Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2010) > Toplum > Siyaset: Bir milletin varlık duyuşu
Toplum
Siyaset: Bir milletin varlık duyuşu
İhsan Fazlıoğlu
“SİYASET, bir milletin varlık duyuşudur” demiştik, Anlayış dergisinin 50. sayısında. Çünkü her siyaset etme tarzı, kendi nesne-alanını yaratır; ancak da yaratırsa başarılı olur. Başka bir deyişle, incelendiğinde, tarihte hüküm süren başarılı siyasi örgütlerin ancak kendilerine has siyaset etme tarzı olanlarının, yine kendilerine özel nesne-alanı yaratabildikleri görülecektir. Kendine özgü nesne-alanı yaratmak, tabiat ve hayat ile kısaca eşya ile kendine has bir temas kurma tarzı icat etmek demektir. Nesne-alanı, zihnî seviyede, tabiat ve hayat ile kurulan sürekli ilişkilerden akan duyusal verileri olgular çerçevesinde kavramsallaştırarak ve olaylar çerçevesinde modelleyerek; amelî seviyede ise çözüm verecek biçimde olgu ve olaylara tatbik ederek, uygulayarak inşa edilir. Çünkü ancak, kavram-modele sahip bir terzi, ölçü alabilir ve yine ancak ölçü alabilen bir terzi, sonuç veren, kavram-modele uygun elbise dikebilir. Başka bir deyişle, bir siyasi örgütün, içinde ve çevresinde olup biten siyasi olgu ve olayları ön-görememesi, bir kavram-modele sahip bulunmamasından; sahip bulunduğu kavram-modelle sonuç verici çözümler üretememesi ise, kendisine göre tâdil ve tatbik edeceği olgu ve olaylara ilişkin ölçümleri dikkatle yap(a)mamasından kaynaklanır.
Bu nedenle, kavram-model ile hayat arasındaki cedelî/dialektik teması sürekli canlı tutmak, belirli olgu ve olayların ölçümlerinden hareketle geliştirilen kavram-model bağımlı çözümleri sabitlememek, dondurmamak; yalnızca kavram-model’in yaratacağı nesne-alanlarının, siyaset etme tarzını, hayatın gerçekliğinden koparacağını göz önünde bulundurmak gerekir. Dolayısıyla, özellikle, belirli bir dönemdeki olgu ve olaylardan alınmış ölçülere bağlı olarak başarılı olmuş kavram-modellerin, ilkeler hâline dönüştürülmesi, siyaset etme tarzının, mekân-zaman içinde sürekli hareket hâlinde olan hayata ilişkin olgu ve olaylarla teması kaybetmesine yol açar. Öte yandan, mekân-zaman içinde akıp giden olgu ve olaylara karşı, kavram-model olmaksızın, yalnızca bakıp durmak da siyasetin yolunu, yordamını ve yöntemini kaybetmesi demektir ki, bu tür bir siyaset etme tarzının ön-görebileceği bir yarını yoktur. Bir benzetmeyle, dereye sadece bakarak balık avlanılmaz; bir ağa gereksinim vardır; ancak her balık da her ağla yakalanmaz.
Şimdiye değin söylenilenleri, pekiştirme adına, tarihimizden örneklendirebiliriz: Fatih Sultan Mehmed döneminde Osmanlı yönetimi, Karamanoğulları ile Akkoyunlular’ın Anadolu’da bulunan Oğuzlar’ı/Türkmenler’i yönetme hakkı tartışmaları karşısında, hemen gerekli ölçümlerini/tedbirlerini almış; Oğuz efsâneleri yeniden üretilmiş; Osmanlı hanedanı ile Oğuzlar arasındaki ilişkiyi gösteren şecereler icat edilmiş; Uygur bölgesinden bakhşiler/kâtipler getirtilerek, onların aracılığıyla, Uygurca bitik ve yarlığlar yazılıp gönderilmiş; ancak söz konusu olgu ve olaylar ortadan kalkınca, kavram-model bir ilke hâline dönüştürülmeden rafa kaldırılmıştır. Benzer biçimde, Sultan II. Bayezid döneminde, Arap coğrafyasının ön-görülen fethi için başlayan hazırlıklar, dönemin siyaseti için gerekli olan ilâhî-seçilmiş kozmik ailenin yönetimanlayışı çerçevesinde, Osmanlı hanedanının Arap kökenlerini gösteren şecereler ortalığı kaplamıştır. Ancak, söz konusu kavram-model, yine, olgu ve olaylar ortadan çekilince, bir kenara bırakılmıştır.
