Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (November 2009) > Topluyorum > Ne gereği vardı?
Topluyorum
Ne gereği vardı?

 

Merhaba arkadaşlar. Ne vakit bu toplantıyı açsam, gündemin yoğunluğundan bahsediyorum. Fakat ne ilginçtir ki, dönüp baktığımda üç aşağı beş yukarı aynı meseleleri tartışageldiğimizi görüyorum. Bu ay da esasında bir süredir yaptığımız sorgulamalara devam edeceğiz.
Haklısın, ancak ben bunu bir zaaf olarak görmüyorum. Sonuçta, karşı karşıya kaldığımız, anlamaya çalıştığımız meselelerin birçoğu tarihsel ilişkiler ağının içerisinden süzülüp gelen ve çoğunlukla yapısal bir nitelik arz eden problemler.
Olabilir. Ancak derginin ilk sayısından bu yana geçen beş yılda ele aldığımız konuların bu denli benzerlik göstermesi insanı gerçekten şaşırtıyor.
İstersen bu sorgulamayı daha gerilere götür. Bazı problemleri 85 yıldır, bazılarını 100 yıldır, bazılarını ise 170 yıldır tartıştığımızı göreceksin. Bu, Türkiye için böyle. Hele, bizim dışımızdaki dünyada neşet eden pek çok başka gelişme var ki, onları anlamak için çok daha gerilere gitmemiz gerekiyor.
Peki, öyle olsun. Ben bugün tartışmakta yarar gördüğüm konuları sıralayarak oturumu açayım izninizle. Küresel finans krizi yine gündemimizde ve daha hatırı sayılır bir süre de bizimle olmaya devam edecek gibi görünüyor. ıç siyaset sahnesinde de yine her zaman olduğu gibi ilginç gelişmeler cereyan ediyor. Taraf gazetesinin Genelkurmay’a dönük sert eleştirileri ve Genelkurmay Başkanı’nın gazeteye aynı sertlikle verdiği cevapla birlikte siyasi gerilim tırmandı. Anayasa Mahkemesi AKP’nin kapatılma davası ve başörtüsüne yönelik anayasa düzenlemesi ile ilgili açılan davada aldığı kararların gerekçelerini açıkladı. Bir de Abdullah Öcalan’ın işkence gördüğü gerekçesiyle yurdun dört bir yanında yapılan gösteriler gerginlik yarattı.
Ekonomik krizle başlayalım isterseniz.
Başlayalım. Fakat hepinizden istirham ediyorum, lütfen benim anlayabileceğim bir dille yapın analizlerinizi. Türkiye’nin iktisatçıları Türkçeden bu kadar mı az hazzediyorlar? Sorunun ithal olması, onun yakıcılığını ortadan kaldırmıyor ne yazık ki. Aynı zamanda bizim de olan bir problemi kendi kavramlarımızla tartışalım.
Kesinlikle katılıyorum. Kriz giderek derinleşiyor. Arizonalı John’un ev borcundan neşet eden bu krizin bizlere kadar gelmesi ne kadar can sıkıcı.
Küreselleşme dedikleri bu olsa gerek. Hep nimetlerinden faydalanacak değilsiniz ya, böyle krizlerinden de muzdarip olacaksınız. Türkiye, bir süredir dünya ile bütünleşiyor. Buna kimi bağımlılık diyor, kimi de zenginleşme. Fakat her ne olursa olsun, artık hiçbir ülkenin kendi kendine yeten bir ekonomisi yok. Ekonomiler birbirlerine bağımlı bir biçimde işliyor. Esasında liberalizmin açık pazar ideali öyle ya da böyle dünya yüzeyinde gerçekleşmiş durumda. Buna direnen ülkeler olsa da, bence süreç o ülkelerin aleyhine işliyor. Çünkü egemen güçlerin, mevcut konumlarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları sistem bu.
Sen o zaman bu krizi, liberalizmin krizi olarak görmüyorsun
Hayır görmüyorum. 1929 ekonomik buhranı tarihte sürekli liberalizmin ya da kapitalizmin krizi olarak ele alınır. Oysa, süreç içerisinde liberalizm ve kapitalizm yine egemen ekonomik formasyon biçimi olarak öne çıktı. Bence burada liberalizmi ya da kapitalizmi nasıl ele aldığımız son derece önemli. Kapitalizm ve onun ana meşrulaştırıcı ideolojisi olan liberalizm, modernliğin biçimlerine göre kendisini uyarlamayı başardığı için bugüne geldi.
