Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (May 2008) > Söyleşiyorum > Ömer TAŞPINAR: “Türkiye Kürtlerinin talebi demokratikleşme”
Söyleşiyorum
Ömer TAŞPINAR: “Türkiye Kürtlerinin talebi demokratikleşme”
Söyleşi: Nuh YILMAZ
Soğuk Savaş döneminde ortak düşman Sovyetler Birliği tehdidi üzerinden şekillenen ve NATO çatısı altında kurumsallaşan Türkiye-ABD ilişkileri, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılıp iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesinin ardından müttefiklik temelli bir seyir izlemeyi sürdürdü. Zira Türkiye’nin ABD nezdindeki jeo-stratejik önemi devam ediyor ve iki ülkenin çıkarları Balkanlar, Kafkaslar ve kısmen de Ortadoğu’da örtüşüyordu. Ancak 11 Eylül’den sonra teröre karşı küresel savaş ilan eden ABD ile Türkiye’nin çıkarları Ortadoğu’da çelişmeye, hatta çatışmaya başladı. Türk halkının baskısı sayesinde 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’te reddedilmesi iki ülke ilişkilerinde travmatik bir etki yaparken, Irak işgalinin yansımaları yaşanan çıkar çatışmasını daha da derinleştirdi.
Türkiye, Kuzey Irak’taki Kürt oluşumunun bağımsız bir devlete dönüşme çabalarından büyük rahatsızlık duyarken; ABD, Irak’taki başlıca müttefiki olarak gördüğü Kürtlerin bölgelerinde oluşturdukları istikrarın devam etmesini istiyor. Ancak PKK’nın Kuzey Irak’ta elde ettiği hareket serbestîsinin son aylarda Türkiye’ye terörün tırmanması olarak yansıması, ABD’nin tavşana kaç tazıya tut politikalarının sınırlarını epeyce zorluyor. Biz de Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan bu çalkantıları Washington’daki Brooking Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Ömer Taşpınar ile konuştuk. Ortadoğu, Kürt milliyetçiliği, siyasal İslam ve Avrupa’daki Müslümanlar gibi konularda uzman olan Taşpınar, National War College ile Johns Hopkins Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapıyor. Ve yaşanan tüm sorunlara rağmen iki ülke ilişkilerinin düzeleceğini belirtiyor. ­
 
Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­ri­ne ta­ri­hî pers­pek­tif­ten bak­tı­ğı­nız­da gü­nü­müz­de­ki iliş­ki­le­ri na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?
So­ğuk Sa­vaş dö­ne­min­de Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­ri bu­gün­kün­den çok da­ha fark­lı bir plat­form üze­rin­dey­di. O dö­nem­de or­tak düş­man kav­ra­mı­mız var­dı. Tür­ki­ye’nin en cid­di ide­olo­jik düş­ma­nı ve ay­nı za­man­da top­rak bü­tün­lü­ğü­ne yö­ne­lik bir teh­li­ke ola­rak gös­te­ri­len SSCB’nin kom­şu­muz ve bi­zim de NA­TO üye­si ol­ma­mız, ABD’yle bir ba­kı­ma “or­tak düş­man” ta­nı­mı çer­çe­ve­sin­de bir or­tak­lık ge­ti­ri­yor­du. So­ğuk Sa­vaş bit­ti­ğin­den be­ri Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­rin­de­ki en bü­yük so­run, ye­ni bir or­tak düş­man ta­ri­fi­nin ya­pı­la­mı­yor ol­ma­sı. Bu da Tür­ki­ye’nin için­de bu­lun­du­ğu böl­ge­nin son de­re­ce zor bir böl­ge ol­ma­sın­dan kay­nak­la­nı­yor. ABD için Tür­ki­ye’nin je­o-stra­te­jik de­ğe­ri ha­len de­vam edi­yor. 11 Ey­lül son­ra­sın­da Tür­ki­ye Müs­lü­man, la­ik ve de­mok­ra­tik bir ül­ke ola­rak da önem ka­zan­dı. Fa­kat bü­tün bu je­o-stra­te­jik öne­mi­mi­ze ve ABD’de pek çok ki­şi ta­ra­fın­dan hâ­lâ bir mo­del ola­rak gö­rül­me­mi­ze rağ­men “or­tak bir düş­man”ımız yok ar­tık. ABD’nin te­rö­riz­me kar­şı sa­vaş ilan et­ti­ği bir dö­nem­de or­tak bir te­rö­rizm an­la­yı­şı­na bi­le sa­hip de­ği­liz.
 
Stra­te­jik it­ti­fa­kın or­tak dost-düş­man ay­rı­mı­na da­yan­dı­ğı­nı ka­bul eder­sek, bu du­rum­da ar­tık bu it­ti­fa­kın de­vam et­me­di­ği­ni söy­le­ye­bi­lir mi­yiz?
Evet. İki ta­ra­fın yap­tı­ğı ko­nuş­ma­lar­da da sü­rek­li “Ay­nı de­ğer­le­ri pay­la­şı­yo­ruz” vur­gu­su ya­pı­lı­yor. Ta­mam, or­tak de­ğer­ler mev­cut; ya­ni iki ta­raf da de­mok­ra­si­yi, Tür­ki­ye’nin Ba­tı­lı bir is­ti­ka­met­te git­me­si­ni is­ti­yor. Fa­kat rea­list açı­dan bak­tı­ğı­mız­da ulus­la­ra­ra­sı iliş­ki­ler­de “or­tak düş­man” ta­nı­mı, ya­ni or­tak çı­kar­lar çok önem­li. Me­se­la Irak’ta ABD’nin çı­kar­la­rıy­la Tür­ki­ye’nin çı­kar­la­rı ka­ğıt üze­rin­de uyu­şu­yor ol­ma­sı­na rağ­men, Tür­ki­ye ta­ra­fın­da ABD, Kürt me­se­le­si­ne ya da PKK’ya ba­kı­şı ne­de­niy­le biz­zat düş­man ola­rak al­gı­la­nı­yor. Çün­kü ABD bi­zim düş­ma­nı­mı­zın ya­nın­da gö­zü­kü­yor; PKK’ya bi­zim­le ay­nı de­re­ce­de düş­man­lık duy­mu­yor­muş gi­bi bir iz­le­nim bı­ra­kı­yor. Me­se­la Baş­ba­kan’ın Be­yaz Sa­ray’da­ki gö­rüş­me­sin­de ABD Baş­ka­nı Bush’un “PKK te­rör ör­gü­tü­dür ve bi­zim or­tak düş­ma­nı­mız­dır” de­me­si Türk ba­sı­nın­da çok cid­di bir ba­şa­rıy­mış gi­bi al­gı­la­nı­yor. Bu as­lın­da çok acı bir du­rum; çün­kü ABD Dı­şiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı za­ten yak­la­şık 10 yıl­dır PKK’yı te­rö­rist bir ör­güt ola­rak ka­bul edi­yor. Ama de­mek ki Tür­ki­ye’de öy­le bir al­gı­la­ma var ki, Baş­kan Bush ta­ra­fın­dan ya­pı­lan bu tip bir açık­la­ma bi­le ba­şa­rı ha­ne­si­ne ya­zı­la­bi­li­yor.
 
