Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2008) > Topluyorum > Hukuk, meşruiyet ve başörtüsü
Topluyorum
Hukuk, meşruiyet ve başörtüsü
 

Ocak ayında ülke içinde ve dışında çok önemli gelişmeler yaşandı. Ama bu akşamki toplantımızı önemine binaen birkaç konu ile sınırlandırmayı öneriyorum.

Nedir onlar?

Birincisi, başörtüsü meselesi. Bildiğiniz gibi AKP ve MHP başörtüsü yasağının kaldırılması konusunda genel bir uzlaşıya vardı. Eğer amaçlandığı biçimde sonuçlanırsa, bu uzlaşı Türk siyasetinde bir dönüm noktası olabilir. İkincisi, Ergenekon operasyonu. Ocak ayında Türkiye’nin derin devletine, bazılarınca yine “derin” bir darbe vuruldu. Bence Türk siyaseti açısından çok önemli olan bu mevzuyu tüm açılımlarıyla ele almalıyız burada. Üçüncüsü, İsrail’in Gazze şeridine uyguladığı insanlık dışı abluka; ardından Filistin-Mısır sınırında yaşananlar ve dünyanın olaya tepkisi.

Bence “tepkisizliği” demeliydin. BM Güvenlik Konseyi bu kadar açık bir şekilde insanlık suçu işleyen İsrail’i kınamayı, tabii ki her zamanki sebepten, yine bir türlü beceremedi.

Peki dördüncüsü ne?
 
Dördüncüsü de büyük bir krize dönüşmesinden ve tüm dünyayı sarmasından endişe edilen Amerika merkezli finansal çalkalanma. Bu çalkalanmanın mahiyetini ve olası etkilerini de konuşmalıyız bugün.  

 

Ya Bush’un ziyareti?

 

 

Aslına bakarsanız Gül’ün Washington ziyareti iç basında nasıl ve ne denli eleştirildiyse, Bush’un Ortadoğu ziyareti de Amerikan basınında o şekilde ve o sertlikte eleştirildi. Böyle bir ziyaretin başkanlık döneminin son demlerine bırakılması, bunun Amerikan kamuoyunda “dostlar alışverişte görsün” ziyareti olarak algılanmasına neden oldu. Ayrıca daha birkaç ay önce Annapolis’te yapılan Filistin-İsrail zirvesinin bir netice vermemesi de ziyaretin kapsamına ve önemine ket vurdu. Nitekim Bush’un İsrail ve Filistin’e yaptığı ziyaretin üzerinden daha birkaç gün bile geçmeden, hatta Bush daha bölgedeyken İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilere yönelik olarak başlattığı ve orantısız bir güç kullandığı saldırılar da hem Annapolis Zirvesi’nin hem de Bush’un bölgeye yaptığı ziyaretin ne denli boş olduğunu ortaya koyuyordu.

İsrail’in bu pervasız tavrını bir meydan okuma olarak değerlendirmeliyiz bence. Yani “Amerika bile bize ‘dur’ diyemez” ya da Filistinlilere yönelik olarak “Amerika her zaman ve şartta bizim yanımızda; boşuna ümitlenmeyin” mesajı yüklüydü sanki bu saldırılarda.

 

Amerikan ekonomisi, siyaseti, medyası ve akademisindeki Yahudi etkinliğini, hatta belirleyiciliğini ve BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i kınayacak her uluslararası kararın veto edilişini göz önüne alırsak, İsrail’in bu mesajlarının hiç de anlamsız olmadığını daha iyi görebiliriz herhalde.

Bazı analistler Bush’un bu ziyaretteki asıl maksadının genelde bütün Arap ülkeleri özelde de Körfez ülkeleri nezdinde İran’a karşı bir cephe oluşturmak ya da var olan cepheyi tahkim etmek olduğunu ileri sürdüler.