Geldi fakat gördüğün gibi şu anda tam bir krizle karşı karşıya.
Bir kere benim bu yaklaşım tarzına itirazım var.
Neden?
Kapitalizmin krizle yıprandığını düşünmek, bence endüstriyel kapitalizmin ortaya çıkışı sonrasındaki finansal süreçleri doğru okuyamamak anlamına geliyor. Birçok düşünürün de açıkça ortaya koyduğu gibi, kapitalizm krizlerden beslenen ve krizlere göre kendisini uyarlayan bir sistem. Kapitalist süreçlerin işleyişi için gerekli olan birçok hayati düzenleme hep krizler sonrasında yapılmıştır. Derginin orta sayfası için Z. Tuba Kor arkadaşımızın hazırladığı bir rapor var. Oraya bakınca da göreceksiniz ki, iki yüzyıldır birçok finansal kriz yaşanmış ve bu krizlerin etkileri bugün sandığımızdan çok daha küresel olmuş.
Marx’ın yeniden hatırlandığı, kapitalizmin ölüm tarihleri üzerinde birçok kehanetin yapıldığı bir ortam, bizleri sağlıklı analizler yapmaktan alıkoymamalı. Marx’ın doğruları dün için ne kadar doğru ise, bugün için de o kadar doğru. Fakat aynı şey yanlışları için de geçerli. Bizler kâhin değiliz. O nedenle kapitalizmin ölüm tarihi üzerinde konuşmayı hiç mi hiç anlamlı bulmuyorum. Şunu da ekleyeyim. Yaşadığımız bu finansal krizlerin, kapitalizmin cazibesini kaybetmesinde etkili olacağı kanaatinde değilim. Bu krizler, devlet müdahalesinin artması gibi yeni durumlar ortaya çıkarabilir; fakat bu, kapitalizmin bir sistem, bir ekonomik formasyon biçimi olarak mahkum edileceği anlamına gelmiyor.
Doğru. Fakat yine de kapitalizmin önerdiği ekonomik ve toplumsal düzen ya da düzenlerin, içerisinde yaşadığımız doğal çevreye verdiği tahribatın halihazırda ve ileride yol açacağı sorunları da göz ardı edemeyiz.
Mutlaka. Fakat bu, 1990’larda ne kadar doğruysa, bugün de o kadar doğru.
Krize dönecek olursak, aklıma şu soru geliyor: Bu, Türkiye’yi ne zaman ve ne kadar vuracak?
Aslında vurmaya başladı bile. Ne kadar vuracağını ise kestirmek zor. Günümüz dünyasını, kimi filozoflar “sanal gerçeklikler çağı” olarak adlandırıyor malumunuz. Genelde bu tespit insanların aklına medya dünyasını ya da yeni iletişim teknolojilerinin etkilerini getiriyor. Oysa bu kavram bir o kadar da ekonomik dünya için geçerli. Mülkiyet, servet, kâr, zarar vb. gerçekliklerin sadece sanal karşılıklarının olduğu bir dünya var önümüzde. Bu dünyadaki en gerçek şey de manipülasyon. Üretimin temel dinamik olduğu endüstriyel modernlikten, tüketimin öne çıktığı bir başka modernliğe doğru bir seyir izlendi. Bu süreç içerisinde ekonomi giderek daha fazla sanallaştı ve akıl almaz kârlar sahneye çıktı. Zaten krizin başladığı nokta da burası oldu. Dolayısıyla dünyanın karşı karşıya kaldığı krizin boyutunu kestirebilmek zor.
