Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (August 2008) > Topluyorum > Biz Önce Müslüman Türk’üz
Topluyorum
Biz Önce Müslüman Türk’üz

 

Şemdinli, Danıştay, Atabeyler, YAŞ kararları ve cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerine yapılan spekülasyonlar… Tüm bu gelişmelerin dokuduğu ‘derin’ süreç hâlâ devam ediyor olsa da arkadaşlar, bu ay dikkatimizi dış politik gelişmelere yoğunlaştırmamız gerekiyor.
Ben uzunca bir süredir medyada Şemdinli ve Danıştay ile ilgili haber ya da yoruma rastlamıyorum. Emin misin bahsettiğin bu sürecin hâlâ devam ettiğine?
Sen gazetelerin sadece spor sayfalarını okuyorsun galiba. Daha birkaç hafta önce Kara Harp Okulu Komutanı Reha Taşkesen, telefonlarının dinlendiği gerekçesiyle görevinden istifa etti. Olayı ilginç kılan durum, Taşkesen’in önümüzdeki YAŞ kararları ile Genel Kurmay Başkanı olması beklenen, bununla birlikte hakkında pek çok söylenti çıkan Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt’a yakın bir subay olması.
Geçtiğimiz günlerde Şemdinli davasının 145 sayfalık gerekçeli kararı da yayımlandı. Bu metnin en can alıcı kısmı, "İki astsubayın bu olayda tek başlarına olması olanak dışı. Daha yüksek görevliler olmadan eylemi yapamazlardı" ifadesiydi ki, bu hüküm görevden el çektirilen Van eski savcısı Ferhat Sarıkaya’yı doğrular nitelikte.
Ayrıca yine İsmet Berkan ve Ertuğrul Özkök tarafından YAŞ ile irtibatlı olarak gündeme getirilen Kıdemli Albay Ali Ergülmez hakkında 12 ayrı suçtan dava açılması da bu çerçevede okunabilir.
Yani kısacası, birkaç aydır burada anlamaya ve açıklamaya çalıştığımız ‘derin’ süreç tüm hararetiyle devam ediyor. Bu ayın sonuna kadar da ortalık durulmayacak gibi görünüyor. Ama dediğim gibi, artık bunu bırakıp, yine Türkiye açısından son derece önemli bir başka gelişmeye gelelim. Malumunuz, bu ayın gündemine İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları damgasını vurdu. İzninizle ben olayların nasıl geliştiğini kısaca hatırlatayım: HAMAS’ın seçimleri kazanarak Filistin’de iktidara gelmesinden itibaren İsrail Filistin’e yönelik tavrını sertleştirmişti. ABD’nin ve kısmen Avrupa’nın, HAMAS’ın iktidara gelmesinden dolayı Filistin’e yönelik baskılarını artırması da gerilimi tırmandırdı. Ancak 9 Haziran’da meydana gelen bir olay Filistinliler açısından bardağı taşıran son damla oldu. İsrail Ordusunun Gazze sahil şeridini bombalaması neticesinde, Beyt Lahiya plajında aralarında yaşları 1, 3 ve 10 olan çocukların da bulunduğu 7 Filistinli sivil hayatını kaybetti. Bu saldırıdan yaklaşık on beş gün sonra Filistinli örgüt üyeleri İsrail-Gazze sınırındaki bir noktaya saldırarak iki İsrail askerini öldürdü, birini de rehin aldı. Bunun üzerine 28 Haziran’da İsrail birlikleri Gazze’ye girdi ve Filistin kabinesinin üçte birini ve çok sayıda HAMAS üyesini gözaltına aldı. İsrail jetleri Filistin devlet binalarını bombaladı. Bu saldırılarda 50’nin üzerinde Filistinli sivil hayatını kaybetti. Bu arada, 12 Temmuz’da Hizbullah İsrail sınırını geçerek iki İsrail askerini kaçırdı ve sekizini de öldürdü. Bunun ardından İsrail uçakları Lübnan’ın güneyini bombalamaya başladı. Birkaç gün sonra da İsrail karadan Lübnan topraklarına girdi. Bugüne değin İsrail saldırılarından dolayı 500 kadar Lübnanlı sivil hayatını kaybetti.
