Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Eylül 2008) > Toplum > Yer tutmak, yere tutunmak
Toplum
Yer tutmak, yere tutunmak
İhsan Fazlıoğlu
ME­KÂN ke­li­me­si­nin kö­kü “k-v-n” dik­ka­te alı­nır­sa Ev­ren an­la­mı­na ge­len Kevn ve Kâi­nat ile ya­kın­lı­ğı he­men fark edi­lir. Kevn, mas­tar an­la­mıy­la “ol­mak”, kâ­in ise ism-i fa­il an­la­mıy­la “olan” de­mek ol­du­ğun­dan kâi­nât, ya­ni “olan­lar” ile “olan­la­rın ol­du­ğu sah­ne” an­la­mın­da me­kân öz­deş­le­şir; ve bu an­la­mıy­la me­kân, kevn ve kâi­nat bir ve ay­nı an­la­ma ge­lir. Me­kân, te­kev­vun eder ya­ni olu­şur; Tan­rı “kun” ya­ni “ol” der ve “fe-ye­kunolur [fe’nin sü­rek­li­lik, ar­dar­da­lık an­la­mı­na gel­di­ği­ne yal­nız­ca işa­ret ede­lim]. Tüm bun­lar te­rim­ler çer­çe­ve­sin­de şu de­mek­tir: Kâ­in, “kun-fe-ye­kun” denk­le­mi için­de, kâi­nat’ta, kevn’de, me­kân’da te­kev­vun eder. Türk­çe­siy­le, olan, “ol-olur”denk­le­mi içe­ri­sin­de olan­lar’da, ol­mak’ta, olu­nan yer’de, ol­mak­ta­dır [de/da’nın -za­ten- an­lam­ca yer bil­dir­di­ği­ni işa­ret­le ye­ti­ne­lim]. Da­ha da dik­kat çe­ke­ni, im­kân ve müm­kün gi­bi iki önem­li te­ri­min kök­le­ri­ni me­kân’da bul­ma­sı­dır. Ka­dim fel­se­fe­nin koz­mo­lo­ji­sin­de­ki ay­rım­lar şim­di­lik dik­ka­te alın­maz ise mad­dî var-olan ile me­kân ara­sın­da­ki far­kın iti­ba­rî ol­du­ğu he­men gö­rü­lür. Bu ne­den­le Ke­lâm­cı­lar, “Ci­sim (:Ev­ren) bö­lü­nür­se ‘me­kân’, bö­lün­mez ise ‘cev­her-i ferd’ ya­ni ‘mo­nad’ adı­nı alır” de­miş­ler­dir. Mev­cud [bu­lu­nan/va­ro­lan] ile me­kân’ın [bu­lu­nu­lan yer/olu­nan yer] iti­ba­rî fark­lı­lı­ğı ve ay­nî­li­ği vu­cud kav­ra­mın­da aşı­lır; ve vu­cud’u ken­di­si­ne ko­nu kı­lan ak­lın en önem­li so­ru­nu ve so­ru­su ha­li­ne ge­lir. Bu ne­den­le var­lık, var-olan so­ru­nu ile yer so­ru­nu akıl sa­hi­bi in­san için ay­nı za­man­da va­ki olan (sen­kro­ni­ze) so­ru ve so­run­lar­dır.
İn­sa­nın üç yer so­ru­nu, ne­re-den, ne­re-de ve ne­re-y-e ile in­sa­nın (-de) ya­ni bu-ara-da var-olan bir var­lık ola­rak (-den) ve (y-e) ak­lıy­la uzan­ma­sı ve bu so­ru­la­rı va­ro­lu­şu­nun an­la­mıy­la iliş­ki­len­dir­me­si­ni da­ha ön­ce An­la­yış der­gi­sin­de­ki me­ta­fi­zik dü­zey­de işa­ret et­ti­ği­miz ya­zı­la­rı­mı­za bı­ra­kır­sak, bu ya­zı­da yer’in da­ha mad­dî ve top­lum­sal yö­nü­ne de­ğin­me­ye ça­lı­şa­bi­li­riz. Çün­kü in­sa­nın can­lı­lık yö­nü­nün en önem­li özel­li­ği yer tut­ma­sı, ye­re tu­tun­ma­sı, yer­leş­me­si­dir (te­mek­kun). Öy­le ki, an­cak ye­ri olan ki­şi tem­kin­li ola­bi­lir; bir ye­ri tu­tan ki­şi sâ­kin­dir, muh­kem­dir (me­kîn). Me­me­li hay­van­la­rın, ör­nek ola­rak kö­pek­gil­le­rin, ken­di ya­şa­ma alan­la­rı­nı de­ği­şik yol­lar­la işa­ret­le­dik­le­ri, işa­ret­ler içe­ri­sin­de ka­lan ye­ri tut­tuk­la­rı bi­li­nir; ki bu tes­pit he­men he­men tüm can­lı­lar için ge­çer­li­dir; çün­kü yu­ka­rı­da de­ği­nil­di­ği üze­re olan an­cak olu­nan yer­de olur.