Elinizdekinin ne olduğunu bilmediğinizde, neyi yitirdiğinizi ya da yitirebileceğinizi de bilemiyorsunuz. Krizin alacağı yönü belirleyecek iki önemli unsur var bence. Birincisi siyasilerin tutumu ve ikincisi de krize verilecek toplumsal tepki. Eğer siyasiler bu sürecin yönetimini başarılı bir biçimde organize edemezler ya da toplum bir paniğe kapılarak krize tepki verirse, o takdirde krizin sadece kısa vadede değil, orta ve uzun vadede de ciddi kırılmalara ve sosyal çatlaklara yol açacağını düşünebiliriz. Türkiye, iki nedenle bu kriz karşısında biraz daha rahat görünüyor. Birincisi, ekonomi yönetimi şu ana kadar başarılı bir performans sergiledi. Bunda 2001 krizinden aldığımız dersin büyük payı var kuşkusuz. ıkincisi merkezî siyasal iradenin güçlü oluşu. Eğer iktidarda mütereddit bir koalisyon hükümeti olmuş olsaydı hiç kuşkusuz durum bugünkünden çok daha farklı olacaktı. Belki de AKP’nin onca çaba ve isteğe rağmen yine de kapatılmamasının tercih edilmesinde yaklaşan bu dalganın büyük bir etkisi olmuştur.
Madem AKP’nin kapatılma davasından bahis açtın, o takdirde şunu sorayım hepinize. Geçen hafta Anayasa Mahkemesi AKP’nin kapatılma davası ve başörtüsü düzenlemesi ile ilgili aldığı kararların gerekçelerini açıkladı. Bu kararlar neler izhar etti?
Bence bu iki karar, günümüz iktidar çekişmelerinin aldığı boyutu gözler önüne sermesi açısından son derece manidar. Anayasa Mahkemesi tarafından açıklanan bu gerekçeler, Türkiye’de hukuku değil, hukuksuzluğu tartışmanın niçin daha doğru olduğunu gözler önüne seriyor. Hukukun siyasete alenen kurban edilişidir bu. Siyasi davalarda siyasetin hukuka kurban edildiğini farklı tarih ve toplumlarda gözlemleyebilmek mümkün. Fakat yine de orada bir hukukun varlığından söz edebilirsiniz. Bizim karşı karşıya kaldığımız şu durumda hukukun varlığından söz etmek mümkün değil.
Sosyal hayatta yetki aşımını denetleyen başlıca kurum hukuktur. Eğer hukuk yoksa o takdirde güçlüler her daim kendi sınırlarını aşar ve orada yetki kullanırlar. Yetkinin yetkeye dönüşümüdür bu. Fakat bu yetkenin meşru olduğunu iddia etmek de her zaman mümkün değildir. Büyük sosyolog Max Weber, üç tür yetke tanımlar: Geleneksel, karizmatik ve meşru yetke. Eğer geleneksel ya da karizmatik yetkeye değil de, meşru yetkeye dayandığınızı iddia ediyorsanız, o takdirde Weber’e göre demokratik, akılcı ve yasal düzenlemelere dayanmanız gerekir. Fakat bu düzenlemelere uyması gerekenler sadece yönetilenler ya da zayıflar değildir. Onlara uymaları gerekenler, aynı zamanda yönetim erkini elinde bulunduranlardır.
Bir filozofun da işaret ettiği gibi insanın başlıca gayesi muktedir olmaktır. Eğer insanlar arasındaki bu iktidar arayışı bir toplumsal ortam içerisinde müzakere ile bir sonuca bağlanmazsa, o takdirde şiddetli çatışmaların ve savaşların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu noktada müzakereyi sağlayacak, bu müzakerenin sonuçlarını bir çerçeve içerisine oturtacak olan da hukuktur. Hukuk, adalet nosyonundan ve insanı koruma ideallerinden neşet eder.
2007 yılının Mayıs ayında Anayasa Mahkemesi’nin aldığı “367 kararı” gibi, bu iki karar da ideolojik bir okumadan besleniyor. Mahkeme üyelerinin birçoğuna sirayet etmiş olan ideolojik okuma biçimi, ne yazık ki kamuoyunda bu kuruma karşı ciddi endişelerin uyanmasına yol açtı. Siyaseti farklı görüşlerin müzakere sahası olarak değil, tek bir görüşün marjinal bir yorumunun diğer görüşleri baskılayacağı bir alan olarak gören, toplumu terbiye etmeyi ana vazife olarak telakki eden, bölücülük ve irtica mitleri ile gündelik hayatlarını dahi kendilerine zehir eden bir yüksek yargı bürokrasisi var karşımızda.