Şu an­da or­tak düş­man ta­nı­mı ol­ma­ma­sın­dan kay­nak­la­nan sı­kın­tı­lar, özel­lik­le İkin­ci Kör­fez Sa­va­şı’ndan son­ra çı­kar­la­rın iyi­den iyi­ye ça­tış­tı­ğı bir re­el-po­li­tik du­ru­mun oluş­ma­sıy­la mı ala­ka­lı?
Ke­sin­lik­le öy­le. Ya­ni Kürt me­se­le­si ve PKK, Tür­ki­ye’nin ABD’ye ba­kı­şı­nı be­lir­le­yen te­mel un­sur ha­li­ne gel­di. Unut­ma­mak ge­re­kir ki, Tür­ki­ye’nin en cid­di iki kim­lik so­ru­nu si­ya­sal İs­lam ve Kürt me­se­le­si­dir. Bu iki so­ru­nu ABD na­sıl al­gı­lı­yor ona bak­mak la­zım. Me­se­la Tür­ki­ye’de özel­lik­le la­ik­çi ke­sim, ABD’nin Tür­ki­ye’de AK Par­ti’yi des­tek­le­di­ği­ne ve ılım­lı bir İs­lam mo­de­li ya­rat­ma­ya ça­lış­tı­ğı­na ina­nı­yor. Bu an­lam­da bir ba­kı­ma Tür­ki­ye’nin ken­di la­ik­çi ref­leks­le­riy­le ABD’nin dış po­li­ti­ka­sı ara­sın­da bir ça­tış­ma çı­kı­yor. 11 Ey­lül son­ra­sı ABD, İs­lam Dün­ya­sı’nda me­de­ni­yet­ler ça­tış­ma­sı­na al­ter­na­tif bir ül­ke ara­ma­ya baş­la­dı ve en do­ğal aday Tür­ki­ye’ydi. Çün­kü Tür­ki­ye Müs­lü­man, la­ik, de­mok­rat ve ay­nı za­man­da Ba­tı’ya ya­kın, müt­te­fik bir ül­key­di. Do­la­yı­sıy­la Hun­ting­ton’ın tez­le­ri­ne ters dü­şen ko­num­day­dı ve ABD, bil­has­sa da ye­ni-mu­ha­fa­za­kâr­lar bu­nu kul­lan­mak is­te­di.
Ta­bii bu dev­let nez­din­de, özel­lik­le Ke­ma­list ke­sim­de bü­yük bir aler­ji­ye ne­den ol­du. Bu bi­zi bir ba­kı­ma “kö­tü Müs­lü­man Vah­ha­bi­ler”e kar­şı ABD’nin “iyi Müs­lü­man”la­rı ya­pa­cak ve İs­lam Dün­ya­sı’na doğ­ru itip Ke­ma­lizm’den ya­vaş ya­vaş uzak­laş­tı­ra­cak teh­li­ke­li bir em­per­ya­list oyun gi­bi al­gı­lan­dı. Do­la­yı­sıy­la ABD, Tür­ki­ye’nin ir­ti­ca, la­ik­lik ve ılım­lı İs­lam tar­tış­ma­la­rın­da hiç ol­ma­dı­ğı ka­dar önem­li bir ro­le sa­hip ol­ma­ya baş­la­dı. Bu bir ba­kı­ma Tür­ki­ye’de­ki an­ti-Ame­ri­kan­cı­lı­ğın bir aya­ğı­nı oluş­tur­du. Di­ğer ayak ise Kürt me­se­le­si ile bağ­lan­tı­lı. Bu ko­nu­da da ço­ğun­luk ABD’yi Kürt­le­ri des­tek­le­yen, Irak’ın bö­lün­me­si­ne ne­den olan, Bar­za­ni ve Ta­la­ba­ni’nin ar­ka­sın­da du­ran, PKK’ya kar­şı bir şey yap­ma­yan bir ül­ke ola­rak gö­rü­yor. Do­la­yı­sıy­la ar­tık Tür­ki­ye’nin ken­di so­run­la­rı olan Kürt me­se­le­si ve ılım­lı İs­lam me­se­le­sin­de bü­tü­nüy­le ABD odak­lı bir ana­liz ya­pı­lı­yor. Za­ten bi­zim komp­lo te­ori­le­riy­le dün­ya­ya bak­ma­ya hep mey­li­miz var­dır. Sevr­fob­ya, ya­ni Os­man­lı Dev­le­ti’nin da­ğıl­ma­sı­nın ge­tir­di­ği be­ka kor­ku­muz, bu­gün Ame­ri­kan dış po­li­ti­ka­sıy­la bi­re­bir ör­tü­şü­yor. Ve öy­le bir ye­re va­rıl­dı ki ar­tık, bı­ra­kın or­tak düş­man ta­nı­mı ya­pa­bil­me­yi, ABD’nin ken­di­si düş­man ha­li­ne gel­di.
 
O hal­de iliş­ki­ler­de ar­tık ya­pı­sal bir dö­nü­şüm ol­du­ğu­nu söy­lü­yor­su­nuz.
Evet. Do­la­yı­sıy­la bu sa­de­ce Bush’la de­ğil, Tür­ki­ye’nin kim­lik so­run­la­rı­nın bu­gün dün­ya­nın tek sü­per gü­cü­nün po­li­ti­ka­la­rıy­la ça­tış­ma­sıy­la ala­ka­lı. Tür­ki­ye son za­man­lar­da ya­pı­lan ka­muo­yu araş­tır­ma­la­rı­na gö­re en an­ti-Ame­ri­kan ül­ke ko­nu­mun­da. Pa­kis­tan, Fi­lis­tin, Mı­sır ve Ür­dün’de bi­le ABD’ye ba­kış biz­den da­ha olum­lu. Bu ül­ke­ler da­ha mı az et­ki­le­ni­yor­lar ABD’nin dış po­li­ti­ka­sın­dan? Ha­yır. Ama bi­zim İs­lam ve Kürt me­se­le­le­ri­miz gi­bi gi­rift so­run­la­rı yok. Tür­ki­ye’nin ken­di kim­lik so­run­la­rı an­ti-Ame­ri­ka­niz­mi ya­ra­tı­yor.
 
