Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ocak 2010) > Topluyorum > Siyasette hava bulutlanıyor
Topluyorum
Siyasette hava bulutlanıyor

 

Evet, arkadaşlar. Bir ay oldukça çabuk geçti ve yine beraberiz. Türkiye’nin iç ve dış gündemi yine yoğundu ve sizin kıymetli değerlendirmelerinizi bekliyor. Sözü size devretmeden önce, geçtiğimiz ay benim hatırımda kalan önemli gelişmelere kısaca bir değineyim isterseniz. İç politikada en önemli gelişmeler, Kürt sorunu çerçevesinde şekillendi. Bu bağlamda en dikkat çeken olay Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi oybirliği ile kapatması oldu. Hemen herkesin provokasyon olarak değerlendirdiği, Tokat Reşadiye’de 7 askerin şehit edilmesi olayı ise Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyareti ile aynı günde gerçekleşti. Ziyaret öncesinde, Afganistan’daki gelişmelerin gündemi belirleyeceği düşünülse de Obama ve Erdoğan arasında çok farklı konular ele alındı. Ziyaret sırasında Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy’un merkeze alınmayı istemesi de dış politika gündemimizi birkaç gün meşgul etti. Bursa’da maden ocağında meydana gelen göçükte 19 işçinin hayatını kaybetmesi ise tüm ülkeyi derinden yaralayan bir hadiseydi. Ay sonuna doğru iç politika gündemi yeniden hareketlendi. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddiası ve eski DTP’li belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu bir grubun KCK operasyonları dolayısıyla gözaltına alınması gerginliklere neden oldu. Dış politikada ise Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Birinci Toplantısı çerçevesinde kalabalık bir heyetin Suriye’ye gerçekleştirdiği ziyaret gündemdeydi. Bu hatırlatmalardan sonra sözü size bırakıyorum.
Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatması ile başlayalım. Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın açıkladığı karar aslında kimseyi şaşırtmadı. Hatırlatmak gerekirse, DTP’nin kapatılması kararından önce Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşulları ileri sürülerek çeşitli eylemler düzenlendi farklı şehirlerde. Zaten bu eylemlerin organize edilmesinde oynadıkları rol, yaptıkları açıklamalar ve bazı temsilcilerinin “dağa çıkmak”tan bahsetmeleri dolayısıyla pek çok kişi DTP’nin de aslında kapatılmak istediği yorumlarında bulundu. Sen kısaca bahsettin, ama kapatma kararı sonrasında yaşananlar son ayların en önemli konusu olan Demokratik Açılım ile ilgili tartışmaları da etkiledi. Bazı kişiler açılımın başlamadan bittiğini dile getirdiler.
Kapatma kararı sonrasında gelen eleştirileri, DTP ile onun temsil ettiği harekete ve Hükümet’e yönelik olmak üzere iki ana grupta toplamak mümkündü bana göre. Birinci kısımdakiler, DTP’lilerin tutumunun yaşanan gelişmelerin şekillenmesinde önemli bir rol oynadığını dile getirdiler. DTP’lilerin açılımı sadece Öcalan’a ve Öcalan’ın hapishanedeki odasının büyüklüğüne indirgemelerini, aslında çözüm için niyetlerinin olmadığına yordular. Yine Mahmur Kampı’ndan dönenlerin karşılanması sırasında yaşananların da planlı veya plansız bir şekilde açılım sürecini ve dolaylı olarak soruna barışçıl bir çözüm bulunması ihtimalini engelleyen tutumlar olduğuna dikkat çektiler. Bir anlamda, DTP’lilerin Kürt sorununun çözümü için başka bir aktörün rol oynamasını istemedikleri ortaya çıktı. Açılım bağlamında Kürt sorununun çözümü için bu Hükümet zamanında atılan ve bundan sonra atılacak adımlarla ilgili niyet beyanlarını görmezden gelerek üzüm yemeyi pek tercih etmedikleri çeşitli Kürt aydınlarca da dile getirildi.
Bazı Kürt yorumcular da Hükümet’in tutumunu eleştirdiler. Özellikle DTP’nin kapatılması sonrasında bazı AK Parti yetkililerinin açıklamaları sanki geçen sene kendi partileri için böylesi bir mahkeme süreci yaşanmamış gibiydi. Ayrıca Hükümet’in açılım konusunda da henüz tam anlamıyla ortaya net bir şey koyamadığı, yeterince hazırlık yapmaksızın Türkiye’nin bu sorununu çözmek için ortaya çıkmasının basiretsizlik olduğu ve bu tutumun Hükümet’in genelde pek çok adımında da olduğu gibi “kervan yolda düzülür” mantığının bir sonucu olduğu iddia edildi.