Öyle ama doğrusu bu açıdan da ben ziyaretin çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Bush’un amacı Arap liderlerini ve kamuoyunu İran’ın ne kadar tehlikeli olduğuna inandırmak ve bu ülkeleri İran’a karşı harekete geçirmekti. Ama Araplar, yükselen Şii etkisine rağmen, İran’ın durumundan, İsrail ve Amerika kadar endişe duymuyorlar. Ayrıca ortada bir Irak fiyaskosu varken, bir de İran’ın kargaşaya sürüklenmesini bölgesel dinamikler açısından hiç mi hiç istemiyorlar. Dahası, böyle büyük ve kapsamlı bir girişimin, artık Beyaz Saray’daki özel eşyalarını toplamaya başlamış bir başkanla yürütülemeyeceğini biliyorlar. Yani bu konuda bölgedeki bütün karar vericilerin durumlarını netleştirmek için Amerika’nın yeni başkanını beklediklerini, Bush’la uzun vadeli taahhütlere girmekten kaçındıklarını söyleyebiliriz.

Başka ne vardı?

 

Dağlıca baskını.

Bence bu konu önemli. Çünkü baskının ardından ortaya çıkan gerçekler ve yapılan spekülasyonlar işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşündürtüyor insana. Olayı hatırlatmaya gerek var mı, bilmiyorum. Ekim ayında iki yüz elli kişilik bir terörist grup Dağlıca’da askerlerimize saldırıyor, on iki askeri şehit ediyor, sekiz askeri de esir alıyor. Olayın akabinde medya durumdan vazife çıkarıyor ve aklıselimi bir yana bırakarak halkı tahrike yöneliyor. Bu meyanda da “Kuzey Irak’a girelim” talepleri ayyuka yükseliyor. Sonra neler olduğunu biliyorsunuz. Bu konuyu daha geniş bir şekilde burada da ele almıştık, hatırlarsanız. Neyse, asıl mesele bu değil. Aradan bir süre geçtikten sonra, PKK esir aldığı askerleri serbest bıraktı. Ama askerleri bu defa vatana ihanet suçlamasıyla Türkiye Devleti tutukladı ve Dağlıca baskınının faturası bu sekiz askere kesildi. Ama askerlerin ifadelerinden ve olaydaki bazı garipliklerden zihinlerde istifhamlar oluştu. Sanki bir ihmal, hatta planlı bir ihmal söz konusuydu. Taraf gazetesi bu konuya geniş yer ayırdı ve bazı sorular ortaya attı. Mesela, olaydan birkaç gün önce bölgede PKK’lı teröristler görülmesine rağmen neden önlem alınmadı? Askerlerin helikopter isteği neden geri çevrildi? Olay gecesi neden projektör yakıldı? Askerler neden eksik teçhizatla göreve gönderildi? Komutanlar olay günü neden izinliydi?

Bu soruları bize sormuyorsun, herhalde? Zira “Evet, neden?” demekten öte söyleyebileceğimiz bir şey yok. İşin içinde, anlaşılan, “devletin âli menfaatleri” var; bizim aklımız ermez bundan sonrasına. Bence bu mevzuyu daha fazla kurcalamayalım ve şu kadim problemimize, başörtüsü meselesine geçelim. Bildiğiniz gibi Başbakan Erdoğan İspanya’da yaptığı bir açıklamada Türkiye’deki başörtüsü sorununu -velev ki başörtüsü siyasi bir simge olsun- çözeceklerini ve bunda kararlı olduklarını açıkladı. Ardından bu açıklamasını destekler mahiyette başka sözler de sarf etti. Ama asıl önemlisi, MHP bir inisiyatif alarak AKP’ye, Anayasa’nın 10. maddesinde bir değişikliğe giderek meseleyi halletmeyi önerdi. Bu işbirliği önerisine karşı AKP’li yetkililer, bir değil üç maddenin değişmesi gerektiğini söyleyerek cevap verdiler. İki parti arasındaki müzakerelerin ardından iki madde üzerinde bir değişikliğe gidilmesi noktasında anlaşıldı. Bundan sonra ne olur, bilemeyiz. Ama öngörüldüğü gibi başörtüsü sorunu böyle bir değişiklikle hallolursa, bu Türk siyaseti için bir dönüm noktası olacaktır herhalde. Sizler bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Başörtüsü Meselesinde Hukuk Fetişizmi