Hem bir can­lı hem de akıl­lı bir var­lık ola­rak in­san için du­rum ne­dir? İn­san ile yer ara­sın­da fark­lı kat­man­la­ra sa­hip çok de­ği­şik ve kar­ma­şık an­lam iliş­ki­le­ri mev­cut­tur şüp­he­siz. Ör­nek ola­rak, in­san bir ye­ri ele ge­çi­rir, bir ye­ri iş­gal eder, bir ye­ri bom­ba­lar, bir ye­ri zi­ya­ret eder, bir ye­ri va­tan edi­nir, bir ye­ri sö­mü­rür vs… Bu ya­zı çer­çe­ve­sin­de özel­lik­le şu so­ru­la­rı öne çı­kar­ta­bi­li­riz: İn­san ye­ri na­sıl tu­tar, ye­re na­sıl tu­tu­nur, na­sıl yer-le-ş-ir? Mad­dî ve top­lum­sal dü­zey­de yer tut­ma ile yurt tut­ma­yı na­sıl öz­deş­leş­ti­rir? Bir yer in­sa­nın elin­de, yur­da na­sıl dö­nü­şür?
Bir sa­vaş­ta bir ye­ri bom­ba­la­mak, o ye­ri ele ge­çir­mek için ye­ter­li de­ğil­dir; mut­la­ka me­kâ­na/ye­re doğ­ru­dan te­mas ge­re­kir; bu ne­den­le sa­vaş­ta, ka­ra ya­ni yer kuv­vet­le­ri­nin gö­re­vi be­lir­le­yi­ci­dir. Öte yan­dan ka­ra kuv­vet­le­ri­nin bir ye­ri ele ge­çir­me­si, o ye­ri yurt kıl­ma­sı için tek ba­şı­na bir an­lam ifa­de et­mez. Bun­dan do­la­yı ya­ban­cı bir gü­cün bir ye­ri ele ge­çir­me­si iş­gal ola­rak ad­lan­dı­rı­lır. İş­gal, bir ye­rin ge­çi­ci bir sü­re­li­ği­ne dı­şa­rı­dan ge­len­ler ta­ra­fın­dan meş­gul edil­me­si­dir; dol­du­rul­ma­sı­dır. Ye­ri yurt edi­nen­ler ise, ya­ban­cı­nın ter­si­ne yer­li’dir; o ye­re ait­tir. Ben­zer bi­çim­de gö­çer ile yer­le­şik ara­sın­da­ki fark da yer ile olan iliş­ki­ye gö­re be­lir­le­nir: Gö­çer yer’den gö­çen­dir; yer­le­şik ise yer’e ko­nan... Bir ye­ri ai­di­yet duy­mak­sı­zın do­la­şa­na gez­gin, yi­ne men­su­bi­yet duy­mak­sı­zın elin­de tu­ta­na ise sö­mür­ge­ci de­nir. Ve­ri­len ör­nek­ler yer’in yurd’a dö­nüş­me­sin­de anah­tar söz­cük­le­rin ait ol­mak ve men­su­bi­yet duy­mak ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor. Öy­ley­se so­ru­mu­zu şu bi­çim­de dü­zen­le­ye­bi­li­riz: Bir ye­re ni­çin ait olu­nur, ne­den men­su­bi­yet du­yu­lur? Ait söz­cü­ğü­nün ge­le­nek an­la­mın­da­ki adet söz­cü­ğüy­le ak­ra­ba ol­du­ğu göz önün­de bu­lun­du­ru­lur­sa, adet­le­rin de bir açı­dan yer ile ku­ru­lan iliş­ki­den kay­nak­lan­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir. Men­su­bi­yet söz­cü­ğü ise da­ha de­rin bir an­la­ma sa­hip­tir ve ki­şi­nin sa­bi­te­le­ri­ne işa­ret eder; baş­ka bir de­yiş­le de­ği­şen şe­yin/şey­le­rin de­ğiş­me­yen şe­ye/şey­le­re nis­be­ti/oran­lan­ma­sı... Bir in­san sa­bi­te­le­re sa­hip­se, on­la­ra men­su­bi­yet du­yar, ken­di­ni on­la­ra nis­bet ede­rek ta­nım­lar. Sa­bi­te­le­ri bu­lun­ma­ya­nın men­su­bi­ye­ti de ol­maz. Kı­sa­ca, in­san ken­di­si­ni an­lam-de­ğer dün­ya­sın­da­ki sa­bi­te­le­re gö­re ta­nım­lar; bu ne­den­le ben-id­ra­ki­nin en de­rin ye­rin­de an­lam-de­ğer dün­ya­sı­na ait sa­bi­te­ler bu­lu­nur.