Bence her iki eleştiride de haklılık payı var.
Bakıyorum da herkese gülücük dağıtıyorsun.
Açıkçası kimseye bir şey dağıttığım yok. Ama Kürt gruplar içerisinde bazı kişilerin, sorunun çözümü yönündeki adımların AK Parti’den gelmesinden rahatsız olduklarını gözlemliyorum. Ama aynı zamanda Hükümet’in de yeterince hazırlık yapmadığını, yerel seçim sonuçlarının etkisiyle daha fazla gecikmeden harekete geçmeye çalıştığını, somut projeler üzerinde yeterince çalışmadığını düşünüyorum. Ayrıca geçtiğimiz ay içerisinde beni en fazla düşündüren olay, İzmir’de DTP konvoyunun şehirdeki turu sırasında yaşananlar oldu. Toplumsal anlamda kutuplaşmalara neden olabilecek bu türden olaylar, siyasetçilerin sükunet içerisinde davranmaları ve toplumu da buna göre yönlendirmeleri gerektiğini gösteriyordu.
Hakikaten de bu nokta çok önemli. Ülkemizde artık hiç kimse Kürt sorununun varlığını inkar etmiyor. Ama çözümü noktasında görüş ayrılıkları var. Açılım ilk gündeme geldiği zaman DTP yöneticilerinin de çok olumlu bir tavır içerisinde olduklarını gözlemledik. Ama zamanla bu tutumda değişimler göze çarptı. Özellikle İmralı’dan gelen mesajlar ve süreçte İmralı’nın dışlandığı hissine kapılmaları, Kürt gruplar arasında bazı kişilerin tutumlarını etkiledi. Mahmur’dan dönenlerin karşılanması sırasında yaşananlar her ne kadar toplumun büyük kesimini rahatsız etse de, “ezilenlerin geri dönüşü”nün her zaman sorunlu olacağı dikkate alındığında bir ölçüde mazur görülebilir. Benim görebildiğim kadarıyla açılımın geleceği ile ilgili endişelerin ileri sürülmesine neden olan gerginliklerin ortaya çıkmasında esas sebep, İmralı’nın dışlandığı düşüncesi ile DTP içerisindeki ılımlı olarak nitelendirilen grupların bile İmralı’yı muhatap göstermeye başlaması. Bu noktada hem Hükümet’in hem de açılımı destekleyen çeşitli kesimlerin zihninde bazı sorular oluştu. İşte bu bağlamda Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatması kimseyi şaşırtmadı.
Bu noktada parti kapatma konusunda AB’den gelen değerlendirmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Önceki dönemlerde parti kapatmalar üzerine gelen eleştirileri hatırlatmaya gerek yok sanırım.
Haşim Kılıç kapatma kararını açıklarken İspanya’daki Batasuna örneğine vurgu yaptı. Avrupa’daki örnekleri herkese hatırlatmak ister gibiydi. Avrupa cephesinden gelen eleştiriler de parti kapatmanın çözüm olmadığını dile getiriyor; ama bununla birlikte DTP’nin de şiddet ile arasına mesafe koyamadığını belirtiyordu. O nedenle ben içeride de dışarıda da çok ciddi bir tepki olduğunu düşünmüyorum. Ne var ki DTP’nin kapatılmasının ardından, PKK’nın sorunun çözümünde daha önemli bir aktör haline gelme tehlikesi var. Gerçi kapatma davası sürecinde yedek bir parti olarak Mayıs 2008’de kurulmuş olan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) DTP’nin binasında hemen faaliyet göstermeye başladı. Umarız önümüzdeki dönemde Kürt sorununun çözümünde farklı bir dil benimseyebilecek yeni aktörler ortaya çıkabilir.
Arkadaşlar, Reşadiye’de yaşananlar güme gitmesin. Bu konudaki fikirlerinizden bizleri mahrum etmeyin.