 

Başörtüsü konusu Türk siyasetinin kilitlendiği bir nokta. Onun için Türk siyaset tarihinin neredeyse bütün kıvrımlarını, bütün dinamiklerini, bütün problemlerini, bütün hususiyetlerini bir şekilde bünyesinde barındıran bir mesele. Hangi birinden başlamak gerekir, bilemiyorum. Ama şurası bir gerçek ki, başörtüsü yasağını destekleyenler meseleyi hukuki bir çerçeveye hapsetmeye çalışıyorlar.

Evet, bu doğru. Erdoğan Teziç, mesela, neredeyse her konuşmasında, konunun tartışılacak bir durumunun kalmadığını, hukukun, özellikle de AİHM’in bu konuda son sözü söylediğini, artık bu meseleyi kapatmamız gerektiğini çok rahat ve kendinden emin bir şekilde dile getirebiliyordu.

 

Sadece Teziç değil, diğer pek çok yasak taraftarı da sürekli olarak yasağı, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın, en fazla da AİHM’in kararlarına referansla meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Ben bir hukukçu değilim; ama bu konuda bir şeyi fark etmek için hukukçu olmaya gerek yok herhalde. Şu ana kadar izlediğim, başörtüsü yasağının hukuki zeminini ele alan tartışma programlarının hiçbirinde hukukçular arasında bir uzlaşı olduğunu görmedim. Bir hukukçunun çok net ve emin bir şekilde A dediği bir şeye, başka bir hukukçu aynı kesinlikle B diyebiliyor. Teziç mesela AİHM’in ilgili kararını, kendisine adeta bir kutsiyet atfederek, bu konudaki son noktaymış gibi sunmakta bir beis görmezken; diğer pek çok Anayasa profesörü AİHM’in ilgili kararının, Türkiye’nin kendi kurum ve kararlarını esas aldığını, dolayısıyla AİHM kararının Türkiye’yi bağlayamayacağını; tam aksine Türkiye’deki karar değişikliğinin AİHM kararını hükümsüz kılacağını iddia ediyorlar. Söylemek istediğim, özetle, başörtüsü konusunda hukukun tek ve net bir şey söylemediği. Her hukukçu kendi meşrebi doğrultusunda bir akıl yürütmeyle hukuku kendi lehine konuşturma becerisine sahip. Onun için ben şahsen, hangi taraftan olursa olsun, hukukçuların argümanlarını artık pek inandırıcı bulmuyorum.

Sana katılmamak mümkün değil. Hele Anayasa Mahkemesi’nin şu 367 kararından sonra hukuka olan güvenim tamamen sarsılmış durumda. Hatta bu tür hukuk mercilerinin benim lehime karar vermesini kendi adıma bir itibar kaybı olarak görmeye bile başladım.

Bu kadar sert olmayın arkadaşlar. Hukuk her şeye rağmen hukuktur. Bazı hukukçuların zaaflarına kızıp da hukuku büsbütün gözden çıkarmayın lütfen. Ben de şahsen başörtüsü konusunda yargıçların objektif olmadıklarını düşünüyorum. Türkiye gibi, Huntington’un ifadesiyle “yırtık” bir ülkede başörtüsü meselesi ister istemez gelenek-modernite, İslam-Batı ve merkez-çevre karşıtlıklarını bagajında taşıyor. Yüksek mahkemelerin üyelerinin şu ana kadarki sosyo-ekonomik durum gereği bu karşıtlıklardan birine taraf olduğunu da biliyoruz. Kaldı ki, Türkiye’de yargının bağımsız olamadığı, uzun zamandır gündemde olan bir problem. Dolayısıyla yargıçlar böyle yapısal sorunlarda ait oldukları sosyo-ekonomik çevre ve dünya görüşü angajmanlarından sıyrılamıyorlar. Neticede ortaya 367 kararı gibi garabetler çıkıyor. Ama tüm bunlara kızıp da, hukuku yok saymak pireye kızıp da yorgan yakmaya benziyor. Neticede hepimiz aynı gemide gidiyoruz. Hukuk batarsa, gemi batar; gemi batarsa, hepimizin sonu hüsran olur.