Bu, dünyayı da içerisinde yaşadığı toplumu da okuyamamaktan kaynaklanan bir sorun ne yazık ki. Türk yüksek yargı bürokrasisi, maalesef kendilerine devleti Tanrı gibi gösteren, yasaların geliştirilmesini değil muhafazasını salık veren pozitivist bir kültür içerisinde sosyalleşiyorlar. Bu yönüyle Türkiye’deki hukuk eğitiminin sorunlu doğası gerçekten birçok problemin merkezini teşkil ediyor. Güçlü bir hukuk formasyonunun verilmesi için, hukukçulara öncelikle devleti değil, insanı ve adaleti korumaları gerektiği öğretilmeli.
Şurası çok açık arkadaşlar. Meclis’in aldığı bir kararı biçim yönüyle değil, içerik olarak denetleyen ve “yok hükmünde” sayan Anayasa Mahkemesi, yetkisini aşmış ve son derece ironik bir biçimde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı gelmiştir. ışte çelişkinin ortaya çıktığı nokta tam da burası. Bu noktadan itibaren, Mahkeme’nin bu yetki aşımı nasıl denetlenecek ya da giderilecek? Eğer bu giderilmezse o takdirde bundan sonra TBMM’nin konumu yeniden mi tanımlanacak? Şayet yasa yapma yetkisi TBMM’nin elinde ise, ideolojik gerekçelerle Mahkeme’nin yapacağı müdahalelere nasıl engel olunacak? Bunlar son derece hayati ve ivedilikle siyasi irade tarafından cevap bulunması gereken sorular.
Tartışmayı sürekli kırmızı çizgilere çekerek, Türkiye’nin sosyal meseleleri ile ilgili olarak yapılacak her türlü yasal düzenlemeyi bir rejim sorununa çevirmek tam bir Şark kurnazlığı olsa gerek. Bizzat Mahkeme Başkanı’nın itirazında tebellür ettiği üzere, bundan böyle Mahkeme üyeleri beğenmedikleri her kararı Anayasa’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeleri ile irtibatlandırabilecek ve onu yok hükmünde sayabileceklerdir.
Bana kalırsa Türkiye’de entelektüellerin işi gücü bırakıp “Türk tipi laiklik” üzerine çalışmaları gerekiyor. Çalışılması gereken, sadece bu anlayışın nevi şahsına münhasır özellikleri değil, üzerinden üretilen şiddet de olmalı. Laiklik üzerindeki yorum tekelinin ortadan kaldırılması ancak entelektüellerin bu mesele üzerinde uzun dönemli, titiz akademik çalışmalar yapması ile mümkün bence. Türk siyasi tarihine baktığımızda her ne zaman bir kısım devletli elit, “iktidardan olma”, “modası geçme” kaygısı taşısa bir rejim tartışması baş göstermiştir. Bu memleketin aklı başında insanlarının artık bu rejim tartışmalarından türetilen sembolik şiddete karşı daha donanımlı olmaları gerekiyor. Bu noktada Cumhuriyet’in ilk dönemlerine dair yapılacak tarihsel yapı-sökümlerin oldukça stratejik bir önemi var gibi görünüyor bana. Kendilerini “rejim bekçisi” olarak yansıtanların yaptıkları “aşırı-yorum”ların ortaya konması belki bize siyasetin kilidini çözmek için bazı ipuçları sunabilir.
İyi de arkadaşlar, hiçbir somut öneride bulunmuyorsunuz. Ortada ciddi bir siyasi kriz var esasında. AKP’nin kapatılmamış olması halihazırda bazı parti kurmayları için bir “başarı” olarak görülüyor. ılginç biçimde CHP’li kurmaylar da sürecin kendileri açısından başarılı olduğunu düşünüyorlar. Fakat Türk siyasi hayatı ve toplumun siyasetle kurduğu ilişki bakımından ciddi bir açmazla karşı karşıyayız.
Neymiş bu açmaz?