Uzun zamandır böylesi bir eylem yaşanmamıştı. Ayrıca olayın yaşandığı bölge de ilginç. Daha önceden çok fazla eylem gerçekleşen bir yer değildi. Açıkçası benim aklıma ilk anda yasadışı sol örgütlerin işi olabileceği geldi; ama üç gün gecikmeli de olsa PKK olayı üstlendi. Gerçi PKK içindeki bir grubun kendi inisiyatifi ile saldırıyı gerçekleştirdiği iddia edildi. Bu saldırının açılım sürecini baltalamak isteyen bir provokasyon olduğu fikri neredeyse herkes tarafından dile getirilirken, akla hemen 1993’te PKK’nın ateşkes ilanı ve genel af hazırlanması aşamasında Bingöl’de 33 erin şehit edilmesi olayı geldi. Bu olayın yeniden gündeme gelmesi dolayısıyla dönemin komutanları da televizyonlara çıkıp açıklamalar yaptılar. Gerçi suçun sahibi bulunamadı; ama o dönemdeki çözüm arayışlarına Bingöl provokasyonu ile set çekilebilmiş olsa da bu sefer durum daha farklı olacak gibi.
Hakikaten de toplumun çok farklı kesimleri bu olayın çözümü engellemek için bir provokasyon olduğu noktasında birleşti. Her ne kadar bazıları açılımın bu noktada bittiğini iddia etse de, Hükümet kararlı tutumunu sürdürdü. Hatta İçişleri Bakanı Beşir Atalay Irak’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında kuzeydeki Kürt yetkililer ile de görüşerek konuyla ilgili onların fikirlerini aldı. Ay sonunda Kuzey Irak’a ve Mahmur Kampı’na giden eski DTP vekillerine, katıldıkları bir sempozyumda kendilerini PKK ve şiddetten niçin ayrıştıramadıklarının sorulması da bu şiddet eylemleri bağlamında ilginç bir gelişmeydi doğrusu. Belki de bu ve benzeri gelişmeler Kürt hareketi içerisinde alternatif seslerin duyulmasına bir fırsat verebilir.
Geçtiğimiz ay Reşadiye hadisesi dışında hepimizi derinden yaralayan başka bir olay daha vardı. Bursa’daki maden ocağında meydana gelen grizu patlamasında 19 vatandaşımız hayatını kaybetti. Yakın zamanlarda ülkemizde bu kadar büyük çapta bir maden kazası olmamıştı. Bu olay ihmal sonucu meydana geldi. Ama şu da bir gerçek ki, acımasız kapitalist sistem kâr hırsıyla insan hayatını hiçe sayıyor.
Bursa’da meydana gelen kazada insanların hayatlarını kaybetmesi bana Endüstri Devrimi’nin ilk yıllarında işçilerin acımasızca sömürülmesi, çok uzun sürelerde ve gayri insani şartlarda çalıştırılmasını hatırlattı. Yani aradan geçen 200 seneden fazla bir zamana ve çalışanların haklarını garanti altına alan çeşitli düzenlemelere rağmen işçilerin statüleri ne yazık ki çok değişmiş gözükmüyor. Son yıllarda maden kazaları ile ilgili haberler en çok Çin’den geliyor. Çin’in yeni kapitalistleştiği göz önüne alınırsa, bu haberlerin oradan gelmesi de daha anlaşılır hale gelebiliyor. Ama her ne olursa olsun, 2009 yılında insanların bu şartlar altında çalışmaya mecbur kalmaları cidden çok endişe verici bir durum. Günümüzde çalışanları ayaklanmaya çağıran bir Komünist Manifesto yazarı da olmadığından, işçilerin hakları ciddi anlamda savunulmuyor. Marx’ın kemikleri sızlıyordur herhalde.
Marx’ın kemikleri sızlıyor mu onu bilemiyorum ama ölenlerin analarının ve yavrularının yüreklerinin sızladığı aşikâr. Her kazadan sonra olduğu gibi çeşitli cezalar uygulandı, ocak bir süre kapatıldı; ama tüm bunlar ne yazık ki gidenleri geri getirmeyecek. Ben ülkemizin en önemli sorunlarından birisinin de işlediğimiz hatalardan gerekli dersi çıkarmamamız ve çok çabuk unutmamız olduğunu düşünüyorum. Yaklaşık iki sene önce İstanbul Davutpaşa’da yaşanan patlamanın ardından yapılan onca açıklamaya rağmen hiç kimsenin ceza almadığına dair haberler geçenlerde gazetelere yansımıştı. İnşallah bu sefer bir farklılık görürüz.