Bana kalırsa, başörtüsü problemi geldiği nokta itibarıyla artık hukuki olma vasfını yitirdi. “Anayasa Mahkemesi bu konuda ne demiş, Danıştay nasıl bir karar vermiş, AİHM’in kararı şu anlama mı gelir, yoksa bu anlama mı?…” bunların hepsi boş. Başörtüsü sorununu bu çerçeve içerisinde tutmaya çalışanların yaptıkları bence hukukun fetişleştirilmesidir; başka bir şey değil. Başörtüsü meselesi, bugün geldiği durum itibariyle bir siyaset felsefesi meselesidir ve bu zeminde ancak hallolabilir.

Hadi hallet de görelim, bakalım.

Her şeyden önce; tıpkı siyasetin meşruiyeti gibi hukukun da meşruiyeti söz konusudur. Bir hukuk sisteminin meşruiyeti, o sistemin, ait olduğu toplumun üst değerleri ile ne ölçüde paralel bir seyir takip ettiğine bağlıdır. Başka bir deyişle her hukuki olan meşru değildir. Hukuki olanla meşru olan arasındaki makasın açılması siyasi meşruiyet krizini ve nihayetinde de siyasi yok oluşu beraberinde getirir. Bu durum siyaset felsefesinin en merkezî ve kadim problemlerinden biridir. Sofokles’in Antigone’undan, Stoacıların doğal hukuk savunularına, Montesquieu’nun Kanunların Ruhu’ndan Alman Romantizmi’nin volksgeist tartışmalarına kadar pek çok zaman ve zeminde bu konu ele alınmış ve hukukun meşruiyeti toplumsal değerlerin üstte ve belirleyici olduğu hiyerarşik bir ilişkiye bağlanmıştır.

Şimdi istersen başörtüsüne gelelim.

Evet, şimdi başörtüsü yasağına tekrar dönersek; ortada henüz bir çözüm yokken, yüz binlerce genç kız ve (ailelerini de sayarsak) milyonlarca insan bu sorundan muzdarip dururken ve yapılan anketlerde toplumun kahir ekseriyeti mevcut uygulamaların hilafına görüş bildirirken, hukukun başörtüsü yasağı konusunda son sözünü söylediğini, artık bunun ötesinin olmadığını iddia etmek, daha doğrusu kestirip atmak, aslında hukukun meşruiyetinin kalmadığını ilan etmekten başka bir şey değildir. Öyle ya! Eğer bir ülkenin hukuku, o ülkenin insanlarının büyük çoğunluğunun değerleriyle ya da iradesiyle ters düşüyorsa, o hukuk hakkında söylenecek tek şey meşruiyetinin olmadığıdır. Hukuk nihayetinde ait olduğu toplumun saadeti uğrunda seferber edilen bir enstrümandır. Son günlerde sıkça rastladığımız gibi, başörtüsü yasağının kanuniliğinde ısrar etmek, hukukun üstünlüğünü savunmak değil, hukuku fetişleştirmektir. Daha ağır bir ifade kullanmam gerekirse, böyle bir ısrar ya da inat, hukuku dogmalaştırmak, yargıçları tanrılaştırmaktır.

Bunları duysa Teziç’in yüreğine inerdi herhalde.