Benim dikkatimi çeken, dünyada kimsenin İsrail’e ‘dur’ dememesi oldu.
Aslında Rusya, Fransa, İngiltere ve İtalya İsrail’i orantısız güç kullandığı gerekçesiyle uyardı. Hatta 6 Temmuz gibi erken bir tarihte, yani Hizbullah İsrail askerlerini henüz kaçırmamış ve İsrail Lübnan’a girmemişken, İsrail’in Gazze’deki saldırıları nedeniyle BM İsrail’e saldırılara son vermesi çağrısı içeren bir karar tasarısını görüşmeye başladı. Ancak ABD bu kararı veto etti.
Böylelikle 33 oldu.
Ne 33 oldu?
Amerika’nın 1982’den bu yana veto ettiği İsrail aleyhindeki BM kararlarının sayısı.
O da bir şey mi! 25 Temmuz’da İsrail ordusunun Lübnan’da bulunan BM gözlem noktasını bombalaması sonucu 4 BM görevlisi öldü. Üstelik BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a göre İsrail bunu kasten yapmıştı. Bunun üzerine BM Güvenlik Konseyi İsrail’in bu eylemini kınayan bir başkanlık bildirisi yayımlamak istedi ama hazırlanan her taslak metin ABD’nin vetosuna takıldı.
Amerika’nın İsrail ile ilişkisine geri döneceğiz, ama ben öncelikle İsrail’in ne yapmak istediğini ve ne yapabileceğini tartışalım istiyorum.
Şu ana kadar İsrail’in stratejisi, kendisine yönelik bir eyleme anında ve askerî üstünlüğünü de kullanıp şiddeti bir üst düzeye çıkartarak cevap vermek şeklinde oldu ki, böylelikle kendisine yönelik sonraki saldırılar için muhataplarına gözdağı versin. Bence bu defa da benzer bir yolu izliyor İsrail. Nitekim HAMAS’a bağlı militanlar İsrail mevzilerine giriyor ve orada iki İsrail askerini öldürdükten sonra birini de rehin alıyorlar. Bu İsrail için büyük bir güvenlik zaafı. Bu ayıbı örtmek için İsrail, dünyanın kınamasına aldırmadan, Filistin’e karşı orantısız bir güç kullandı. Aynı şekilde İsrail, Hizbullah’ın askerlerine yönelik eylemlerine Lübnan’ı bombalayarak cevap verdi. Bence İsrail, kendince güvenlik açısından itibarını yeniden kazandığını düşündüğü anda saldırılarını sona erdirecektir. Daha doğrusu, İsrail işini bitirdiği zaman ABD diplomatik baskısını artıracak ve tarafları bir ateşkese zorlayacaktır. Dolayısıyla bu saldırıların sınırlı ve façayı düzeltmeye yönelik olduğunu düşünüyorum.
İsrail Lübnan’da öncelikli hedef olarak limanları ve ana yolları tahrip ediyor. Bununla bir yandan Hizbullah’a dışarıdan yardım gelmesini, diğer yandan da Hizbullah’ın ağır silah ve teçhizatlarıyla birlikte geri çekilmesini engellemeye çalıştığı belli. Ancak Lübnan’ın Suriye sınırı açık kaldığı sürece buradan hem Hizbullah’a yardım gelebilir hem de Hizbullah zorda kaldığı zaman Suriye içlerine çekilebilir. Bu durumda İsrail’in ne yapacağı önemli. Eğer Hizbullah’ı Suriye içlerine kadar izlerse, bu Suriye ile savaş demektir. İsrail bu savaşı göze alsa ve Suriye’yi mağlup etse bile bölge İsrail için daha güvenli hale gelmez. Zira bu durumda Suriye büyük bir karmaşaya sürüklenecektir ki, İsrail bunu kesinlikle istemez. Kaotik bir Suriye herkesten çok Hizbullah’ın işine yarar. Öte yandan İsrail Suriye’ye kadar ilerlemezse, bu durumda da Hizbullah’a istediği darbeyi indirememiş olacaktır. Bu arada Hizbullah’ın Lübnan halkı nezdindeki itibarını da göz önüne alırsak, İsrail’in stratejik açıdan çok da avantajlı olmadığı söylenebilir. Yani, demek istediğim, İsrail Hizbullah’ın eylemleri karşısında bozulan itibarını çok kolay geri elde edemeyecektir.