Son ay­la­rı yo­ğun bi­çim­de Ku­zey Irak tar­tış­ma­la­rıy­la ge­çir­dik. Bü­tün bu söy­le­dik­le­ri­niz çer­çe­ve­sin­de Tür­ki­ye-ABD iliş­ki­le­rin­de Ku­zey Irak’ın ko­nu­mu ne­re­ye dü­şü­yor? Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­rin­de bü­tün bu or­tak düş­man al­gı­sı­nın yok­lu­ğu­na, An­ti-Ame­ri­ka­niz­me ve stra­te­jik it­ti­fa­kın de­ğiş­me du­rum­la­rı­na rağ­men, Ku­zey Irak’ta Tür­ki­ye ve ABD or­tak bir şey ya­pa­bi­lir mi?
Ku­zey Irak, Tür­ki­ye için, PKK ile il­gi­li ya­şa­nan son dö­nem­ler­de­ki so­ru­nun ne­re­dey­se ana mer­ke­zi. ABD açı­sın­dan ise ya­şa­nan Irak fi­yas­ko­su için­de tek el­de tu­tu­lur ba­şa­rı, is­tik­rar abi­de­si. Mer­kez­de ve gü­ney­de ol­du­ğu gi­bi bir em­ni­yet ve te­rö­rizm so­ru­nu yok ku­zey­de. Ta­bii Tür­ki­ye’den ba­kı­lın­ca ateş düş­tü­ğü ye­ri ya­kı­yor. Bi­zim bü­tün te­rör so­ru­nu­muz Kan­dil Da­ğı’ndan çı­kı­yor di­ye dü­şü­nü­yo­ruz. Do­la­yı­sıy­la Kan­dil’e, Ku­zey Irak’a bir ope­ras­yon işin çok önem­li bir bo­yu­tu. An­cak ben ken­di ana­liz­le­rim­de so­ru­nun iç di­na­mik­le­ri­ne bak­ma­yı da­ha man­tık­lı bu­lu­yo­rum. Çün­kü an­cak içe­ri­de ka­na­yan bir ya­ra var­sa dış di­na­mik­ler Tür­ki­ye’yi za­yıf­lat­mak için bu­nu kul­la­na­bi­lir.
O yüz­den ön­ce “PKK, DTP ne­dir? Bun­la­rı ne de­re­ce­de Kürt mil­li­yet­çi­li­ğin­den fark­lı bir ye­re ko­ya­bi­li­riz?” so­ru­la­rı­na ce­vap ara­ma­lı­yız. Kürt mil­li­yet­çi­li­ği ben­ce ar­tık lam­ba­dan çık­mış ve bir da­ha içi­ne ko­ya­ma­ya­ca­ğı­mız bir cin gi­bi. Biz hâ­lâ asi­mi­las­yon­da, Kürt­le­ri bir şe­kil­de Türk ha­li­ne ge­tir­me ko­nu­sun­da ıs­rar eder ve bu­nun içe­ri­de ba­şa­rı­lı ol­du­ğu­nu öne sü­rer­sek, hiç­bir za­man Kürt me­se­le­si­nin en cid­di bo­yu­tu olan mil­li­yet­çi­lik bo­yu­tu­nu an­la­ya­ma­yız. Ben Ku­zey Irak mer­kez­li bir tar­tış­ma­yı çok man­tık­lı bul­mu­yo­rum şu aşa­ma­da. Fa­kat ma­ale­sef Tür­ki­ye’de­ki tar­tış­ma bü­tü­nüy­le ABD, Ku­zey Irak ve di­ğer dış di­na­mik­ler odak­lı ol­du­ğu için ne­re­dey­se Tür­ki­ye ar­tık sa­de­ce PKK ile de­ğil, Bar­za­ni ile de sa­vaş­mak du­ru­mun­day­mış gi­bi bir ha­va ya­ra­tı­lı­yor. Ül­ke­nin en önem­li ga­ze­te­si­nin baş­ya­za­rı Bar­za­ni’yi suç­la­ya­bi­li­yor ve ona kar­şı bir şey­ler ya­pıl­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­li­yor. Bu açı­dan bak­tı­ğı­mız­da Tür­ki­ye-ABD iliş­ki­le­ri­nin ne ka­dar zor bir dö­nem­den geç­ti­ği­ni da­ha iyi gö­rü­yo­ruz. Bü­tün bun­la­rın üze­ri­ne bir de Er­me­ni me­se­le­siy­le İs­lam me­se­le­si­ni ek­le­di­ği­miz­de ne­re­dey­se ken­di stra­te­jik or­ta­ğı­mız­la sa­vaş yap­mak is­te­yen bir ül­ke gi­bi gö­rü­nü­yo­ruz.
 