Buradan bir diğer hususa geliyorum. Hepiniz biliyorsunuz ki, demokratik teoride siyasi meşruiyetin kaynağı, halkın iradesidir. Halkın iradesi de belli fasılalarla yapılan seçimler aracılığıyla yasama ve kısmen de yürütme organında tecessüm eder. Öte taraftan yargı, yürütmenin siyasi gücünü halkın iradesi hilafına kullanmaması için dengeleyici bir merci olarak tesis edilmiştir. Bunu da, yürütmenin faaliyetlerinin Anayasa’ya ve diğer kanunlara uygunluklarını denetleyerek yapar. Kendisi yasa koyamaz, çünkü yargı halkın iradesini temsil etmez. Burada altı çizilmesi gereken husus, kanunların özellikle de Anayasa’nın, aslında halkın iradesinin tecessüm ettiği metinler olmasıdır. Yani biraz önce vardığım yargıya, başka bir yoldan ulaşıyorum. Demokrasilerde yargı ya da hukuk son sözü söyleyemez. Bir yerde son sözü yargı söylüyorsa orası demokrasi değil, juristokrasidir; o ülkede yargıçların yönetimi söz konusudur. Demokrasilerde son sözü halk söyler. Halkın iradesi de yasama organında, ülkemiz örneğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilir.

 

Başörtüsü ile Laiklik Karşı Karşıya Getirilirse

Bazılarının iddiasına göre, AKP ile MHP’nin Anayasa’da yapacağı değişiklik Anayasa’nın ikinci maddesinde dile getirilen laiklik ilkesine aykırı olacağından, böyle bir değişikliğin Anayasa Mahkemesi’nden dönmesi gerekir. Buna ne dersin?

Bu iddiayı savunanlar halkın iradesi ile Anayasa’nın ikinci maddesini, ya da laiklik ilkesini karşı karşıya getirdiklerinin farkında değiller herhalde. Kitaba göre, yani demokratik teoriye göre, halkın iradesi nihai mercidir. Onun üstünde hiçbir erk yoktur. İddia edildiği gibi başörtüsüne serbestlik getiren bir düzenleme Anayasa’nın ikinci maddesi ile çelişiyorsa, o zaman ikinci maddede bir problem var demektir. İkinci maddenin, halkın iradesi doğrultusunda değiştirilmesi gerekir. Yok, eğer ikinci madde tabudur; dogmadır; değiştirilemez; değiştirilmesi teklif dahi edilemez, diyorsanız o zaman kabul etmelisiniz ki, sizin ülkeniz demokratik bir ülke değildir. Eğer bu yargıyı içlerine sindiriyorlarsa, argümanlarında sebat etsinler. O zaman mantıksal açıdan buna diyecek bir sözüm kalmaz.

Bu kişilerin başörtüsü ile Anayasa’nın ikinci maddesini karşı karşıya getirmeye çalışmalarının ardında daha pragmatik bir neden yatıyor aslında. Böyle bir argüman, tartışmayı siyasi alanın dışına çıkarmak için taktik bir adım olabilir ancak. Bu insanlar biliyorlar ki, eğer bu iddialarını bir şekilde birilerine kabul ettirebilirlerse, devreye laiklik konusundaki hassasiyeti malum ordu girecek ve laikliği koruma refleksiyle siyasete müdahale edecektir. Dolayısıyla da başörtüsü yasağı siyasi olmayan bir müdahale ile bir neticeye bağlanacak, o birilerinin de gönülleri hoş olacaktır.