Siz bu saldırıları İsrail-Hizbullah ölçeğinde ele alıyorsunuz, ama bazı analistler İsrail’in bu saldırıyı uzun süredir planladığını, Hizbullah’ın kaçırdığı iki İsrail askerinin yakın bahane olarak kullanıldığını ileri sürüyor. Hatta bazı uzmanlara göre İsrail hükümeti, 1996’da Netenyahu için aralarında Richard Perle, Douglas Feith, Charles Fairbanks gibi Amerikalı uzmanların da bulunduğu bir grup stratejist tarafından hazırlanan ve daha agresif bir dış politika izlenmesi fikri üzerine kurulmuş bir raporu revize ederek uygulamaya koymuş bulunuyor.
Eğer bu, uzun süredir planlanan bir saldırı ise HAMAS ve Hizbullah’a cevap vermenin ötesinde amaçları olsa gerektir.
Doğrusu bu yönde ciddi emareler mevcut. Her şeyden önce İsrail’in bölgede geniş kapsamlı ve uzun vadeli bir düzenlemeye gitmesi için son derece uygun bir zaman olduğu söylenebilir. Bir başka deyişle, İsrail stratejik açıdan şu ana dek hiç bu kadar iyi bir durumda olmamıştı. Sahip olduğu askerî üstünlüğün yanı sıra İsrail, 11 Eylül saldırılarından sonra teröre karşı daha da hassas hale gelmiş Batı’nın büyük ölçüde desteğini almış durumda. Filistin-İsrail çatışmasında Filistin’e yakın duran Avrupa bile HAMAS iktidarından sonra Filistin’e yönelik yardımlarını kıstı. HAMAS’ın Filistin’de iktidara gelmesi pek çok Arap ülkesinin yönetici eliti için de istenmeyen bir durum teşkil ediyor. Bunun için de Filistin’e olan desteklerini sınırlandırmış görünüyorlar.
Bu nedenle olsa gerek, İsrail’in ne Gazze’de HAMAS’a ne de Lübnan’da Hizbullah’a karşı başlattığı saldırılar neredeyse hiçbir Arap ülkesi tarafından kınanmadı.
Hizbullah Şii, HAMAS da ‘köktendinci’ olduğu için Arap seçkinler İsrail’in bu saldırısına pek aldırmadılar.
Bence bu Araplar şahsiyetlerini tamamen yitirdikleri, iradeden ve gerçek anlamda iktidardan yoksun oldukları için seslerini çıkaramadılar.
Öyle ya da böyle, Filistin’in arkasındaki Arap desteği hiç bu kadar cılız olmamıştı. Ayrıca İsrail için gerçek bir tehdit olan Saddam devrilmiş, Suriye Lübnan’dan çekilmiş durumda. Bir de bunlara Amerikan tarihinin en şahin ve İsrail yanlısı grubunun iktidarda oluşu ilave edilirse, İsrail’in statükoyu değiştirmek için bundan daha uygun bir zaman yakalamasının pek mümkün olmadığı söylenebilir.