İn­san, du­yu, duy­gu ve dü­şün­ce dün­ya­sı­nı içe­ri­den dı­şa­rı­ya ta­şır­ken be­den­sel im­kân­la­rı­nı, ya­ni me­kân sı­nır­la­rı­nı aşan, de­ği­şik im­kân­la­rı kul­la­na­bi­len tek can­lı­dır. Ya­zı, re­sim ve ra­kam, mü­zik ya da geo­met­rik şe­kil­ler; tüm bun­lar, in­sa­nın du­yu, duy­gu ve dü­şün­ce dün­ya­sı­nı dı­şa­rı­ya ta­şır­ken kul­lan­dı­ğı me­kâ­nı ge­niş­le­ti­ci âlet­ler­dir. Bu ne­den­le­dir ki, ya­zı­nın te­mel bi­ri­mi harf, re­sim ve ra­kam’ın kök­le­ri, hrf, rsm, rkm in­sa­nın du­yu, duy­gu ve dü­şün­ce­si­ni dı­şa­rı­ya çiz­mek, nakş et­mek an­la­mı­na ge­lir. Her çiz­me, nakş et­me as­lın­da ye­re/me­kâ­na bir işa­ret koy­ma­dır. Top­ra­ğa, ke­mi­ğe, ta­şa, ka­ğı­da ve­ya baş­ka bir ye­re nakş edi­lir, işa­ret ko­nu­lur. Ben­zer bi­çim­de bir yer’in, top­ra­ğın yurd’a dö­nüş­me­si de in­sa­nın du­yu, duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri­ni o ye­re, top­ra­ğa işa­ret­le­me­siy­le müm­kün­dür. Top­rak, üze­rin­de ya­şa­yan in­san­la­rın du­yu, duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri­nin iş­len­di­ği bir ka­na­vi­çe, dan­tel hâ­li­ni alır­sa yurd olur. Ana­do­lu’da­ki ve Bal­kan­lar’da­ki Sa­rı Kız, Sa­rı Sal­tuk, Yu­nus Em­re ya­tır­la­rı; Bur­sa’da­ki Ulu Ca­mi, İs­tan­bul’da­ki Sü­ley­ma­ni­ye, Edir­ne’de­ki Se­li­mi­ye, tüm bun­lar bu top­rak­lar üze­rin­de ya­şa­yan in­san­la­rın işa­ret­le­ri­dir. Bu ne­den­le­dir ki, iş­gal­ci­ler ilk ön­ce o ye­ri, yur­da dö­nüş­tü­ren işa­ret­le­ri bir bir yok eder­ler.
Bü­yük halk fi­lo­zo­fu­muz Te­mel, “To­par­lan! Se­ni Kıb­rıs’a yer­leş­ti­re­ce­ğiz” den­di­ğin­de so­rar: “Ne ka­dar za­ma­nım var?” “En faz­la üç sa­at” de­ni­lin­ce Te­mel he­men eli­ne bir iki çu­val alıp kö­yün mer­ke­zi­ne doğ­ru koş­ma­ya baş­lar. Evi­ne gi­dip eş­ya­la­rı­nı ala­ca­ğı­na şeh­rin mer­ke­zi­ne ko­şan Te­mel’i ta­kip eden­ler il­ginç bir man­za­ray­la kar­şı­la­şır­lar: Te­mel kö­yün me­zar­lı­ğın­da me­zar taş­la­rı­nı çu­val­la­ra dol­dur­mak­ta­dır. So­rar­lar: “Ne ya­pı­yor­sun? Gi­dip eş­ya­la­rı­nı al­sa­na!” Te­mel’in ya­nı­tı çar­pı­cı­dır: “Eş­ya her yer­den alı­nır! Ama ga­vur­lar ba­na ‘Bu top­rak­lar­da ne işin var?’ di­ye sor­du­ğun­da, Aha di­ye­ce­ğim en bü­yük de­de­min me­zar ta­şı, bu da de­de­min, ha bu da ba­ba­mın me­zar ta­şı.”
Baş­ka sö­ze ne hâ­cet: Bir ki­şi, ya­şa­dı­ğı top­rak­lar­da yer­li mi, ya­ban­cı mı, gez­gin mi, iş­gal­ci mi ya­hut sö­mür­ge­ci mi ol­du­ğu­nu öğ­ren­mek is­ti­yor­sa, men­sup ol­du­ğu an­lam-de­ğer dün­ya­sı­nın o top­rak­lar­da­ki işa­ret­le­ri­ne ne ka­dar ai­di­yet duy­du­ğu­na bir bak­sın. Bu ba­kış ona ha­ki­ka­ti fı­sıl­da­ya­cak­tır.

Paylaş Tavsiye Et