Bu arkadaşların çok ince düşündüklerini kabul etmeliyim. Ancak ben biraz daha ince düşüneceğim ve bu taktiğin akıbetini öngöreceğim. Diyelim ki, başörtüsü yasağının sürmesini isteyen bu insanlar ne yapıp ettiler, meseleyi laiklik prensibine getirip bağladılar. Hükümet de belki samimi olarak, belki de bir sonraki seçimleri göz önünde bulundurarak stratejik bir hesapla geri adım atmadı. Ordu da öngörüldüğü gibi zor kullanarak siyasete pre-modern, modern ya da post-modern bir yöntemle müdahale etti. Böyle bir gelişme 2008’de zaten çok hassas olacağı beklenen ekonomik dengeleri alt üst edecek, Türkiye 2001 benzeri bir yıkımı yeniden yaşayacaktır. Böyle bir yıkımın altında kalacak olan sadece darbeciler ve darbe kışkırtıcıları olmayacak, bu müdahale laiklik adına yapılırsa, laiklik prensibi de bu enkazın bir parçası olacaktır. Sonrası ise “geleceğe dönüş”. Olağanüstü hal durumu bir süre daha devam edecek; ardından demokratik ortam geri dönecek; AKP benzeri bir parti çok yüksek bir oy oranıyla iktidara gelecek; AKP’den daha güçlü bir biçimde, AKP’nin bıraktığı yerden devam edecektir. Tek değişen şey üç beş yıllık gecikme, krizden olumsuz etkilenen halk yığınları ve krizde bir şekilde cebini dolduran bazı vurguncular olacaktır.

Bence gelişmeler bu söylediğin uçlara gitmeyecek. Öngördüğün şekilde 28 Şubat ikinci bir defa yaşanmayacak. Çünkü 28 Şubat kamuoyunun manipülasyonu yönünde bütün kurşunların atıldığı, yalanın ve talanın dibinin bulunduğu bir süreçti. 28 Şubat’ta kullanılan yöntem, en azından bir nesil üzerinde, iki kere kullanılabilecek bir yöntem değil. Nitekim Ergenekon çetesinin bu gerçeği bir türlü anlayamaması, amaçlarına ulaşamadan, yani kamuoyunu tahrik etmeyi başaramadan onun sonunu getirdi. Benim tahminim, taraflar ortalarda bir yerlerde buluşacaklar, başörtüsü problemi de bir şekilde çözülecektir. 

Fazla vaktimiz kalmadı ama bu konuda bir hususu daha açıklığa kavuşturmalıyız. Başörtüsü konusunda olumlu ya da olumsuz yönde fikir beyan edenler genellikle başörtüsü takmayı bir tercih, başörtüsü takmamayı ise bir tercihte bulunmama, nötr kalma, karar vermemiş olma hali olarak görüyorlar. Halbuki başörtüsü takmak nasıl ki bir tercihse, başörtüsü takmamak da öyle bir tercihtir. Yani, başörtüsü eğer bir metafizik ya da kültürel yönelimin dışavurumu ise, Türkiye özelinde, başörtüsü takmamak da aynı derecede bir metafizik ya da kültürel yönelimin dışavurumudur. Zira başörtüsü takmak ideolojik bir anlam yüklüyse, takmamak da aynı ölçüde ideolojik bir anlam yüklüdür. Kısacası, başörtüsü takmak siyasi bir simge ise, takmamak da aynı oranda siyasi bir simgedir. Bu konuda fikir yürütenler bence bu nüansı ıskalamamalılar.

 

Ne demek bu şimdi? Başörtüsü takmak laikliğe ne kadar aykırı ise, takmamak da o denli aykırı mı oluyor?

Metafizik bir tercihin göstergesini kamusal alanda taşımak laikliğe aykırı ise eğer, kamusal alanda baş örtmemek de, Türkiye özelinde metafizik bir tercihin dışavurumu olduğundan, laikliğe aykırı olmalı, diyorum. Saçma geliyor, değil mi? Ama ne yapalım; işi mantıksal sonuçlarına götürerek ancak saçmalığı ortaya koyabiliyoruz.

 

 

Valla ne diyeyim, vaktimiz tükeniyor ve biz önümüzde duran dört konudan sadece birini konuşabildik ancak. Ne yapalım, hemen şu finansal çalkalanmaya geçelim mi? Çünkü Ergenekon meselesini 50. sayımızdaki TopluYORUM’da nispeten geniş bir biçimde ele almıştık. Bu konudaki fikirlerimizi merak edenleri o sayıya yönlendirelim. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı devlet terörü ise ne ilk ne de son olacağa benziyor. Bu meseleyi de önümüzdeki aylara erteleyelim.