Bir siyasi örgütün kendi siyaset etme tarzı ile vakıaya mutabık, kavram-model ile hayata ilişkin olgu ve olaylar için nasıl nesne-alanı yarattığına ve işlevini tamamladıktan sonra nasıl iptal ettiğine en iyi örnek, Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı siyasi örgütü ile Safevî siyasi örgütü arasındaki ilişkide görülür. Safevîlerin temellerini Şiî düşüncede bulan ilâhî seçilmişlik iddialarına bağlı olarak, heterodoksisi güçlü Türkmen kabileleri üzerinde yarattıkları belirleyici etkiye karşın aynı seviyede yanıt, Kanuni Sultan Süleyman’ın mehdiliği etrafında geliştirilen söylemle verilmiştir. Ancak, Osmanlı siyasi örgütü tehlikeyi bertaraf ettikten sonra, mehdilik söylemini terk etmiş; Safevîler ise vakıada bir karşılığı olmamasına karşın ilke hâline getirdikleri söylemlerini sürdürmüşler; bu nedenle hayattaki olgu ve olayların ölçülerini dikkate almadan kavram-modellerini yönettikleri insanlara zorla dayatma yoluna gitmişlerdir.
Hayata ilişkin olgu ve olayların ölçülerini alma ile kavram-model yaratma etkinliği hiç şüphesiz verilen örneklerle sınırlı değildir. II. Viyana Seferi’ne hazırlanan Osmanlı siyasi örgütünün, lehine kullanmak için Avrupa’daki belirli ülke ve şehirlerde etkin olan Yahudileri tarafına çekmek adına yarattığı ya da yönlendirdiği Sabetay Sevi olayı ile aynı dönemde Sabetay Sevi’nin Müslüman olmasını sağlayan Mehmed Vanî Efendi’nin Arâis el-Kur’an adlı tefsirinde, Yahudiler ile Türkler’i akraba kılma çalışmaları ve ürettiği şecereler; ya da Sultan II. Mahmud devrinde, Napolyon ile Osmanlı hanedanı arasında çıkartılan akrabalık ilişkileri, siyasi bir örgütün kendi lehine nesne-alanı yaratma etkinliği olarak görülebilir.
Hegel’in deyişiyle, tarihin belirli bir mekân ve zamanında, kendine özgü siyaset etme tarzıyla kendine has nesne-alanı üretebilen ancak beş-altı devlet bulunabilir; öteki devletler, söz konusu beş-altı devletin hem kendi aralarındaki hem de öteki devletlerle kurdukları ilişkilerin yarattığı ağın içinde var olabilirler. Eşyayla kendine ait temas tarzını üretebilen bir siyasetin en önemli özelliği, sahip olduğu kavram-model çerçevesinde, mekân-zaman ve hareketi kontrol edebilmesi, ön-görebilmesi, böylece hayata ilişkin olgu ve olayları, ölçülerini alarak yönlendirebilmesidir. Öte yandan, sahip olduğu kavram-model ile hayata ilişkin olgu ve olay arasındaki cedelî ilişkiyi sürekli canlı tutabilen, kavram-modelini olgu ve olayın ölçülerine göre uyarlayabilen, tadîl ve tatbik edebilen bir siyaset etme tarzı, operatif-kalkülatif-regülatif bir bakış açısıyla eşyayla temastaki sürekli ile süreksiz unsurları görebilir; hem kendini hem de yönettiği insanı saygın kılabilir. Saygın kılmanın en önemli ilkesi saygın olmaktır.
Şimdiye değin söylenilenlerin anlamlı olabilmesi, neyi, niçin ve nasıl yaptığını bilen zihinlerin bulunmasıyla olanaklıdır. Çünkü ancak bilen, edebilir.

Paylaş Tavsiye Et