Türk-Ame­ri­kan iliş­ki­le­ri bu me­se­le­nin ta­li bir bo­yu­tu mu de­mek is­ti­yor­su­nuz? Ya­ni el­bet­te Tür­ki­ye ile ABD’nin Ku­zey Irak’ta çı­kar­la­rı ça­tı­şa­bi­lir ve­ya uyu­şa­bi­lir; ama asıl me­se­le şu an­da Tür­ki­ye’nin ken­di iç so­ru­nu­nu bu­ra­ya ta­şı­ma­sı ve bu­nu çö­ze­me­di­ği için sı­kın­tı­nın oluş­ma­sı mı?
Ta­ma­men öy­le. 1925’te­ki Şeyh Sa­it is­ya­nı­nı, İn­gi­liz­ler kış­kırt­tı di­ye mi yok­sa Ke­ma­lizm’e, mil­li­yet­çi­li­ğe, ye­ni bir dev­le­tin ku­rul­ma­sı­na, hi­la­fe­tin kal­dı­rıl­ma­sı­na kar­şı bir ayak­lan­ma­dır di­ye mi ana­liz ede­ce­ğiz? Dı­şa­rı­dan İn­gi­liz­ler bu­nu kul­lan­dı, hat­ta des­tek ver­di muh­te­me­len; ama bu yi­ne de İn­gil­te­re ne­de­niy­le Şeyh Sa­it is­ya­nı çık­tı an­la­mı­na gel­mez. Bu­gün ya­pı­lan ana­liz­ler­de PKK, Ba­tı ne­de­niy­le va­ro­lan ve do­la­yı­sıy­la Ba­tı baş­kent­le­rin­de hal­le­di­le­bi­le­cek bir so­run ola­rak gö­rü­lü­yor. Em­per­ya­liz­min Tür­ki­ye’de­ki ma­şa­sı gi­bi bir ana­liz ya­pı­la­bi­li­yor ör­ne­ğin. Bu­nu İs­lam­cı ke­sim de, sol­cu ke­sim de ya­pa­bi­li­yor. Çün­kü te­mel­le­rin­de, Tür­ki­ye’nin en önem­li ge­ne­tik özel­li­ği olan mil­li­yet­çi­lik var. Do­la­yı­sıy­la iki ta­raf da bu mil­li­yet­çi po­ta­da bu­lu­şup Ba­tı’yı suç­la­ya­bi­li­yor. Hal­bu­ki “Kürt me­se­le­sin­de biz ne ha­ta yap­tık, 1980-83 dö­ne­min­de ne­ler ya­pıl­dı, Di­yar­ba­kır As­ke­rî Ce­zae­vi’nde ne­ler ol­du?” so­ru­la­rı hiç so­rul­mu­yor. Ken­di­mi­zi kar­şı ta­ra­fın ye­ri­ne ko­ya­mı­yo­ruz; en bü­yük so­run em­pa­ti ya­pa­ma­ma­mız. Türk mil­li­yet­çi­li­ği Kürt mil­li­yet­çi­li­ği­ni do­ğu­ru­yor; ama Türk mil­li­yet­çi­li­ği meş­ru ko­num­day­ken Kürt mil­li­yet­çi­li­ği ne ta­ra­fa gi­de­cek? “Kürt­ler mil­li­yet­çi ol­ma­sın kar­de­şim” di­ye­bi­lir mi­yiz? Mil­li­yet­çi­li­ğe kar­şı bir söy­lem tut­tu­rur­sak, onun za­rar­lı bir ide­olo­ji ola­bi­le­ce­ği­ni söy­ler­sek bel­ki bir ba­şa­rı el­de ede­bi­li­riz. Ama Tür­ki­ye’nin bu­gün gel­di­ği nok­ta­da mil­li­yet­çi­lik en çok prim ya­pan ide­olo­ji. AK Par­ti bi­le ma­ale­sef mer­ke­ze yak­laş­tık­ça, mil­li­yet­çi­le­şe­bi­li­yor.
 
Kürt me­se­le­si­ne si­zin ta­bi­ri­niz­le içe­ri­den bak­tı­ğı­mız­da, me­se­le­nin baş­lı­ca iki ak­tö­rü olan or­du ve hü­kü­met ne­re­de du­ru­yor? Han­gi ak­tör da­ha et­ki­li bu nok­ta­da?
Ka­ba­ca bir ge­nel­le­me yap­mak ge­re­kir­se, TSK’nın Kürt po­li­ti­ka­sı ge­nel­de Tür­ki­ye’nin ge­le­nek­sel Ke­ma­list yak­la­şı­mı­na çok ya­kın çiz­gi­de sey­re­di­yor; ya­ni dış teh­dit al­gı­la­ma­sı üze­ri­ne ku­ru­lu. Özel­lik­le bu oluş­mak­ta olan Kürt dev­le­ti­ni kır­mı­zı çiz­gi­ler çer­çe­ve­sin­de de­ğer­len­di­ren, Ker­kük’te çok cid­di so­run ya­şa­yan, ama yi­ne de bu me­se­le­de Tür­ki­ye’nin Bar­za­ni ile ko­nuş­ma­sı­nı is­te­me­yen ve Or­ta­do­ğu’ya çok faz­la bu­laş­ma­sın­dan ra­hat­sız olan, Ba­tı’ya doğ­ru git­me­si­ni is­te­yen bir dış po­li­ti­ka söz ko­nu­su. Ba­tı’yla so­run­lar ya­şa­dı­ğın­da da bu se­fer Rus­ya’ya doğ­ru ba­ka­bi­len bir dış po­li­ti­ka bu. Çün­kü Rus­ya’da Ba­tı­lı bir ül­ke; ama tam de­mok­ra­tik de­ğil. Do­la­yı­sıy­la be­lir­li açı­lar­dan bi­ze uy­gun bir ül­ke. Bu ne­den­le Ke­ma­list dış po­li­ti­ka­da Rus­ya’nın önem­li bir ye­ri var. Av­ras­ya açı­lım­la­rı ya­ni “ge­re­kir­se NA­TO’dan çı­ka­rız, Av­ras­ya ti­pi bir stra­te­ji iz­le­riz” dü­şün­ce­si Ke­ma­lizm’le ör­tü­şü­yor.
 
