Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Aralık 2003) > Türkiye Ekonomi > Bankacılık nereye?
Türkiye Ekonomi
Bankacılık nereye?
Adnan Büyükdeniz
ÜLKEMİZDE oldukça uzun bir geçmişe sahip Türk bankacılık sektörü, bugüne kadar yaşadığımız ekonomik ve finansal krizlerden genellikle kendi gücü ve iç dinamikleri ile çıkamadı. Bu sektörün krizlerden çıkışı devletin, yüksek maliyetli ve bedeli tüm toplum tarafından ödenen zorunlu müdahaleleri ile mümkün olabildi. Sadece 2001 yılında yaşanan ve 23 bankanın tasfiyesi ile sonuçlanan bankacılık krizinin (son İmar Bankası olayı ile birlikte) kamu bütçesine toplam tahmini maliyeti 46 milyar dolar civarında. Bu ise milli gelirin %20 gibi çok yüksek bir oranına tekabül ediyor. Bankacılık krizlerinin kötü yönetildiği bilinen diğer bazı ülkelerde bile % 10’u bulmayan bu oranın Türkiye’de neden %20’leri bulduğu başlı başına bir sorun ve ayrıca incelenmeyi gerektiriyor. Biz bu yazımızda Türk bankacılık sektörünü önümüzdeki yıllarda nasıl bir geleceğin beklediğine dair tahminlerimize yer vermek istiyoruz.
 
Rekabet Daha da Artacak
Teknolojik gelişme ve küreselleşme, dünya bankacılık ve finans sektöründe son 20-25 yıldır giderek artan rekabetin iki temel dinamiği oldu. Topyekûn dünya bankacılık sisteminde %30 civarında olduğu tahmin edilen atıl kapasite de rekabeti artıran bir diğer önemli faktör. Geçmişte uzun süre büyük ölçüde rekabetten uzak bir ortamda faaliyet gösteren Türk bankacılık sektörü artık çok daha rekabetçi bir ortamda çalışmak zorunda. Geçmişte özkaynak ve aktif kârlılığı açısından uluslararası norm ve ortalamaların üzerinde “kârlılık”(!) sağlayan sektörün artık dünya ortalamalarına yönelmesini bekliyoruz. Diğer bir deyişle, Türk bankaları kendilerini daha düşük kârlılık düzeylerine hazırlamak zorunda. Diğer yandan; uzun yıllar Hazine’nin yüksek maliyetli borçlanmalarına fon aktararak yüksek bir faiz sübvansiyonu (desteği) elde eden sektör, Hazine’nin gelecekte bu uygulamayı azaltması ile birlikte önemli bir “kâr destek sistemi”nden de mahrum kalacak.
 
“Me-too-ism” mi, Mukayeseli Avantajlar mı?
Tüm bankalar artık bir yol ayrımına, temel bir tercih yapma noktasına gelmektedir. Her kurum “Piyasadaki mevcut iş imkanları nedir?”, “Almaya hazırlıklı olduğumuz riskler hangileridir?” ve “Bunun için sermaye yeterliliğimiz nedir?” soru üçgeni içerisinde, temel tercihlerini belirlemek zorunda. Artık her bankanın “ben de diğerlerinin verdiği tüm hizmet ve ürünleri vermeye talibim” (mee-too-ism) diyebileceği bir ortam mevcut değil. Bazı bankalar “geniş odaklı” çalışmayı tercih ederek, hemen tüm alanlarda ve çok ürün ve hizmet çeşidi ile rekabet etmeye çalışacak. Diğerleri ise daha “dar odaklı” çalışmayı tercih ederek her alan ve üründe rekabet yerine mukayeseli avantajlarını belirleyecek ve bu alanlarda yoğunlaşma yoluna gideceklerdir.
 
Banka Birleşmeleri (Merger) Beklenebilir
Artan rekabet baskıları ve teknoloji maliyetleri son yıllarda dünya bankacılık sisteminde banka birleşmelerini (bank merger) gündeme getirdi. Sadece küçük ve orta ölçekli bankaların değil, çok büyük ölçekli bazı bankaların da birleşme yoluna gittikleri görüldü. 2001 krizi Türk bankacılık sektöründe 23 bankanın tasfiyesine ve bir anlamda ilk büyük konsolidasyona yol açtı. Artan rekabet baskılarının ve teknoloji maliyetlerinin Türk banka sektöründe de bazı bankaları aralarında birleşmeye ya da stratejik ortaklık yoluna gitmeye zorlayacağını tahmin ediyoruz.
 
Rekabetin Odağı Küçük ve Orta Ölçekli Firmalara ve Bireylere Kayıyor
Türkiye’de 1980’li yıllarda ağırlık kazanan kurumsal bankacılık, 1994 krizi sonrasında ağırlığını kaybetmeye başladı. Kredi değerliliği yüksek büyük şirketler, alternatif borçlanma imkanlarına kavuşarak kredi bulmada bankacılık sistemini devreden çıkarmaya başladı; bu tür müşterilerden sağlanan kârlılık da azaldı. Rekabet odağının giderek, geçmişte bankacılık ve finans sektöründen yeterli fonu sağlayamayan orta ve küçük ölçekli firmalara kaymakta olduğu görülüyor. Bu eğilimin gelecekte daha da artacağını öngörüyoruz. Rekabet odağı bu tür firmalara kaydıkça bu pazarda da rekabetin artması ve sağlanan getirilerin düşmesi beklenmektedir. Buna ek olarak; sermaye piyasalarının (borsanın) daha küçük şirketleri de kabul etmeye başlaması ve bu yolla daha düşük maliyetli alternatif fon bulma imkanlarının oluşması bu kesimde rekabeti artıran bir gelişmedir.
Kurumsal bankacılık işlemlerinde daralan kârlılık, buna karşılık bireysel bankacılıkta müşteri tabanının sağlam olması ve risklerin daha dengeli dağıtılması son yıllarda bankaları giderek artan oranda bireysel bankacılığa ve bireylerin araç, konut, tüketici kredisi ve kredi kartları gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yöneltti. Bu eğilimin önümüzdeki yıllarda artarak devam etmesini bekliyoruz.
Rekabet bireysel pazara kaydıkça bu pazarda da kâr marjları düşecek, pazar mevcut durumundan daha riskli hale gelecektir.
 