Zamanlamayı konuşurken, İran’ın nükleer silah elde etmek için 4 ila 9 yıl gibi bir süresinin olduğunu da unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla eğer İsrail söylediğin gibi daha kalıcı ve geniş kapsamlı bir düzenlemeye gidecekse bunu hem İran’ın nükleer silaha sahip olmasından önce hem de onu böyle bir silaha sahip olmaktan alıkoyacak şekilde yapması gerekiyor.
Doğrusu ben böyle görüyorum. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının, Hizbullah’ın eylemlerine sert bir şekilde cevap vermekten ziyade, çok daha geniş kapsamlı bir stratejik açılımın ilk etabı olduğunu düşünüyorum. İsrail bu saldırılarla, Hizbullah tarafından Güney Lübnan’a konuşlandırılmış ve İsrail’in sanayi ve turizm merkezi olan kuzey bölgelerini tehdit eden füze rampalarını ortadan kaldıracak; Lübnan’ın stratejik yol ve limanlarını tahrip ederek, en azından birkaç yıl, kendisine bu ülke üzerinden gelmesi muhtemel tehditleri bertaraf etmiş olacaktır. Şu anda bölgede İsrail için tehdit sayılabilecek iki ülke kaldı: Suriye ve İran. Kuzey sınırlarını korumaya aldıktan sonra İsrail’in bundan sonraki etaplarda, Bush hükümetinin süresi dolmadan Suriye ve İran’a yöneleceğini tahmin ediyorum ben.
Bence bölgedeki bazı gerçekleri göz ardı ediyorsun. Saddam’ın devrilmesi İsrail için bulunmaz bir fırsat sundu, bu doğru. Ne var ki, Saddam rejiminin yıkılması, halkının çoğunluğu Şii olan Irak’ın içerisinde İran’ın manevra alanını da genişletti. Dolayısıyla bölgede İran aleyhine atılacak her bir adımda İsrail ve Amerika, İran’ın Irak’ta neleri yapabileceğini iyi hesap etmek zorunda.
Ne yapabilir mesela?
Şu ana kadar Irak’taki Şiiler hep mutedil davrandılar. Ancak eğer problem çıkarmaya karar verirlerse Irak’ı Amerika’ya dar edebilirler.
Burada İran’ın Irak’taki Şiileri Amerika’ya karşı kışkırtacağını ima ediyorsun galiba. Doğrusu ben bu konuda biraz şüpheliyim. Adresi ve kimliği belli olan bir düşman, yıllık askerî bütçesi 450 milyar dolara ulaşan Amerika ile biraz zor aşık atar. Amerika Irak’ta direnişçi Sünni gruplarla baş edemiyorsa eğer, bu düşmanın adresinin ve kimliğinin belli olmamasındandır. Zira gerilla savaşı, kısa vadede, genellikle taraflar arasındaki gücü dengeleyici bir etkiye sahiptir. Dolayısıyla İran’ın Irak’taki nüfuzunu bir koz olarak Amerika’ya karşı kullanması biraz uzak bir ihtimal gibi geliyor bana.
Bu arada Amerikan Dışişleri Bakanı Condi Rice’ın Lübnan’ın ardından gittiği İsrail’de Başbakan Ehud Olmert’le görüşmesinden hemen önce yaptığı “yeni bir Orta Doğu’nun zamanı geldi” açıklaması da manidardı. Ayrıca, bu yılın Mart ayında London Review of Books’ta makaleleri yayımlanan John Mearsheimer ve Stephen Walt da, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşları’ndan bu yana Amerika’nın Orta Doğu politikasının İsrail eksenli olageldiğini ve Bush hükümetinin Orta Doğu’ya yönelik düzenlemelerinin de İsrail’in stratejik pozisyonunu güçlendirmeyi amaçladığını söylüyorlardı.
Amerika gibi büyük bir gücün Orta Doğu gibi stratejik açıdan son derece önemli bir bölgeye yönelik politikasını İsrail’e endekslemesini doğrusu ben pek anlayamıyorum.