Sa­de­ce bir mil­li­yet­çi­lik ko­nu­su de­ğil ya­ni…
Ba­tı­cı­lık­la ka­rı­şık bir oto­ri­ter­lik. Ya­ni Ba­tı­cı­lık ya da AB pro­je­si eğer de­mok­ra­tik­leş­me, Kürt ve İs­lam me­se­le­le­riy­le bir ba­kı­ma iç he­sap­laş­ma ve o kim­lik­le­ri iç­sel­leş­tir­me de­mek­se, Tür­ki­ye’de özel­lik­le Ke­ma­list ke­sim bu­nu pek is­te­mi­yor. Ya­ni kim­lik­sel ve di­nî so­run­lar­la il­gi­li çok kül­tür­lü­lü­ğe ve­ya da­ha fark­lı bir la­ik­lik ta­nı­mı­na açık de­ğil. O ne­den­le dış po­li­ti­ka­da eğer AB de­mok­ra­tik­leş­me ve li­be­ral­leş­me­yi ge­ti­ri­yor­sa, “Biz böy­le AB’yi is­te­mi­yo­ruz” di­yor­lar. Bu dış po­li­ti­ka ba­kış açı­sı­nın ar­ka­sın­da­ki te­mel un­sur, ge­le­nek­sel Ke­ma­lizm. Bu­nun da ya­pı­sal un­sur­la­rı Ha­ri­ci­ye ve TSK.
Bu­na al­ter­na­tif ola­rak ise ye­ni-Os­man­lı­cı bir dış po­li­ti­ka ba­kış açı­sı var. Bu, Tür­ki­ye’nin ken­di İs­la­mî, Os­man­lı ve çok kül­tür­lü kim­li­ğiy­le ba­rış­mış bir ül­ke ol­ma­sı an­la­mı­na ge­li­yor. Ye­ni-Os­man­lı­cı­lık, Kürt me­se­le­sin­de ise ben­ce Kürt­ler­den kork­ma­ma­yı, ter­si­ne on­la­ra ha­mi­lik yap­ma­yı esas alan, ken­di­ne gü­ve­nen bir ta­vır ge­liş­ti­ri­yor. Özal’ın Ta­la­ba­ni ve Bar­za­ni’ye kır­mı­zı pa­sa­port ver­me­si­ni ben bu ye­ni-Os­man­lı­cı­lık çer­çe­ve­sin­de de­ğer­len­di­ri­yo­rum. Bu­ra­da ken­di­ne gü­ve­nen; ken­di Müs­lü­man kim­li­ğiy­le, çok kül­tür­lü­lü­ğüy­le, Os­man­lı geç­mi­şi ile ba­rı­şık; im­pa­ra­tor­luk ref­leks­le­ri­ne sa­hip; sü­rek­li par­ça­lan­mak kor­ku­suy­la de­ğil, bu böl­ge­de ben na­sıl da­ha faz­la ka­za­na­bi­li­rim ve na­sıl da­ha cid­di bir ak­tör ola­bi­li­rim dü­şün­ce­siy­le ha­re­ket eden bir dış po­li­ti­ka söz ko­nu­su. Me­se­la Fi­lis­tin me­se­le­sin­de, “Ha­mas’ı İran’a kap­tır­ma­ya­lım” di­yor. Ha­mas’ın gel­me­si­nin ama­cı ona bu­ra­da be­lir­li me­saj­la­rı ve­re­bil­mek. Çün­kü İran ay­nı za­man­da Os­man­lı’nın en bü­yük stra­te­jik ra­ki­biy­di. Ye­ni-Os­man­lı­cı­lı­ğın gö­zün­de İran çok mak­bul bir ül­ke de­ğil; çün­kü bel­li bir Sün­ni kim­li­ği de var bu ba­kış açı­sı­nın. Me­se­la Arap-İs­ra­il me­se­le­sin­de ak­tör ola­lım, ba­rış sü­re­cin­de cid­di bir ye­ri­miz ol­sun, İran ko­nu­sun­da biz de ko­nu­şa­lım, Su­ri­ye ko­nu­sun­da açı­lım ya­pa­lım vs. di­yor. Arap ve İs­lam dün­ya­sın­da Tür­ki­ye’nin be­lir­li bir ro­lü ol­ma­sı­nı is­te­yen po­li­ti­ka bi­çi­mi­ne ben “ye­ni-Os­man­lı­cı­lık” di­yo­rum.
 
Bu­nu pe­ki olum­lu bir şey ola­rak mı kul­la­nı­yor­su­nuz? Çün­kü olum­lu ta­raf­la­rın­dan bah­set­ti­niz; ama ay­nı za­man­da he­ge­mo­nik bir söy­lem ola­rak da kul­lan­dı­nız.
Şim­di bu­ra­da ken­di­ne gü­ve­ne­bi­len, Kürt me­se­le­sin­de sa­vaş de­ğil ba­rış ve ay­nı za­man­da be­lir­li bir nü­fuz sağ­la­mak is­te­yen, iç so­run­la­rı­nı de­mok­ra­si ve çok kül­tür­lü­lük çer­çe­ve­sin­de hal­le­de­bi­len, Do­ğu’ya açı­lım­lar ya­par­ken Or­ta­do­ğu, As­ya ve Ba­tı’yla da iliş­ki­le­ri­ni ih­mal et­me­yen bir Tür­ki­ye ge­re­ki­yor. AK Par­ti’nin yap­tı­ğı gi­bi, AB’yle be­lir­li açı­lım­la­rı ya­pan, Kıb­rıs’ta ge­rek­li ta­vi­zi ve­re­bi­len, me­se­la Rus­ya’yla da iyi iliş­ki­le­ri olan bir Tür­ki­ye. Ye­ni-Os­man­lı­cı­lık ben­ce bi­raz da ül­ke­nin 360 de­re­ce ha­re­ket ede­bil­me­si­dir. Os­man­lı Ba­tı’nın da için­dey­di, Do­ğu’nun da. “Tür­ki­ye’nin mer­kez ül­ke ola­bil­me­si” gi­bi söz­ler bi­raz faz­la id­dia­lı ola­bi­lir ta­bi­i. Ama keş­ke tek so­ru­nu­muz Tür­ki­ye’nin ha­yal­le­ri çok ge­niş bir ül­ke ol­ma­sı ol­sa. Ben bu tip bir viz­yo­nu -adı­na ne ko­yar­sak ko­ya­lım- Kürt­ler­le kav­ga eden, Av­ru­pa’ya ve Ba­tı’ya sır­tı­nı dön­müş, Rus­ya’yla oto­ri­ter ya­pı­sı ne­de­niy­le flört eden, Pu­tin’in ko­nuş­ma­la­rı­nı web si­te­si­ne ko­yan, “Şang­hay’a gi­de­riz, NA­TO’dan çı­ka­rız, Kürt dev­le­ti­ni bo­ğa­rız, Bar­za­ni’yi öl­dü­rü­rüz” di­yen bir man­tı­ğa çok da­ha faz­la ter­cih ede­rim.
 
Pe­ki, siz Ku­zey Irak’a mü­da­ha­le ih­ti­ma­li­ni na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz? Eğer bir ha­re­kât ger­çek­le­şe­cek­se, bu na­sıl bir ha­re­kât ola­bi­lir?
Ger­çek­çi ol­mak ge­re­kir­se, o böl­ge­ye ABD’ye rağ­men ve onun is­te­ği dı­şın­da mü­da­ha­le et­mek, Tür­ki­ye açı­sın­dan bil­has­sa AB ile iliş­ki­ler­de çok cid­di ka­yıp­la­ra ne­den ola­bi­lir. O ne­den­le ben­ce bu­ra­da ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şey, as­lın­da bir şe­kil­de Er­bil’le ko­nu­şa­bil­mek.
 