Ergenekon konusunda bir noktanın altını çizmeme, daha doğrusu bir soru sormama izin verin. Bu örgütün bazı şiddet eylemleriyle halkı galeyana getirmeye, Türkiye’yi 1980 öncesi bir kargaşaya sürüklemeye, böylelikle de bir askerî müdahale zemini oluşturarak, ordudaki bazı macerasever askerlerin darbe yapmalarını sağlamaya çalıştıklarını öğrendik son günlerdeki yazılıp çizilenlerden. Son gözaltı ve tutuklamalarla örgütün “sivil” ayağı çökertildi. Peki ya ordu içerisindeki kanat ne olacak? Onların mevcudiyetine göz mü yumulacak?

Bu soruyu, aynen bu şekilde Taraf gazetesi de manşetten sordu geçenlerde. Ama doğrusu bu konuda hükümetin çok da ileri gidebileceğini zannetmiyorum. Onun için fazla ümitvar olmamak gerek. Ama öte yandan, bu operasyon ile başörtüsü tartışmalarının eş zamanlılığı insanın aklına ister istemez ikisi arasında bir bağlantı olabileceği düşüncesini getiriyor. Kim bilir, belki de Ergenekon’un çökertilmesiyle çetenin askerî kanadı pasifize edilmiştir. En azından başörtüsü tartışmalarına müdahale etmelerinin önüne geçilmiştir.

 

Finans Dünyasında Neler Oluyor?
Eğer, Ergenekon konusunda söyleyecekleriniz bununla sınırlıysa, son konumuza geçelim. Evet, neler oluyor finans dünyasında?
Ben çok daha somut ve güncel bir soru ile başlayayım. Merkez Bankası’nın ve kamu bankalarının İstanbul’a taşınması da ne oluyor?
 