Haklısın, anlaması ve inanması çok zor. Ama bu bir gerçek. Mearsheimer ve Walt’ın birlikte kaleme aldığı o meşhur makalede bu ilişkinin boyutları detaylı bir biçimde anlatılıyor. Bu arada, Mearsheimer ve Walt sıradan isimler değil. Walt Harvard Üniversitesi’nin ileri gelen uluslararası ilişkiler hocalarından. “Güçler Dengesi” teorisine karşı “Tehdit Dengesi” teorisinin kurucusu. Mearsheimer ise uluslararası ilişkilerdeki Realist ekolün yaşayan en büyük temsilcisi. Zaten makalenin bu kadar ses getirmesinin bir nedeni de bu. Makalenin başlığı “İsrail Lobisi”. ‘Lobi’ deyince, yanlış anlaşılmasın. Bu bir kurum ve birkaç stratejist/araştırmacıdan ibaret bir topluluk değil. Bu lobi, Amerika’da finans ve medya sektörünün çok büyük bir kısmını kontrol altında tutan Siyonist Yahudiler ile İsrail’in varoluşunu teolojik gerekçelerle savunan Evanjelik Hıristiyanlardan (Hıristiyan Siyonistlerden) müteşekkil. Ayrıca bürokraside de çok güçlü bu lobi. Yönetim ne kadar değişirse değişsin, yönetim kabuğunun hemen altındaki yönlendirme süreci de bu lobinin kontrolü altında. AIPAC, WINEP, American Enterprise Institute, the Brookings Institution, the Center for Security Policy, the Foreign Policy Research Institute, the Heritage Foundation, the Hudson Institute, the Institute for Foreign Policy Analysis ve JINSA gibi Washington’daki pek çok etkili think-tank ile Eliot Abrams, John Bolton, Douglas Feith, I. Lewis Libby, Richard Perle, Paul Wolfowitz ve David Wurmser gibi Bush hükümetinde belirleyici pozisyonlarda bulunmuş pek çok siyasetçi ve bürokrat bu lobinin bir parçası. Amerika’daki İsrail lobisinin, finansta, siyasette ve akademide ne kadar geniş ve etkili olduğunu anlatmak için saatlerce konuşmamız lazım. Ama Amerikan Kongresi’nin etkili üyelerinden Dick Armey’in 2002 Eylülü’nde sarfettiği “Benim dış politikadaki bir numaralı önceliğim İsrail’i korumaktır” sözü her şeyi özetler nitelikte herhalde.
Amerika’da kaç Yahudi yaşıyor Allah aşkına!
5 milyon civarında. Bu arada, Amerika’da yaşayan Müslümanların sayısı da 6 milyon civarında.
Bence İsrail’in Amerikan siyasetindeki etkisini anlamak için fazla derine inmeye hiç gerek yok. 1985’ten bu yana İsrail Amerika’dan her yıl 3 milyar dolar doğrudan yardım alıyor ki, bu her İsrailli başına yılda 500 USD demektir. Bunun dışında İsrail’e her yıl yaklaşık 1 milyar dolar bağış gidiyor. Hükümet bonoları ve kısa ve uzun vadeli borçları da buna eklerseniz, İsrail ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyor.
Yani, “bir İsrail var dünyada, İsrail’den dışarı”.