Son birkaç aydır iç siyasette, özellikle güvenlik bürokrasisini ilgilendiren konularda ilginç gelişmeler yaşanıyor. Eskiden beri var olduğu söylenen asker-polis çekişmesinin içine şimdi istihbarat da girdi. Bazı MİT mensuplarının tutuklanmaları sonrasında yaşananlar, kurumlar arasında rekabetin oldukça üst düzeye çıktığının bir göstergesi olarak değerlendirildi. Yargı içerisindeki ayrışmaları geçtiğimiz aylardaki toplantılarımızda ele almıştık ama önümüzdeki aylarda güvenlik bürokrasisi arasındaki rekabeti konuşuruz gibi geliyor bana.
Bu rekabet, kurumların açıklamalarına da yansıyor. Özellikle Genelkurmay’ın ortaya saçılan her yeni belgeden sonra polisi işaret eden açıklamaları dikkate alındığında karşılıklı ithamların sürdüğünü görüyoruz. İç siyaseti yönlendirme ve şekillendirme niyeti içeren çeşitli belgeler ortaya çıktıkça, Karargâh bu belgelerin niçin üretildiğini açıklamaktan çok bunların nasıl sızdığını bulmaya çalışıyor. Yapılan açıklamalarda pek çok soru cevapsız kalırken, gerektiğinde kamuoyuna yön vermek için Genelkurmay Başkanı’nın herkesi bulunduğu yeri iyi tespit etmeye çağırdığı tedip edici açıklamaları dikkat çekiyor. Bütün bunların yanında, her ay bazı muvazzaf askerlerin çeşitli iddialarla tutuklanmasına neredeyse hepimiz alıştık. TSK için ciddi bir imaj kaybı söz konusu ve bu imaj, tedip edici mesajlarla ne yazık ki düzelmiyor, tam tersine yeni soru işaretlerinin oluşmasına neden oluyor.
Son aylarda benim dikkatimi çeken bir başka gelişme de, isimleri kamuoyuna çeşitli soruşturmalarda sanık veya tanık olarak yansımış bazı askerlerin intihar etmeleri oldu. Geçtiğimiz ay içerisinde intihar eden muvazzaf ve emekli subayların da suikast iddiasıyla tutuklanan bazı teğmenlerin de benzer şekilde denizci olması dikkat çekiciydi.
Neyse ki Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast iddiasıyla sorgulanan askerler denizci değildi. İşin esprisi bir yana, ay sonuna doğru ortaya çıkan bu suikast iddiası ve ardından gelen açıklamalar bir anlamda mızrağın çuvala sığmadığının göstergesi oldu. Gözaltına alınan subaylardan birinde Arınç’ın ev adresinin bulunması ve bu belgenin kayıt altına alınması iddiaların vahametini artırıyor. Bu olayla ilgili olarak asker kanadından yapılan açıklamada örtük bir biçimde polisin suçlanması da daha önceki gelişmeleri hatırlattı. Bakalım bu soruşturmanın akıbetinden ne çıkacak.
Ay sonunun yoğun gündeminde öne çıkan bir başka olay, belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu pek çok kişinin, DTP’nin yerine kurulan BDP’nin grup kurduğu gün gözaltına alınmalarıydı. Bazı kişiler bu gelişmenin Kürt siyasal hareketi içerisinde şiddet yanlılarını zayıflatmaya yönelik bir eylem olduğunu ileri sürerken, Diyarbakır Belediye Başkanı’nın bu gelişmeye tepkisi ise oldukça sert oldu. Bundan sonra Kürt sorununun çözümünde söylem ve eylemlerin sertleştiği bir dönem olabilir. Temennim, sürece aklıselimin hâkim olması. Ama parti kapatma öncesinde yaşanan gerginlikler dikkate alındığında, olumsuz gelişmelerin yaşanması da ne yazık ki ihtimal dâhilinde. Son dönemde Türkiye siyaseti ile ilgili karamsar tablolar çiziliyor. Bu türden ihtimalleri boşa çıkarmak için farklı toplumsal kesimlerdeki, ama özellikle de Kürtler arasındaki kanaat önderlerinde sağduyu ön plana çıkmalı. Bu anlamda bazı Kürt kanaat önderlerinin, tutuklamaların akabinde yaptıkları sağduyulu açıklamaları umut vaat eden bir gelişmeydi.