Bankaların İstanbul’a taşınması aslında İstanbul’un, New York ve Londra gibi bir finans merkezine dönüştürülmesi projesinin bir parçası olarak gündeme getirildi. Ama bu projenin ben kamuoyuna iyi anlatılamadığını düşünüyorum. Tayyip Erdoğan’ın katı üslubu da bazı yanlış anlamalara neden oldu maalesef. Halbuki aynı proje teknik yönleri öne çıkarılarak daha ikna edici bir şekilde sunulsaydı kamuoyuna, bu iş bu kadar dallanıp budaklanmazdı. Kanaatimce, bu bankaların İstanbul’a taşınmasının elle tutulur, gözle görülür bir etkisi olmayacaktır ekonomiye. Ama İstanbul’un bir finans merkezine dönüştürülmesi projesini göz önüne alırsak ben burada büyük bir sinerjinin doğacağına inanıyorum. Bugün uluslararası finans piyasası, gelişen teknolojiye de bağlı olarak, çok hızlı mesafe alıyor ve maalesef kamu bankaları bu hızın gerisinde kalıyor. Ankara’nın bürokratik zihniyeti de kamu bankası çalışanları üzerinde negatif bir etki oluşturuyor. İstanbul finansal bir merkeze dönüşürse, kamu bankaları da ister istemez böyle bir ortamda kendilerine çeki düzen verecekler; eksiklerini giderip, artan sinerjiden nasiplerini alacaklar; daha pro-aktif olacaklardır. Bu da Türkiye’deki bankacılık sektörünün verimliliğini artıracaktır, şüphesiz. Onun için ben Merkez Bankası’nın ve diğer kamu bankalarının İstanbul’a taşınmasını olumlu bir girişim olarak görüyorum.
Valla ben sadece İstanbul’un zaten büyük bir keşmekeşe dönmüş trafiğine gelecek yüke bakıyorum; dolayısıyla da bu projenin tekrar düşünülmesini rica ediyorum.
Benim soru havada kaldı. Geçtiğimiz günlerde uluslararası finans piyasalarında küresel çapta bir kriz ya da dalgalanma yaşadık. Borsalarda büyük düşüşler görüldü. Amerikan Merkez Bankası nispeten büyük bir faiz indirimine gitti; piyasaya 150 milyar dolarlık likidite salacağı duyurusunda bulundu. Bush da kredilerini ödeyemeyen Amerikalılara parasal destek verme planını açıkladı. Bugünlerde ise dalgalanma durulmuş gibi görünüyor. Finans dünyasında neler oluyor?
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz birkaç yıl boyunca Amerika’da faizler çok düştü, %1’lere kadar geriledi. Faizlerin düşüklüğünden faydalanmak isteyen insanlar doğal olarak kredili ev almaya yöneldiler. Hatta ikinci, üçüncü evler için bile krediler verildi. Ev fiyatlarının astronomik bir şekilde yükselişiyle, insanlar daha borcu bitmemiş evlerini üçüncü şahıslara satarak büyük kârlar elde ettiler. Tabii ki tasarruf meyli olmayan Amerikalıların bu paraları aldıkları gibi tükettiklerini düşünebiliriz. Ayrıca bankalar açısından bu kredilerin geri dönüşü uzun vadeli olduğu için, bankalar kazançlarını artırmak amacıyla bu kredileri başka piyasalarda tekrar sattılar. Böylelikle Amerika’daki gayrimenkul piyasasına bağlı olarak küresel çapta türev piyasalar ortaya çıktı. Ancak faizler yavaş yavaş yükselmeye başlayınca, ev satın alan insanlar kredi borçlarını artık ödeyemez oldular ve sistem çökme noktasına geldi. Ev fiyatları tepe taklak oldu. Türev piyasalar da krizden nasibini aldı.
Bu bizi ne kadar etkileyecek peki?
Eskiden Amerika’da böyle bir olay yaşansa, çok kısa zamanda bu, dünya sathına yayılır ve küresel bir krize dönüşürdü. Ancak bugün dünya ekonomisindeki nispi payı düşen Amerika’daki gelişmeler küresel krize dönüşmüyor hemen. Hatta Çin ve Hindistan gibi büyük piyasalar Amerikan ekonomisinin negatif etkilerini dengeleyebiliyor. Onun için ben şahsen bu dalgalanmanın ya da krizin Türkiye’yi çok fazla etkileyeceğini zannetmiyorum. Çünkü bizim kredi riskimiz fazla değil. Kaldı ki, Türkiye de eski Türkiye değil artık. 2000-2001 döneminden çok daha güçlü ve dinamik bir ekonomimiz var bugün. Hukukumuz yabancı yatırımcılar için daha müsait. Uluslararası likidite öyle ya da böyle kendine yatırım mekanları aramaya devam edecektir. Güçlü ekonomisi ile Türkiye’nin bu likiditeye ev sahipliği yapacağını ve bu krizin bizim aleyhimize değil de lehimize gelişeceğini tahmin ediyorum ben. Yeter ki siyasi istikrar bozulmasın.
Vaktimiz kalmadı, ama bu tartışmayı şu tespitle bitirelim isterseniz. Burada finans ekonomisinden bahsediyoruz. Yani mal ve hizmetler açısından doğrudan karşılığı olmayan para ticaretini kastediyorum. 1960’lı yıllarda cross-border denilen finans ticareti, mal ve hizmetler ticaretinin iki katıydı; 1980’lerde on katına, 90’lı yıllarda ise kırk katına yükseldi. Bugün ise yüz katın üzerinde zannedersem. Başka bir deyişle günlük reel ticaretin değeri bugün 30 milyar dolarken, finansal ticaretin değeri 3 trilyon doları buluyor. Reel anlamda karşılığı olmayan bu ticaretin er ya da geç bir yerlerden patlak vermesi elbette bizi şaşırtmamalı. Belki uluslararası finans sistemi bugün yaralarını bir şekilde sarabilecek. Ama bu kritik durumun daha ne kadar sürdürülebilir olduğunu doğrusu ben bilemiyorum. Önümüzdeki dönemde bu hususu daha fazla konuşacağız gibime geliyor.  

Paylaş Tavsiye Et