Aynen öyle. İsrail’in coğrafyası 20.770 km2’den ibaret. Toplam nüfusu ise yaklaşık 6,5 milyon ki, zaten bunun bir buçuk milyonu da Arap. Hal böyle iken bu küçücük İsrail’in bir ur gibi yarım asırdır tüm Orta Doğu’yu kan gölüne çevirmesi başka şekilde mümkün olur muydu? Bakın arkadaşlar, İsrail coğrafî açıdan kendisine düşman ülkelerle çevrili. Yani binlerce yıldır Avrupa’da yaşadığı getto hayatını şimdi Orta Doğu’da daha büyük ölçekte yaşıyor İsrail. Ancak bu kuşatılmışlığı ilginç bir strateji ile aşmayı başarmış durumda. Bazı uzmanlar bunu “Çember Stratejisi” olarak adlandırıyor. İsrail için dünya iç içe geçmiş çemberlerden ibaret. Bu çemberlerin merkezinde İsrail bulunuyor. En dışta ise süper güçler, yani Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği, şimdi ise sadece ABD yer alıyor. İsrail’i çevreleyen ilk çember ‘düşman’ Arap ülkelerinden oluşuyor. Şu ana kadar girdiği ve hepsinde kazandığı altı büyük savaşın ardından, Suriye hariç (Irak’ı da Amerika halletti) bu ülkeleri seçkinler düzeyinde etkisiz hale getirmeyi başarmış İsrail. Neredeyse hepsiyle gizli ya da açık ilişkileri bulunuyor. Ne var ki, uzun vadede bu ülkelere karşı İsrail’in kendini güvende hissetmesi mümkün değil. Bu güvensizliği ikinci çemberdeki ülkelerle girdiği sıcak ilişkilerle aşmanın yoluna gitti şu ana dek İsrail. Bu ülkeler de Türkiye, İran, Etiyopya, Kenya ve Uganda. 1979 devriminden sonra İran karşı safa geçti. Etiyopya, Kenya ve Uganda ise nispeten etkisiz ve küçük ülkeler. Bu durumda bir tek Türkiye kalıyor geriye. Türkiye’nin pozisyonunun İsrail için ne kadar önemli olduğunu anlatamam. Dolayısıyla Türkiye’deki gelişmeleri İsrail’in çok yakından izlediğini, gerektiği zaman, elindeki her türlü aracı kullanarak manipüle etmeye çalıştığını söylemek boş bir iddia olmaz herhalde.
Amerika’da olduğu gibi, Türkiye’de de Yahudi lobisinin güçlü olduğunu mu söylemek istiyorsun?
Böyle de anlayabilirsin. Ancak Türk siyaseti, Amerikan siyasetinden farklı olarak lobilerle yürütülmüyor. Lobiler daha ziyade perde gerisinden işi halletme peşindeler. Onun için böyle bir lobinin varlığından bahsetmek, ister istemez komplo teorisi kapsamına giriyor.
Bence komplo teorisi olmasında bir sakınca yok. Hatta bunu biraz daha zenginleştireyim ben. İsrail’in Lübnan topraklarına girip Hizbullah’ı vurmaya başladığı dönemde Türkiye’de de PKK eylemlerini artırdı. Bir anda Doğu’dan gelen şehit cenazelerinin sayısı arttı. Bu bence olsa olsa üç şekilde açıklanabilir: Birincisi, PKK son derece büyük bir zamanlama hatası yaparak, yönetici kadrosunun muhtemelen sarhoş olduğu bir anda verdiği bir kararla, Türkiye’deki eylemlerini artırma kararı aldı. Türk ordusu da büyük bir gaflete düştü ve kısa zamanda çok büyük kayıplar verdi. Hemen ardından da Kuzey Irak’a girip, Kandil Dağı’nı bombalama tehdidiyle Amerikalı ve Iraklı yöneticileri PKK’ya karşı daha etkili önlemler almaya zorladı. İkincisi, Türk yöneticiler İsrail’in, kendisini hedef alan terörün peşinden giderek Lübnan’a girmesini ve Amerika ile Avrupa’nın buna göz yummasını fırsat bilerek, PKK’nın peşinden Kuzey Irak’a girmek, ya da Amerika ve Irak’ı PKK’ya karşı daha aktif bir muhalefete zorlamak istediler. Bunun için PKK içerisindeki nüfuzlarını kullanarak PKK’nın eylemlerini bu dönemde artırmasını sağladılar. Üçüncüsü, bildiğiniz gibi İsrail’in barbarca giriştiği saldırılara en sert cevabı Türk hükümeti verdi. Türkiye’nin bu tepkisini frenlemek için İsrail PKK içerisindeki nüfuzunu kullanarak, PKK’nın eylemlerini artırmasını sağladı ve Türkiye’yi bir ikilemde bırakmak istedi. Artık hangisinin doğru olduğuna varın siz karar verin.