ABD do­la­yı­mı ile mi yok­sa doğ­ru­dan mı?
Her iki­si de ola­bi­lir. As­lın­da ben­ce ide­al olan, Ab­dul­lah Gül’ün za­ma­nın­da yap­ma­ya ça­lış­tı­ğı şey­di: Bar­za­ni’yi bir şe­kil­de ça­ğır­mak. Bu­nu çok yük­sek pro­fil­li bir şe­kil­de yap­mak zo­run­da de­ğil; ama be­lir­li me­saj­la­rı bi­re­bir ve­re­bil­mek önem­li. Ni­ye Ku­zey Irak Kürt­le­ri, PKK’ya kar­şı bir şey yap­mı­yor? Kan­dil’de­ki PKK’ya kar­şı bir şey ya­pa­mı­yor­lar di­ye­lim; pe­ki Sü­ley­ma­ni­ye ve Er­bil’de­ki ofis­le­ri­ni ne­den ka­pa­ta­mı­yor­lar? Be­lir­li bir Kürt da­ya­nış­ma­sı ola­bi­lir; ama bu işin te­me­lin­de Ker­kük ya­tı­yor. Bar­za­ni ve Ta­la­ba­ni’nin is­te­di­ği şey, Ker­kük’ü baş­kent yap­mak. De­mek ki or­ta­da çok açık bir denk­lem var. PKK’yı bel­li öl­çü­ler­de kul­la­nı­yor­lar. Dip­lo­ma­tik yol­lar­dan bu denk­lem na­sıl bo­zu­la­bi­lir, ona ba­kıl­ma­lı. Ama bun­la­rı çöz­mek için ön­ce di­ya­log kur­mak ge­re­kir. Er­bil’le otu­rup açık bir şe­kil­de on­la­rın ne is­te­di­ği ve bi­zim ne is­te­di­ği­mi­zi ko­nu­şa­bil­me­miz la­zım.
 
Pe­ki, bu an­lam­da Tür­ki­ye de Kan­dil’de­ki bir PKK var­lı­ğı­nı Ker­kük’e her an mü­da­ha­le ede­bil­mek için kul­la­nı­yor de­ni­le­bi­lir mi?
Ha­yır, PKK di­ye bir ör­güt ol­ma­say­dı da Tür­ki­ye, Ker­kük üze­rin­de be­lir­li bir hak sa­hi­bi ol­du­ğu­nu dü­şü­ne­cek­ti. Zi­ra hâ­lâ Mi­sak-ı Mil­li dü­şün­ce­si var. Mu­sul, Ker­kük bu­nun için­dey­di; ama biz­den alın­dı. Ay­rı­ca “Ker­kük’te pet­rol var, bu adam­lar eğer Ker­kük’ü alır­lar­sa dev­let­le­şe­bi­lir­ler” gi­bi bir kor­ku mevcut. An­cak şu var ki PKK’nın var­lı­ğı, bir ba­kı­ma Er­bil’le ko­nuş­ma­mak için iyi bir ma­ze­ret. PKK’nın son za­man­lar­da te­rör ey­lem­le­ri­ni art­tır­mış ol­ma­sı, An­ka­ra-Er­bil ara­sın­da Gül’ün cum­hur­baş­kan­lı­ğın­dan son­ra do­ğa­bi­le­cek po­tan­si­yel bir di­ya­lo­gu öl­dür­dü. PKK sırf bu açı­dan as­lın­da ba­şa­rı­lı oldu de­ne­bi­lir. PKK, Tür­ki­ye’nin ve Er­bil’in de­ğil, DTP ile be­ra­ber ken­di­si­nin mu­ha­tap alın­ma­sı­nı is­ti­yor. Öca­lan’ın Man­de­la ol­mak gi­bi ha­yal­le­ri var. Ha­pis­ten çı­kıp, AB’ye doğ­ru gi­den bir Tür­ki­ye’de Kürt me­se­le­sin­de mu­ha­tap ola­rak alın­mak is­ti­yor. Ken­di­si­nin mu­ha­tap ol­du­ğu­nu his­set­tir­mek için de, özel­lik­le se­çim­le­ri kay­bet­tik­ten son­ra AK Par­ti’ye kar­şı tek­rar bas­kın ol­ma­ya ve Bar­za­ni’nin onu des­tek­le­di­ği ha­va­sı­nı ya­rat­ma­ya ça­lı­şı­yor. Bar­za­ni de bu tu­za­ğın içi­ne dü­şü­yor. Bu­nu boz­mak ve “PKK’nın ar­ka­sın­da ben yo­kum” de­mek ye­ri­ne, Ker­kük me­se­le­sin­de kork­tu­ğu için da­yı­la­na­bi­li­yor Tür­ki­ye’ye kar­şı. Do­la­yı­sıy­la bu or­tam için­de PKK, Tür­ki­ye ile Er­bil’i ko­nuş­tur­ma­ma ama­cı­na ula­şı­yor. Tür­ki­ye’de de dev­let me­ka­niz­ma­la­rı için­de, Er­bil’le ko­nu­şul­ma­sı­nı is­te­me­yen, Er­bil’le ko­nu­şul­du­ğu an­da Tür­ki­ye’nin ora­da­ki bir Kürt dev­le­ti­ne evet de­mek zo­run­da ka­la­ca­ğı­nı ve içe­ri­de­ki Kürt­le­rin yü­zü­nü ora­ya dö­ne­ce­ği­ni dü­şü­nen bir sü­rü in­san var. Bu an­lam­da Tür­ki­ye’de Er­bil’le ko­nu­şul­ma­sı­nı is­te­me­yen ba­zı aşı­rı mil­li­yet­çi un­sur­lar­la PKK’nın is­te­ği ça­kı­şı­yor. Bu­ra­da ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şey, Er­bil’le ko­nu­şa­bil­mek, PKK’yı gay­ri­meş­ru bir ko­nu­ma doğ­ru ite­bil­mek, DTP’yi PKK’dan bi­raz­cık kur­ta­ra­bil­mek. DTP’yi ku­cak­la­ya­rak ve PKK ile ara­sın­da so­run çı­ka­ra­bi­le­cek be­lir­li açı­lım­lar ya­pa­rak de­mok­ra­tik si­ya­se­tin önü­nü aç­mak.
 