Bu karamsar tablodan sonra biraz da olumlu konulardan konuşalım. Dış politikadaki gelişmeleri de değerlendirelim isterseniz. Bu ay içerisinde Türkiye’de en fazla konuşulan konulardan biri Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyareti oldu. Erdoğan, 5 Kasım 2007’de gerçekleştirdiği ve PKK’ya karşı ABD ile daha etkin bir işbirliğinin zeminini oluşturan ziyaretinin ardından yaklaşık iki sene sonra yeniden resmî bir ziyarette ABD Başkanı ile görüştü. Ziyaret öncesi en çok tartışılan konu Afganistan’a ek asker gönderilmesi iken ziyaret sonrasında bu konu neredeyse hiç konuşulmadı. Neler düşünüyorsunuz bu ziyaretle ilgili olarak?
ABD’ye 2007’de yapılan resmî ziyaretin ardından geçen zaman içerisinde ilişkilerin yapısında önemli değişiklikler oldu. Erdoğan ile Bush arasında gerçekleşen görüşme öncesinde iki ülke ilişkileri oldukça gergindi. Türk tarafı PKK ile mücadele konusunda ABD’den yeterince destek alamadığını düşünüyor ve o dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri tanımlamak için kullanılan “stratejik ortaklık” kavramsallaştırmasının ne kadar gerçekçi olduğu sorgulanıyordu. 5 Kasım 2007 sonrasında ABD’nin Türkiye ile anlık istihbarat paylaşımı yapması, PKK’yla mücadelede önemli avantajlar kazandırdı. O dönemde Türk kamuoyunda oldukça yüksek düzeyde seyreden Amerika karşıtlığı da nispeten azaldı. Yaklaşık bir yıldır görev başında bulunan ABD Başkanı Obama’nın döneminde ise iki ülke arasındaki ilişkiler daha farklı boyuta taşındı. Bush yönetiminin dış politika tercihlerini eleştiren Obama’nın yaklaşımı ile Türkiye’nin dış politika yaklaşımları arasındaki paralellikler Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından da dile getirildi. Obama’nın dış politika öncelikleri arasında dikkati çeken iki ülke olan Irak ve Afganistan’a Türkiye’nin yapabileceği katkının farkında olan ABD yetkilileri, Ankara’nın desteğini bir şekilde sağlamak için çaba harcamaktalar.
Bence de Türkiye’nin muhtemel katkısının bilincinde olan ABD yönetimi, Ankara’nın kıymetini bildiğini gösteren adımlar attı. Obama’nın başkanlık görevini devralmasının ardından 100 gün içerisinde Türkiye’yi ziyaret etmesi önemli bir gösterge. Bu ziyaret sırasında Türkiye ile olan ilişkilerini “model ortaklık” olarak niteleyen Obama, daha sonra da çeşitli uluslararası forumlarda Türkiye Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile görüşmeyi ihmal etmedi. Başbakan Erdoğan’ın 7 Aralık’taki gezisinde ise bu yeni ilişkinin içeriği doldurulmaya çalışıldı.
Türkiye-ABD ilişkilerinin niteliğinin önceki dönemlere göre ciddi şekilde farklılaştığı görülüyor. Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika ile bölgesel bir güç haline gelmesinin ve çeşitli küresel platformlarda daha etkin şekilde boy göstermesinin bir sonucu olarak, İslam dünyası ve yakın çevremiz ile ilgili bir adım atılırken Türkiye’nin fikrini sormaksızın tavır almak artık pek mümkün gözükmüyor. Her ne kadar önceki ay dış politikada eksen kayması tartışmaları yaşansa da, gerek ABD gerekse AB, Türkiye’nin dış politikasını eleştirmiyor, tam tersine övüyor. Başbakan’ın son ABD gezisindeki gelişmeler de bu yeni durumu doğruluyor. Karşılamadaki protokol kurallarından başlayan farklılık, uzun süren görüşme ve ardından gerçekleştirilen öğle yemeği, ABD’nin Türkiye’ye verdiği önemin ne kadar arttığının bir göstergesiydi. Yaklaşık on yıl kadar önce Türkiye başbakanlarının Oval Ofis’te ABD başkanlarıyla yaptıkları görüşmelerin basına yansıyan fotoğraflarından oldukça farklı bir görüntü ile karşı karşıyayız.