Doğrusu medyadaki bazı çok okunan kalemler de, bilinçli ya da bilinçsizce, bu komployu teyit eder mahiyette tavır takındılar. Ertuğrul Özkök, mesela, “Biz Önce Neyiz?” başlıklı yazısında, Türkiye’nin bir yandan İsrail’in Hizbullah’ı etkisiz hale getirmek için Lübnan’a girmesine karşı çıkarken, diğer yandan PKK’nın peşinden Kuzey Irak’a girmek istemesinin büyük bir çelişki olduğunu iddia ediyordu. Bu çelişkiyi aşmak içinse Türkiye, Özkök’e göre, önce Müslüman gibi davranıp İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını kınamaktansa, önce Türk gibi davranıp PKK’nın Kuzey Irak’taki eylemlerini engellemeye çalışmalıydı. Sonuçta Özkök sözü “biz önce Müslüman değil, önce Türk olmalıyız”a getiriyordu.
Türklük ile Müslümanlığı birbirinin alternatifiymiş gibi sunmanın ardında yatan ‘azınlık’ zihniyetini başka bir toplantıda ele almak üzere bir yana bırakalım. Gelelim diğer meseleye: Burada Türkiye’nin bir ikilem içerisinde kaldığını iddia etmek son derece anlamsız. Zira İsrail herhangi bir ulus devlet değil. Hele Türkiye ile mukayese edilmesi çok saçma. İsrail, atalarının 2000 yıl önce terk ettiği topraklara geri dönmek isteyen Yahudilerin masa başında kurduğu yarı mitolojik, yarı teolojik bir devlet. Hiçbir demografik, coğrafî ve siyasî arka planı mevcut değil. Eğer kendilerine İngilizlerce yapılan teklifi kabul etselerdi, İsrail bugün Filistin’de değil de Arjantin ya da Uganda’da, hatta Kıbrıs’ta kurulmuş olabilirdi. Her ne kadar bugün Filistin topraklarında yaşayan Yahudilerin nüfusu 5 milyon civarında olsa da bu çok yeni bir durum. Birinci Dünya Savaşı başladığında bu bölgede yaşayan Yahudilerin sayısı 60 bin iken, Arapların sayısı 731 bin idi. Aliyah denilen planlı göçlerle Yahudilerin sayısı İsrail’in resmen kurulduğu 1948’de ancak bir milyona ulaştı. Yani İsrail, Filistinlilerin toprağında olağanüstü şartların bir ürünü olarak kurulan tamamen yapay bir devlettir. Dolayısıyla İsrail ile Türkiye, Hizbullah ya da HAMAS ile de PKK arasında bir paralellik kurmak ya cahilliktir ya da hainliktir.
İsrail’in ilk başbakanı olan ve kendisi de 1906’da Filistin’e göçen David Ben Gurion’un o zamanki Dünya Yahudi Kongresi Başkanı Nahum Goldmann’a söylediği şu söz her şeyi gözler önüne seriyor: “Eğer ben bir Arap lider olsaydım İsrail ile kesinlikle barış yapmazdım. Bu çok tabii bir şey: Biz onların ülkesini ellerinden almışız… Doğru, biz İsrail’den gelmişiz, ama tam 2000 yıl önce. Bu onlar için ne ifade eder ki? Anti-semitizm, Naziler, Hitler, Auschwitz… bunların hepsi gerçek. Ama bunda Arapların suçu ne? Onların gördüğü bir tek şey var: Biz buraya gelmişiz ve onların topraklarını çalmışız. Bunu neden kabul etsinler ki?”
Ben Gurion bile bizdeki bazı çokbilmişlerden daha insaflı imiş.

Paylaş Tavsiye Et