Pe­ki, bu me­se­le­ye ABD na­sıl ba­kı­yor?
Bu­nun­la il­gi­li ABD’de Dı­şiş­le­ri Ba­kan­lı­ğı, Pen­ta­gon ve is­tih­ba­rat bi­rim­le­rin­de ana­liz­ler ya­pan akıl­lı in­san­lar var. Fa­kat ABD bu ana­liz­le­ri na­sıl ha­ya­ta ge­çi­re­bi­lir, ör­ne­ğin Tür­ki­ye’yi na­sıl Er­bil’le ko­nuş­tu­ra­bi­lir, bu­nu bi­le­mi­yo­rum. ABD, Irak’ta içi­ne düş­tü­ğü du­ru­mun ve İran’ın bu iş­gal son­ra­sı gi­de­rek güç­len­me­si­nin ar­dın­dan bu­gün ade­ta kriz­den kri­ze at­lı­yor. Şu aşa­ma­da Tür­ki­ye’nin so­run­la­rıy­la il­gi­len­mek, ABD için bir lüks. Kriz aşa­ma­sı­na gel­me­yen hiç­bir so­run ABD’nin dik­ka­ti­ni çek­mi­yor. Tür­ki­ye’nin PKK ile il­gi­li so­run­la­rı da hiç­bir za­man kriz aşa­ma­sı­na gel­mi­yor. Bir ara alev­le­ni­yor, son­ra Baş­ba­kan ABD’ye gi­di­yor, “İs­tih­ba­rat pay­la­şı­mı ya­pa­lım” fi­lan de­ni­lip ge­çiş­ti­ri­li­yor. ABD için asıl kriz ise bir çı­kış stra­te­ji­si ge­liş­ti­re­me­di­ği, her gün on­lar­ca ki­şi­nin öl­dü­ğü, ade­ta Vi­et­nam­la­şan Irak so­ru­nu. Ya­ni Ame­ri­kan dış po­li­ti­ka­sı bü­tü­nüy­le Irak’a odak­lı şu an­da ve Kürt­ler de bu dış po­li­ti­ka­nın mer­ke­zin­de yer alan bir oyun­cu.
 
PKK ve DTP ağır­lık mer­ke­zi Tür­ki­ye içe­ri­sin­de olan un­sur­lar. Bun­lar içe­ri­de bi­ti­ri­lir­se, ağır­lık mer­ke­zi ABD ile da­ha ya­kın iliş­ki içe­ri­sin­de­ki Er­bil’e kay­mış ol­maz mı?
Ben­ce Tür­ki­ye’de­ki Kürt­le­rin Tür­ki­ye’ye bağ­lı­lı­ğı me­se­le­si de­mok­ra­tik­leş­mey­le bağ­lan­tı­lı. Tür­ki­ye’de­ki Kürt­le­rin ta­le­bi de­mok­ra­tik­leş­me. Siz ken­di böl­ge­niz­de­ki Kürt­le­re, “Biz de­mok­ra­si­yi ge­liş­ti­re­ce­ğiz, çok kül­tür­lü­lü­ğü ka­bul edi­yo­ruz, do­la­yı­sıy­la Kürt ola­rak ya­şa­ya­bi­le­cek­si­niz, ay­nı za­man­da eko­no­mik açı­dan da eli­miz­den gel­di­ğin­ce açı­lım­lar ya­pa­ca­ğız” de­di­ği­niz za­man bu in­san­la­rın İs­tan­bul’a, An­ka­ra’ya, İz­mir’e, ora­dan da Tür­ki­ye AB’ye gir­di­ğin­de Av­ru­pa’da­ki ak­ra­ba­la­rı­nın ya­nı­na git­me ha­yal­le­ri, Sü­ley­ma­ni­ye ya da Er­bil’e git­mek­ten da­ha ge­çer­li ola­bi­lir. Ken­di­le­ri­ni Tür­ki­ye’yle bir bağ için­de gö­rüp, “Ben Tür­ki­ye­li­yim” de­me­ye baş­la­ya­bi­lir­ler o za­man.
 
Siz çiz­di­ği­niz çer­çe­ve­de so­ru­nu bü­yük öl­çü­de Tür­ki­ye’nin ken­di iç di­na­mik­le­ri ile iliş­ki­len­dir­di­niz. An­cak ABD’nin es­ki Te­rör­le Mü­ca­de­le Özel Tem­sil­ci­si Jo­seph Rals­ton gö­re­vin­den ay­rı­lır­ken da­ha çok fa­tu­ra­yı ABD’ye çı­kart­tı. Bu­nu na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz?
Ta­bii Jo­seph Rals­ton tu­tup be­nim yap­tı­ğım gi­bi sos­yo­lo­jik, Kürt me­se­le­si­nin de­rin­le­ri­ne inen, Tür­ki­ye’nin kim­lik me­se­le­le­ri­ne ba­kan bir ana­liz ya­pa­cak bi­ri­si de­ğil. O ken­di dev­le­ti ne­re­ler­de ha­ta yap­tı bu­na ba­kı­yor. Rals­ton’a Tür­ki­ye’yi ya­tış­tır­mak için “Sen as­ker­sin, as­ker­le­ri an­lar­sın; Türk­ler­le ko­nuş; Irak’a gir­me­yip Er­bil’le di­ya­log kur­sun­lar” şek­lin­de söz­de yük­sek pro­fil­li bir iş ve­ril­di. An­cak Rals­ton ABD yö­ne­ti­min­den is­te­di­ği il­gi­yi gö­re­me­yin­ce kız­ma­ya ve yö­ne­ti­mi stra­te­jik viz­yon­suz­luk­la suç­la­ma­ya baş­la­dı. Ger­çek­ten de bu­gün Ame­ri­ka­lı­lar “Ken­di eli­miz­le Irak’ı bir al­tın tep­si için­de İran’a ver­dik” di­yor­lar. İran bu­gün böl­ge­de çok güç­lü bir Şii hi­la­li oluş­tur­du. Lüb­nan’da Hiz­bul­lah, Arap dün­ya­sı­nın en güç­lü ör­gü­tü ol­du çık­tı. Ah­me­di­ne­jad’ın İs­ra­il’e kar­şı kul­lan­dı­ğı, bi­zim alay et­ti­ği­miz, ra­di­kal söy­lem son­ra­sın­da İran, Arap ka­mu­oyun­da be­lir­li bir pres­tij ka­zan­dı. Çün­kü Arap ka­mu­oyu­na gö­re İran İs­ra­il’e kar­şı bu laf­la­rı ede­bi­li­yor ve Ha­mas’a, Hiz­bul­lah’a des­tek ve­ri­yor; Mı­sır, Suu­di Ara­bis­tan, Ür­dün gi­bi ül­ke­ler­de­ki Sün­ni li­der­ler ise hiç­bir şey yap­mı­yor­lar­dı.
Rals­ton bü­tün bu di­na­mik­le­ri gör­dü; “Tür­ki­ye’nin bu Sün­ni-Şii kı­rıl­ma­sın­da ne ya­pa­ca­ğı çok önem­li” de­di. Bu­gün Türk hal­kı­na “Kürt dev­le­ti ko­nu­sun­da İran ABD’ye kı­yas­la bi­zim ya­nı­mız­da mı?” di­ye sor­du­ğu­nuz­da “Evet” ce­va­bı alır­sı­nız. Ni­ye? Çün­kü on­la­rın da Kürt’ü var, on­lar da is­te­mi­yor böy­le bir dev­le­ti. PJAK on­la­ra da sal­dı­rı­yor. Böy­le­lik­le gi­de­rek İran’a sem­pa­ti du­yan bir Türk ka­muo­yu var ar­tık. Av­ras­ya stra­te­ji­le­ri­nin için­de İran da var. Bu­ra­da Rals­ton çok ba­sit bir şe­kil­de di­yor ki “PKK ko­nu­sun­da bir şey yap­ma­ya­rak, ken­di eli­miz­le Tür­ki­ye’yi de İran’a ver­me­ye baş­lı­yo­ruz. Ni­ye? Çün­kü da­ha bü­yük so­run­la­rı­mız var. Biz­zat ya­rat­tı­ğı­mız Irak ba­tak­lı­ğı­nın için­den çı­ka­mı­yo­ruz ve bir de PKK so­ru­nu ya­şa­ma­ya­lım di­ye dü­şü­nü­yo­ruz. Tür­ki­ye de bu ara­da en an­ti-Ame­ri­kan ül­ke ol­du çık­tı” di­yor ve bu­nu stra­te­jik viz­yon­suz­luk ola­rak ta­nım­lı­yor.
 
