tal et­me­di; bir yo­rum yap­tı. Bun­dan son­ra üni­ver­si­te­ler­de­ki uy­gu­la­ma ra­hat­la­dı. Ta ki 28 Şu­bat sü­re­ci­ne, Re­fah Par­ti­si’nin ka­pa­tıl­ma da­va­sı­na ka­dar.
Ana­ya­sa Mah­ke­me­si par­ti­yi ka­pa­tır­ken, ken­di­si­nin 1989’da ve 1991’de ver­miş ol­du­ğu ka­rar­la­ra rağ­men ba­şör­tü­sü­nün as­lın­da ser­best ol­du­ğu­nu sa­vun­ma­yı da ka­pat­ma se­bep­le­ri ara­sın­da gös­ter­di. Ar­ka­sın­dan bir çer­çe­ve bi­na edil­di. Ha­tır­lı­yo­rum, o dö­nem­de Ge­nel­kur­may’da hu­kuk mü­şa­vi­ri bir kur­may al­bay, ön­ce YÖK üye­le­ri­ne, da­ha son­ra rek­tör­le­re ve yar­gıç­la­ra bu ko­nu­da bri­fing ver­di. Bu­ra­da­ki for­mül şuy­du: Ye­ni bir yar­gı ka­ra­rı, hu­ku­ki dü­zen­le­me, Ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği ol­mak­sı­zın YÖK’ün bir yo­ru­muy­la ya­sak uy­gu­la­ma­sı­nı baş­lat­mak. Üni­ver­si­te­le­rin ta­ma­mın­da ta­bii bu mer­ke­zî hi­ye­rar­şik ya­pı dik­ka­te alın­dı ve he­men uy­gu­la­ma baş­la­tıl­dı. Tür­ki­ye’de so­run as­lın­da ka­nun­dan, mev­zu­at­tan kay­nak­lan­mı­yor. So­run bir uy­gu­la­ma so­ru­nu; ama şim­di ba­kı­yor­su­nuz üni­ver­si­te rek­tör­le­ri, ida­re­ci­le­ri ve Tür­ki­ye’de­ki ba­zı ke­sim­ler bu uy­gu­la­ma­nın de­ğiş­mez­li­ği­ni sa­vu­nu­yor­lar.
Bu ko­nu­da, şu aşa­ma­da Ana­ya­sa’da bir de­ği­şik­lik yap­ma­nın çok doğ­ru ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­nü­yo­rum. Çün­kü or­ta­da Ana­ya­sa Mah­ke­me­si’nin bir yo­ru­mu var. Mah­ke­me’nin ne ya­pa­ca­ğı bel­li de­ğil; bu­nu 367 ile il­gi­li ka­ra­rın­da da gör­dük. Ana­ya­sa’da de­ği­şik­lik ya­pıl­sa da Ana­ya­sa Mah­ke­me­si bu­nu yo­rum­la­ya­bi­lir. Bu­nun­la il­gi­li Ana­ya­sa’ya bir hü­küm ko­nu­la­cak­sa, Mah­ke­me’nin yet­ki­le­riy­le il­gi­li bir dü­zen­le­me de yap­mak la­zım. YÖK Ka­nu­nu’nda ya­pı­la­cak bir de­ği­şik­lik­le bu ko­nu­da bir for­mül bu­lu­na­bi­lir; en azın­dan Ana­ya­sa Mah­ke­me­si’nin ba­kı­şı ye­ni­den test edi­le­bi­lir. Çün­kü YÖK Ka­nu­nu’nda ya­pı­la­cak de­ği­şik­lik mu­hak­kak Ana­ya­sa Mah­ke­me­si’ne gi­de­cek­tir. Mah­ke­me’nin ka­ra­rı­na gö­re ge­re­kir­se Ana­ya­sa’da bir dü­zen­le­me ya­pı­la­bi­lir. Ya­ni “Ana­ya­sa’ya bir hü­küm ko­yup, bu ko­nu­yu çö­ze­riz” şek­lin­de dü­şün­mek ben­ce yan­lış. Çün­kü me­se­le sa­de­ce hu­ku­ki dü­zen­le­me­ler­den kay­nak­lan­mı­yor. Hu­ku­ki dü­zen­le­mey­le be­ra­ber bir zih­ni­yet çer­çe­ve­si­ni de dik­ka­te al­mak la­zım.

Paylaş Tavsiye Et