Eskiden Türkiye, ABD’nin küresel ve bölgesel politikalarında kendine bir misyon bulmaya ve bu bağlamda ne kadar faydalı olabileceğini göstermeye çalışırdı. Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve eski ittifak ilişkilerinin doğasının dönüşmeye başlaması ile ABD’nin Türkiye’ye olan ihtiyacı sürekli olarak tartışılan bir konu halini aldı. Fakat bulunduğu coğrafya ve sahip olduğu özellikler dolayısıyla Türkiye’nin, herhangi bir büyük güç için ihmal edilemez önemde bir ülke olduğu görüldü. Son yıllarda Türkiye kendine daha fazla güvenen, farklı ülkelerle bağımsız ilişkiler kurabilen, tavırları daha fazla önemsenen bir aktör haline geldi. Başbakan’ın son ABD gezisinde yaşananlar da bunun bir örneği.
Valla öyle konuşuyorsunuz ki insan ister istemez şeytanın avukatlığına soyunmak zorunda kalıyor. Madem durum bu kadar iyi, niçin bazı düşünce kuruluşları Türkiye’yi eleştiriyorlar, niçin Washington Büyükelçisi istifa edip merkezde görev almak istiyor?
Eskisine nazaran Türkiye’ye istediklerini kabul ettirmede zorluk yaşayan bazı kişi ve gruplar, Türkiye’nin bölgesinde artan ilişkilerini ve etkinliğini eksen kayması şeklinde tanımlayıp bölgesiyle yakın ilişkiye girme sürecini engellemeye veya en azından yavaşlatmaya çalışıyorlar. Eleştirilerin önemli bir kısmı Türkiye’nin pazarlık gücünü kırmaya yönelik açıklamalar. Bir de şunu unutmamak lazım, yabancıların “old habits die hard” diye bir atasözü var, bizdeki “can çıkmayınca huy çıkmaz”a benziyor. İşte bu nedenle, eski alıştıkları düzeni devam ettirmek istiyorlar ama birilerinin onlara söylemesi lazım ki, eski hal artık muhal.
Dış politikadaki bölgesel gelişmeleri de atlamayalım. Ay sonuna doğru Suriye ile Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Toplantısı çerçevesinde kalabalık bir heyet Şam’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret sırasında yine bir dizi anlaşma imzalandı. İki ülke arasındaki ticari, kültürel ve siyasal ilişkiler gitgide artıyor. Başbakan’ın Şam’daki tarihî eserleri ziyareti sırasında büyük bir halk kalabalığı tarafından karşılanması, gelişmelerin Suriye kamuoyunda da olumlu algılandığının bir göstergesiydi. Suriye ile imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması’nın ardından vizenin de kaldırılması ile karşılıklı ilişkilerin gelişmesinin önündeki engeller birer birer ortadan kalkıyor. Bunun olumlu bir yansıması olarak bu yıl yaşanan ekonomik kriz nedeniyle Avrupa ülkelerine olan ihracatımız azalırken, Suriye’ye ve Ortadoğu’ya ihracatımız krize rağmen artış gösterdi. Bu durum da komşularımızla sıfır sorun ilişkisini maksimum işbirliğine dönüştürme politikası yolunda doğru adımlar atıldığının bir göstergesi gibi geliyor bana.
Başbakan’ın ziyareti sırasında dikkat çeken bir gelişme de Türkiye’nin İsrail ile Suriye arasında geçmişte oynadığı arabuluculuk rolünün tekrar gündeme gelip gelmemesi oldu. İsrail’in Türkiye’nin katkısına olumsuz bakmasına rağmen basın toplantısı sırasında yapılan açıklamalarda Suriye’nin başka bir arabulucu istemediği dile getirildi. Bu bir yandan Türkiye’nin konumunu güçlendiriyor, ama aynı zamanda yakın dönemde kimsenin sorunun çözümü için bir adım atılmasını beklemediğini de gösteriyor.
Evet arkadaşlar. Bu ay ülke gündemimizi değerlendirirken genelde zor, netameli ve olumsuz gelişmeleri ele almak durumunda kaldık. Mevsimsel şartlara uygun şekilde çok bulutlu bir siyasi hava var memlekette. Neyse ki dış politikadaki gelişmeler daha olumlu idi. İnşallah önümüzdeki ay, iç siyasetin de güzel gelişmeleri etrafında gerçekleştiririz tartışmamızı.

Paylaş Tavsiye Et