Siyasal aktörlerin varlık mücadelesini her şeyin önünde tutmasından kaynaklanan bir açmaz bu. Sonuçta siyasal aktörlerin amacı siyasal iktidarı devralmaktır, bu doğru. Fakat siyasetin amacı iktidar olmak değildir. Bu bir araçtır. Oysa Türk siyasi hayatında yıllardan beri gelen çekişmenin odağında ciddi bir beka kaygısı yatar. Aktörler, kendi varlık ve konumlarını korumayı her şeyin önünde görürler. Bu nedenle de Türkiye’de siyasetin ahlaki bir zemini bir türlü inşa olunamamıştır. Sentetik birtakım etik kodlar oluşturulmuş, bunlar da sıklıkla esnetilmiştir. O yüzden sık sık konuştuğumuz üzere Türkiye siyasetini doğru okumak için ideolojilerden değil, aktörlerin beka kaygılarının aldığı biçimden hareket etmek daha anlamlıdır. Ben bu noktada AKP ve CHP arasında çok fark görmüyorum. Her ikisi de toplumun karşısına başlangıçta bir proje ile çıkmadı.
Bence haksızlık yapıyorsun. AKP’nin kapatılmaması elbette bir anlam ifade eder. Fakat AKP’li kurmayların bunu bir başarı saymaları son derece yanlış. Türk demokrasisi söz konusu olduğunda oldukça elim bir siyasal ortamla karşı karşıyayız. Türkiye’de siyasetin normları kaymış durumda. Fakat bunun sorumluluğunu AKP’ye yüklemek de bana biraz insafsızca geliyor.
Haklısın ama şu noktayı da göz ardı etme lütfen. AKP, kurulduğundan itibaren siyasetin merkezini mesken tuttuğu düşünülen aktörler karşısında kendisini hep bir imtihanda hissetti. O nedenle sürekli olarak kendi köklerinden ne denli bağımsızlaştığını göstermeye çalıştı. Bu onu kelimenin tam anlamıyla bir cenderede tuttu. Bu nedenle de Türkiye’nin hassas meseleleri söz konusu olduğunda, bilhassa özgürlükler bağlamında açılım yapamadı. Bu noktada ne Kürt meselesinde geleneksel devlet politikalarından farklılaşabildi, ne de başörtüsü meselesi ya da meslek okullarından mezun olanlara yapılan katsayı haksızlığı gibi sorun alanlarında bir çözüm ortaya koyabildi.
AKP’nin bu noktada hiç uğraş vermediğini söyleyemeyiz tabii ki. Fakat bence AKP’nin sorunu, kurucu aklında. AKP, ekonomik alanda devletçi olmamayı bir özgürlükçülük gibi sunuyor. Oysa bunun uluslararası sürecin dayatması ile olduğunu hepimiz biliyoruz. Özgürlükçü bir perspektifle bakıyorsanız, o takdirde siyasal anlamda devletçi olup olmadığınız önemli. AKP’li kurmaylar, zihniyet düzleminde sağ-muhafazakâr devletçi ideolojiden devşirdikleri birçok refleksi hâlâ muhafaza ediyorlar. Bu da en olmadık zamanlarda sirayet ediyor.
Taraf gazetesi ve Genelkurmay arasındaki gerginlikte, Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı’na destek vermesini de buna mı bağlıyorsun?
Kısmen buna bağlıyorum. Fakat diğer yandan AKP, Genelkurmay Başkanı ile birlikte hareket edebileceğine inanıyor. Tıpkı geçmişte Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt ile olduğu gibi Org. ılker Başbuğ ile de anlaşabileceği kanaatinde. Zaten anlaşıyor da. ılk defa Genelkurmay Başkanı Başbuğ birkaç gün önce Bakanlar Kurulu’na terörle mücadele brifingi verdi. ılk defa bir Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulu önünde terörün sonlandırılmasında silahlı mücadele kadar iktisadi, toplumsal ve kültürel açılımların da önemli olduğunu ve bölgeye dönük kültürel açılımların ivedilikle devreye sokulması, bu noktada TRT’nin Kürtçe kanalının bir an önce yayına geçirilmesi gerektiğini belirtti. TSK’nın hükümete karşı sorumlu olduğunun altını çizen Başbuğ, terör eylemlerinin hedefinin de yaklaşan yerel seçimler olduğunu vurguladı. Son olarak dikkat çekici olan bir başka nokta da, bölgede dinin yeniden canlandırılması önerisi. Bu bağlamda iyi yetişmiş imamlara görev düştüğünü belirten Başbuğ, terör örgütüne katılımların engellenmesi için dinin araçsallaştırılmasını savundu.