Tür­ki­ye’nin ge­nel gi­di­şa­tı­nı na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz pe­ki?
Ben Tür­ki­ye’nin gi­di­şa­tı hak­kın­da kö­tüm­ser de­ği­lim. Tür­ki­ye ben­ce ken­di­si­ni den­ge­le­ye­bi­le­cek prag­ma­tik bir ül­ke. Şu an­da AK Par­ti gi­bi prag­ma­tik ref­leks­le­ri olan bir par­ti hü­kü­met ol­du­ğu için de şans­lı. Zi­ra AK Par­ti, mi­li­ta­rist eği­lim­le­ri den­ge­le­ye­bi­li­yor. AK Par­ti eğer AB yo­lun­da de­mok­ra­tik­leş­me­ye sı­kı­ca sa­rı­lır­sa, be­nim öz­le­di­ğim par­ti olur. An­cak %47 al­mış bir par­ti ka­çı­nıl­maz ola­rak gi­de­rek mer­ke­ze yak­la­şır. AK Par­ti’nin bu­nu yap­ma­ma­sı la­zım. Çün­kü mer­ke­ze yak­laş­tık­ça, mer­ke­zin has­ta­lık­la­rı­nı da ka­pa­bi­li­yor; oto­ri­ter­le­şe­bi­li­yor, mil­li­yet­çi­le­şe­bi­li­yor. İs­lam­cı kim­li­ği olan AK Par­ti re­jim nez­din­de AB’ye ade­ta muh­taç­tı. Çün­kü İs­lam­cı kim­li­ği re­jim ko­nu­sun­da kan uyuş­maz­lı­ğı ya­ra­tı­yor­du. Bu­gün ar­tık İs­lam­cı­lı­ğı­nı kay­bet­miş, li­be­ral­leş­miş, mer­ke­ze ya­naş­mış, ken­din­den da­ha emin bir AK Par­ti’nin “Ne ih­ti­ya­cım var be­nim AB’ye” di­ye­bil­me ih­ti­ma­li be­ni kor­ku­tu­yor açık­ça­sı.
Ni­ye çok kö­tüm­ser de­ği­lim? Çün­kü Tür­ki­ye ya­vaş ya­vaş Os­man­lı kim­li­ği­ni öne çı­ka­ra­rak so­run­la­rı­nı hal­le­di­yor; hem Müs­lü­man kim­li­ğiy­le hem de çok kül­tür­lü­lü­ğüy­le ba­rış­ma aşa­ma­sı­na ge­li­yor. Dev­let, im­pa­ra­tor­luk ge­le­ne­ği ol­du­ğu için bu güç­ler den­ge­si­ni iyi gö­re­rek, ge­rek­siz ye­re 50 bin as­ker­le Ku­zey Irak’a gir­mi­yor me­se­la. De­mek ki bir prag­ma­tizm var. Bu as­ker­de de var; o da de­ği­şi­yor.
Ben Ame­ri­ka­lı­la­rı kor­kut­mak is­te­di­ğim za­man “Tür­ki­ye Fran­sa olur, dik­kat edin” di­yo­rum. Ya­ni iş­ler yo­lun­da git­mez­se en kö­tü ih­ti­mal­le Tür­ki­ye, NA­TO’nun as­ke­rî ka­na­dın­dan çı­kar. Rus­ya’yla, Çin’le, Hin­dis­tan’la da­ha cid­di iliş­ki­ler ku­rar. AB’ye doğ­ru gi­der­ken bun­la­rı Ba­tı’yla kav­ga et­me­den ya­pa­bi­lir­sek -ama bu ara­da AB’nin de ne­re­ye doğ­ru gi­de­ce­ği çok önem­li-, o den­ge­le­ri iyi yö­ne­te­bi­lir­sek 360 de­re­ce po­li­ti­ka iz­le­ye­bi­li­riz.
 
Bu gi­di­şa­tı olum­suz yön­de ne et­ki­le­ye­bi­lir?
Bu denk­lem­de bi­lin­me­yen, Kürt me­se­le­si. Tür­ki­ye’yi kö­tü bir ye­re ge­ti­re­bi­lir bu me­se­le; ama bah­set­ti­ğim pa­ra­met­re­ler içe­ri­sin­de çö­züm bu­la­bi­lir­se, o za­man Tür­ki­ye’nin önü çok açı­lır. Ki­şi ba­şı­na dü­şen ge­lir ar­tar, li­be­ral­le­şir, de­mok­ra­tik­le­şir, ken­di­ne gü­ve­nen bir ül­ke olur.
 
ABD ile iliş­ki­le­ri de bu çer­çe­ve­de mi ele al­mak la­zım?
Evet, ABD ile iliş­ki­ler de dü­ze­le­cek­tir.

Paylaş Tavsiye Et