Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (December 2009) > Dünya Ekonomi > “Sahibinin sesi” küresel medya
Dünya Ekonomi
“Sahibinin sesi” küresel medya
Sadık Ünay
“Dünyanın yeni efendilerinin gözünde ekonomik güç ve medya gücü ele
geçirildiği vakit, siyasi gücün elde edilmesi bir formaliteden ibarettir.”
Ignacio Ramonet
 
 
SON yirmi yıldır uluslararası sistemin merkezinden çevresine doğru baş döndürücü bir hızla pompalanan küreselleşme söylemi algısal (tasavvur dönüştürücü) bir temele oturduğu için kitle iletişim araçlarının stratejik önemi doğal olarak arttı. Öyle ya, dünya gerçekten küçülüp “küresel bir köy”e dönüşüyorsa milyarlarca dünya vatandaşına tüm milli/yerel değerlerini, davranış ve yaşam kalıplarını sezdirmeden erozyona uğratan yeni bir küresel “ben idraki” (ontoloji) ve yeni bilgi edinim kanalları (epistemoloji) sunulabilirdi. Anglo-Sakson tarzı liberal siyasi-felsefi gelenekten ve kapitalist piyasa ilişkilerinin çokuluslu şirketler kanalıyla baskın hale gelmesinden filizlenen yeni küresel ekonomi-politik modelin hem geniş halk kitleleri gözünde meşruiyet kazanması hem de geniş tüketim pazarlarına ulaşması için “enformasyon devrimi”, gerçekten “üçüncü sanayi devrimi” kadar önemliydi.
Ancak ekonomik ilişkilerin giderek uluslarüstü bir nitelik kazanması yoluyla tüm insanlığın kazançlı çıkacağını varsayan neoliberal küreselleşme söylemi ile kitle iletişim araçlarının “gerçeğin tarafsız aynası” olduğunu iddia eden liberal iletişim söylemi arasında yakın bir akrabalık tespit etmek mümkün. Tıpkı yapısal eşitsizlik temelli ekonomik ilişkilerin tüm katılımcılar için bir “kazan-kazan” durumu meydana getirebileceğini varsaymak gibi, milyarlarca dolarlık sermayelere hükmedip merkez devletlerle stratejik ilişkiler içinde olan medya gruplarının gerçekleri kendi kurumsal pozisyonlarına göre tanımlamadan servis etmelerini beklemek de hayli naif olmayı gerektiriyor. Şu halde, ekonomik küreselleşmenin yoğunlaşarak derinleştiği bir dünyada kitle iletişim araçları ve ortamlarının, “gerçeğe ayna tutmak” şeklinde formüle edilen mistik ve asil görevlerinin gerek siyasi-ideolojik duruşları gerekse ekonomik-konjonktürel kaygıları sebebiyle epey uzağında kaldıklarını not etmek gerekiyor.
Uluslararası ilişkilerin, kamu diplomasisinin ve hatta savaşların medya üzerinden oluşturulan bir algısal operasyon düzleminde yürütüldüğü, devasa şirketlerin piyasa değerlerinin medya aracılığıyla iletilen anlık bilgilere bağlı olduğu çağımızda medyatik gerçekliğin çok değerli bir ekonomi-politik sermaye haline gelmesi kaçınılmaz bir gelişmeydi. Bu bağlamda mutlak piyasacı neoliberal yönetişim felsefesinin Atlantik ekseninden dünyaya yayılması ile yine piyasacı toplumsal kalıpların ve tüketim kültürünün yayılıp meşrulaştırılması amacına yönelik olarak hızla küreselleşen bir medya ortamının oluşması da, küresel sistemde yaşanan köklü değişimlerin önemli bir boyutu olarak algılanmalıdır. Bir siyasi ve ekonomik güç kaynağı olarak bilgi ve iletişimin öne çıkıp hegemonik projeleri şekillendirmeye başlaması, “piyasa düşmanı” tekelci kapitalizmin kitle iletişim araç ve ortamlarını da çokuluslu medya imparatorlukları eliyle tekelleştirmesi sonucunu doğurdu.