Ben tabii bu dinin araçsal kullanımı meselesini de sorunlu buluyorum doğrusu. 12 Eylül aklıdır bu ve oldukça da problemlidir. Devletin yapması lazım gelen şey, bölgeye din pompalamak değildir. Devletin kaçınması gereken ama ne yazık ki kaçınmadığı şey, bölgeyi terörden kurtarmak adına halkı sekülerleştirmeye çalışmaktır. Din söz konusu olduğunda devletin pozisyonu hakkında söylenmesi gereken, “gölge etme başka ihsan istemem senden” sözü belki de.
AKP, Kürt meselesini bugün Genelkurmay Başkanı’nın bile ifade ettiği gibi bir kültürel sorun olarak en başından itibaren ele alabilir ve buna dönük politikalar üretebilirdi. Ancak bunu yapmadı. Başbakan başta olmak üzere AKP’li kurmaylar geleneksel devletçi refleksleri yeniden üretmeyi tercih ettiler. Bu da sonuçta AKP’ye Kürtlerin gösterdiği teveccühün ciddi şekilde azalmasına neden oldu. Bu, bölge ve ülke barışı açısından ciddi bir fırsat kaybıdır. Kürt meselesinin giderek daha da derinleştiğini sosyologlar söyleyip duruyorlar. Bu meselenin yarattığı gerginliğin artık ülkenin doğu ya da güneydoğusu ile sınırlı kalabileceğini kim söyleyebilir? Büyük kentlere kadar gelecek bu gerginlik, “küçük olsun benim olsun” mantığı ile ülkenin istikrarsızlaştırılmasını hedefleyen siyasi proje sahipleri için büyük bir fırsat sunuyor. Bunu görmeliyiz. Bu gerilim, modern Türkiye’nin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir gerginliktir ve bunun ortadan kaldırılması için devletin yeşil kart iptali ile yaptığı cezalandırmanın Kürt milliyetçiliğine propaganda malzemesi vermekten başka bir anlamı da yoktur. Eğer ceza bir politikaya dayanmıyorsa o takdirde sadece nefreti körükler.
Söz konusu gerilimli ortamın kendiliğinden ortaya çıktığını düşünmüyorsun herhalde. Ergenekon davasının görülmesi arifesinde Abdullah Öcalan’a işkence yapıldığı iddiasının gün yüzüne çıkması bana son derece manidar geliyor. Ergenekon terör örgütünün temsil ettiği zihniyet, kaostan medet uman bir zihniyet.
Bu denli açık bir bağlantı kurulabilir mi bilemiyorum. Biraz komplocu bir bakış açısı bu.
Bana kalırsa Ergenekon davası ile birlikte birçok insanın hakkında konuşma cesaretini bulduğu ilginç bağlantılar, Türkiye’de Kürtçülük ve Türkçülük arasındaki çizginin çok da kalın olmadığını gözler önüne serdi. Ergenekoncuların PKK ile kurdukları ilişkinin mahiyeti umalım bu dava sürecinde netleşir. Fakat şu ana kadar açığa çıkanlar dahi dehşet verici. Bu yönüyle Ergenekon davasının Türkiye’nin demokratikleşmesi noktasında oldukça merkezî bir rolü var bana kalırsa. Bu dava, siyaset sahnemizdeki aktörlerin konumlarını izhar etmesi açısından da iyi bir turnusol kağıdı niteliğinde benim gözümde. CHP lideri Deniz Baykal’ın Ergenekon davası ile ilgili yaptığı açıklamalar benim tüylerimi diken diken etti.
Bugünlerde karşı karşıya olduğumuz bu çekişmeler zinciri, ne yazık ki Türkiye’nin geleceğine dair öneri sahibi farklı projelerin birbirleri arasındaki mücadele ya da müzakeresinden ibaret değil. Biraz önce de ifade edildi. Mücadele, aktörlerin varoluş kaygılarından neşet ediyor. Bu süreçte hem siyasi hem toplumsal hem de ahlaki meşruiyetlerini yitirmiş aktörlerin mevcut imtiyazlarını koruma gayretleri işi iyice içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.
Türkiye’nin sahici bir siyasete olan ihtiyacı o nedenle hâlâ bütün canlılığı ile karşımızda duruyor.

Paylaş Tavsiye Et