Hizmet Kalitesi: Rekabet için Gerekli Ama Yetersiz Bir Koşul
Hizmet kalitesi ve fiyat, müşterilerin banka tercihini belirlemede en önemli iki kriter. Hizmet kalitesi önümüzdeki yıllarda da rekabet avantajı sağlayacak en önemli kriter olmaya devam edecek. Ancak tüm bankalar hizmet kalitesini artırmaya yönelik stratejilere yöneldiğinde, bu kriter artık, rekabet avantajı yaratacak ayırt edici bir faktör olmaktan çıkacak; 2000’li yıllarda pazarda yer almanın doğal bir gereği olacak. Bu durumda rekabet fiyatlamaya dönecek ve ancak aynı kalitede hizmet ve ürünü daha düşük maliyetle müşterilerine sunabilen bankalar rekabet avantajı yakalayabilecektir.
Bankaların başarısı gelecekte, sunulan ürün sayısı veya iş hacmi ile değil, yeterli özkaynak kârlılığı sağlayıp sağlayamama kabiliyeti ile ölçülecektir.
Teknolojiye yatırım ise tüm bankalar için geçerli bir sorundur. Özellikle yatırım maliyetlerinin yüksekliği, yatırım yapılacak teknolojinin hızla değişmesi ve yatırım sonuçlarının gecikmeli olarak alınması, bankaların karşılaştığı en önemli engellerdir. Buna karşın, hiçbir bankanın teknolojiyi ve onun sağladığı imkanları göz ardı ederek var olması, rekabet gücünü koruması da mümkün değil.
Türkiye’de büyük ölçekli bankaların teknolojiyi daha ziyade müşteriye sunulan hizmet kalitesini artırma alanında kullanmaları beklenirken; orta ve küçük ölçekli bankalar için teknolojinin en etkin kullanılacağı alanın risk kontrolü olacağı tahmin edilmektedir.
 
Düşük Enflasyon Platosuna Geçiş
Yüksek ve kronik enflasyondan düşük ve istikrarlı bir enflasyon sürecine geçişin, kısa vadede bankacılık sektörünün kârlılığını olumsuz yönde etkilemesi beklenebilir. Zira getiriler hızla aşağı çekilirken, maliyetler o denli gerilemeyecektir. Finansal istikrarın ve düşük enflasyonun sektöre uzun vadedeki etkisi ise olumlu olacaktır.
 
Daha Fazla “Piyasa Disiplini” Sektörün Lehine Bir Gelişme Olacaktır
Türkiye’de sık sık yaşanan bankacılık krizleri, ülkede bugüne kadar uygulanan finansal güvenlik ağının (özellikle mevduat sigorta sisteminin) bankacılıkta kırılganlığı ve istikrarsızlığı artırıcı yönde işlediğini gösterdi.
Hükümetin mevduat sigorta sistemini yeniden düzenleyerek sigorta kapsamını daraltması, bankacılık sektörünün daha fazla “piyasa disiplini”ne dayalı olarak çalışmasını sağlayacaktır. Bunun, sistemde fon maliyetlerini düşürmesini ve sistemin daha fazla serbest rekabet şartlarına göre çalışmasına büyük katkı sağlayacağını bekliyoruz.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Geçmişte yaşanan bankacılık krizleri son yıllarda dünyada bankacılık sektörüne bakış açısını önemli ölçüde değiştirmeye başladı. Giderek “batmayacak kadar ‘büyük’ banka” zihniyeti yerine “batmayacak kadar ‘sağlam’ banka” zihniyeti hakim olmaya başladı. Toplum ve rasyonel devlet artık “sırf çok büyük ve batışı sistemi sarsar” gerekçesiyle verimsiz, zarar üreten ve sonunda kamu kaynaklarına büyük yük getiren bankaları sırtında taşımak istemiyor. Bu doğru zihniyetin Türkiye’de de hakim olması zorunludur.
Türk bankacılık sektörü rekabetin değişen varsayımlarını iyi okumak ve yeni şartlara uyum sağlamak zorunda. Kimilerimiz belki çok arzu etmese de, bankacılıkta bir devir çoktan kapandı; şimdi yeni bir devir var önümüzde. Türk bankacılık sektörü şimdi kendi küllerinden yeni ve daha etkin bir sektör yaratmak zorunda. Tıpkı, kendisi de 1920’li yıllarda Londra’da bankacılık yapan Anglo-Saxon şair T.S. Eliot’un bir şiirinde dediği gibi: “In my end is my begining” (“Sonumdadır başlangıcım”).

Paylaş Tavsiye Et