Kuşaklar boyu gazetecilik yapan aile şirketlerinin medya eksenli olarak büyüyen dev holdinglerce satın alınmasıyla başlayan bu tekelleşme süreci, finansal küreselleşmenin derinleştirdiği “sanal ekonomik ortam”da şirket evlilikleri ve ortaklıklarını da içeren manevralarla perçinlendi. Bu arada teknolojik gelişmelerin ürettiği yeni bilgi ve eğlence aktarım ortamları hem ticarileşmenin hem de tekelleşmenin boyutlarını ve yaygınlığını daha da arttırdı. Sonuçta Fransız İhtilali’nden bu yana inatla ama belki umutsuzca savunulan “kamusal habercilik” ya da iktidar ve mülk sahiplerine karşı ezilmişlerin sesi olmaya soyunan iletişim konsepti tamamen tarihe karıştı. Bu anlamıyla medyanın mülkiyet, haber öncelikleri ve çalışan profili bakımından ezilmiş kesimlerden siyasi-ekonomik egemenlere doğru “sağa kayması” gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık yirmi yıllık bir zaman diliminde gerçekleşti. Sonuçta kuşaklar boyu sadece gazetecilik yapmış aile şirketleri ve çilekeş basın emekçilerinin yerini Rupert Murdoch, Conrad Black, Silvio Berlusconi, Richard Branson -bizde Aydın Doğan- figürlerinin örneklediği medya baronları, Ertuğrul Özkök tarzı işletmeci/yazı işleri müdürleri ve sendika mensubundan ziyade holding çalışanı haline gelen medya mensupları aldılar.
Murdoch’un News Corporation’ı, CNN’i bünyesinde barındıran AOL/Time Warner, General Electric/NBC Ortaklığı ve New York Times Corporation gibi dev medya şirketleri habercilik ve gazetecilikte; Reuters, BBC, Associated Press gibi ajanslar uluslararası haber iletiminde; Sony, Walt Disney, Viacom gibi şirketler eğlence alanında; Microsoft, Yahoo, Google gibi şirketler de yazılım ve internet iletişiminde ortaya çıkan oligarşik yapının hâkim unsurları olarak öne çıktılar. Dünya ekonomisinin reel üretim-ticaret-bölüşüm süreçlerinden kopuk sanal finansal mimarisine en kolay uyum sağlayan sektörlerden biri olan medya sektörü, küresel finans spekülatörleri için de en mümbit yatırım alanlarından birini oluşturdu. Öyle ki, “Bilgi güçtür” düsturunun dünya ekonomik sistemine en net şekilde yansıdığı ve Marksist teorideki “üretim araçlarının kontrolü” mantığına benzer biçimde bilgi üretim ve yayma araçlarının kontrolünü ele geçirme mücadelesinin küresel bir savaş haline geldiği son dönemde başat medya kuruluşlarının mülkiyet yapılarını takip etmek neredeyse özel bir zanaat haline geldi.
Geçtiğimiz haftalarda Microsoft’un Yahoo’nun çoğunluk hisselerini satın almak için 45 milyar dolar civarında bir meblağı gözden çıkardığını, ancak bu teklifin Yahoo yönetimi tarafından yetersiz bulunarak reddedildiğine şahit olmuştuk. Bugün Türkiye’de sanayi üretimi yapan anlı şanlı holdinglerin değerlerini katlayan bu değerlendirmenin yarın “piyasa koşullarındaki bir değişme” ya da şirket yapısındaki gelişmelerle radikal biçimde düşmeyeceğine dair hiçbir garanti yok. Ancak küresel ekonomide gelinen noktada medya/bilişim sektörlerinde söz sahibi olabilmek için gereken devasa yatırımları yapabilecek belli sayıda ülke ve özel yatırımcı olduğu ve bunun da küresel bir ekonomik/kültürel hegemonya alanı oluşturduğu çok açık.
Demokratikleşme teorisyenlerinin yine liberal bir naiflikle açık toplum ve demokratik derinleşmenin olmazsa olmaz şartlarından saydıkları basın özgürlüğünün, medya mülkiyetinin tekelleşip küreselleştiği bir dünyada Montesquieu’nun söz ettiği siyasi-ekonomik-kültürel güç temerküzüne bağlı bir despotizme zemin hazırlamaktan öte bir işlev görmesi mümkün görünmüyor. Tıpkı gelişmekte olan piyasaların serbest piyasa söylemiyle küresel ticaret ve finans akışlarına cebren açılması gibi, siyasi-kültürel alanların küresel medya gruplarının etkilerine açılması da ekonomik-kültürel küreselleşmenin önündeki yerel-algısal engellerin bertaraf edilmesini amaçlıyor. Bu noktada belki tek iyimserlik kaynağı, geniş halk kitleleri gözünde medya meşruiyeti ve güvenilirliğinin epeydir sorgulanır hale gelmiş olması. Diğer bir deyişle, medyamorfoz ve yumuşak totaliterizme karşı tek çare “toplumsal akıl ve sağduyu”.

Paylaş Tavsiye Et