Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
MeDYA-konomi: Medya-sermaye ilişkisini yeniden yorumlamak
Sadık Ünay
GEREK Türkiye’de gerekse dünyada medya-iktidar ilişkilerinin tarihî serencamına bakıldığında iktidar elitlerinin, kamuoyu gündeminde rahatsızlık yaratacak gelişmelerin medya tarafından işlenmesini engellemek üzere savunma mekanizmaları geliştirmeleri, kimi medya çevrelerinin de siyasi aktörlere karşı kullanılabilecek öğeleri körükleyerek ya da yapay olumsuzluklar üreterek gönüllü muhalefet rolüne soyunmaları sık görülen bir durum. Özellikle demokratik kültür ve kurumları oturmamış ülkelerde medya odaklarının kamuoyundaki etkinliklerini iktidarları oluşturup yıkabilen bir nevi “dördüncü güç” olarak kullanmaya çalışmaları da şaşırtıcı değil. Medya-iktidar mücadelelerinin ekonomik alandaki yansımaları ise genelde yönetici seçkinlerin medya grupları üzerinde farklı sosyoekonomik baskı kanalları oluşturmaya çalışmaları, medya çevrelerinin de kendilerine siyasal, ekonomik ve sosyal müttefikler bularak alternatif iktidar kümelenmeleri oluşturmaya girişmeleri şeklinde gerçekleşiyor.
Küresel finansal sistem içerisinde medya sermayesinin, dünya ekonomisindeki yapısal değişimlerin de etkisiyle görece önem kazanması ile “yeni” ekonomik sektörlerin pek çoğunun medya, iletişim ve bilişim ile ilgili olmasının medya-sermaye-iktidar ilişkilerini derinden dönüştürdüğü söylenebilir. Küresel ekonomide sınai üretim ve ticaret eksenli genişleme dinamiklerinin finansal hareketler ile hizmet ve tüketim odaklı sektörlere kayması da başta kitle iletişim araçları dâhil, kamuoyu ve tüketici eğilimleri oluşturma işlevi gören stratejik platformların önemlerini geometrik olarak arttıran bir etkide bulundu. Kitle iletişimi, bilişim ve medya teknolojilerinde ortaya çıkan radikal gelişmeler ile yeni dönemin piyasa köktencisi neoliberal ideolojik iklimi birleşince, medyanın magazin figürlerini idealize edici, hayatı metalaştırıcı ve ticarileştirici nitelikleri, küresel ekonomi politik mücadelenin kritik çatışma alanlarından biri olan “medya savaşları”nda kullanılan önemli bir araç haline geldi.
Dünya medyasında iktidar çevreleri ile girilen girift ilişkilerin ve sermaye yapısındaki karmaşık bağımlılığın da etkisiyle oligopol mülkiyet yapılarının ortaya çıkmasının, tekdüze neoliberal söylem egemenliğinin yerleşmesinin, habercilikte magazin dozunun artmasının ve holdingleşmeyle birlikte iktidar destekçiliğinin yaygınlaşmasının genel eğilimler olduğu söylenebilir. Bunun doğal sonucu olarak da haber ve iletişim alanlarında derin bir “demokrasi açığı”nın ortaya çıktığı, medyanın ana malzemesinin geniş toplumsal kesimlerin sorunları yerine siyasi, ekonomik ve sosyal elitlerin önceliklerine yoğunlaştığı görülmekte. Dev medya holdinglerinin küresel iletişim pazarlarında egemenlik oluşturmalarının bir sonucu da, gerek haber gerekse eğlence odaklı medya alanlarında bölgesel ya da küresel kontrol ağları oluşturan medya baronlarının siyasi ve ekonomik alanda “düzen kurucu aktör” rolünü üstlenmek istemeleri. Ancak baskın çıkar ilişkilerine dayalı bir medya düzeninin toplumsal gerçeklikleri, kişi ya da grup çıkarları doğrultusunda çarpıtarak ya da yeniden üreterek topluma sunma yoluyla iktidar ihtiraslarına alet edileceği endişesinin, Anglo-Sakson dünyada medya sektörü ile diğer ekonomik aktivite alanları arasında net, legal ve operasyonel ayrımlar yapılmasını kaçınılmaz kıldığı bir gerçek. Geçmişte farklı ülkeler, piyasa regülasyon yapılarının gelişmişliği oranında medyanın siyasi ve ekonomik alanlarda yönlendirici etkilerini minimize ederek medya gücünü genel ulusal stratejilerle paralel kullanma noktasında değişen oranlarda başarılı oldular. Bu oranın kimi Akdeniz, Doğu Avrupa, Balkan, Kafkas ve Ortadoğu ülkeleri ile birlikte Türkiye’de çok da yüksek olduğunu söyleyemeyiz.
1980’lerin hızlı liberalleşme tecrübesi ile 2001 sonrasının regüle edilen liberalizasyon deneyimine rağmen Türkiye’de diğer ekonomik aktivite alanlarından görece özerkleşmiş bir medya burjuvazisi bir türlü oluşamadı. “Merkez medya” çevreleri ideolojik olarak resmî ulusal güvenlik söylemiyle, ekonomik olarak ise siyasal rant dağıtım mekanizmalarıyla ilişkilerini gevşetmeye yanaşmadılar. Sonuçta, bir taraftan demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerinin asgari evrensel prensipleriyle ters düşerek kendi toplumuna karşı ciddi bir “demokrasi açığı” üreten, diğer taraftan devletçi ve ithal ikameci dönemlerin alışkanlıklarıyla siyasi/kurumsal bağlantıları ekonomik yetkinlikten daha çok önemseyen alaturka bir girişimci zihniyeti, medya patronlarının vizyonsuzluklarına ilham kaynağı olmaya devam etti. Medya alanındaki aktivitelerini hiçbir zaman birincil ekonomik faaliyet alanı olarak görmeyip diğer girişimlerine payanda olarak ikame eden ve devlet seçkinleriyle kurdukları simbiyotik ilişkiler marifetiyle uzun dönemde varlıklarını garantiye almaya gayret eden medya girişimcileri doğal olarak siyasi rüzgarların yıkıcı etkilerine açık kaldılar.
“Her iktidar kendi medya gücünü yaratır” nevinden genelleştirmeleri haklı çıkaran bu durum, Türkiye’de ve çevresindeki ülkelerde medyada uzmanlaşma üzerinden sektör-spesifik oryantasyonu olan lider bir burjuva kesiminin yetişmesini de engelledi. İnşaat, enerji, madencilik, lojistik gibi farklı işkollarında büyüyen girişimciler, siyasi iktidarlar ve/veya devlet elitleri ile kurdukları özellikli ilişkilerinden dolayı “part-time” medya patronluğu pozisyonlarını doldurdular. Siyasi rüzgarlar tersine dönerek konumlarını kaybetmeleri mukadder hale geldiğinde ise türlü siyasal/sosyal mühendislik projeleri ve rejim tartışmalarıyla üretilen yapay gerginlik ortamlarında el yordamıyla ayakta kalmaya çalıştılar. Son dönemde yaşanan “yandaş medya” tartışmalarında da, yükselen muhafazakâr medya gruplarının siyasi iktidara yakınlık üzerinden prim yapan girişimci gruplar tarafından finanse edilmeleri gibi aslında Türkiye ekonomi politiğinin karakteristik bir özelliğinden şikâyet edilmesi çok paradoksal bir duruma işaret ediyor. 
Yükselen medya gruplarının, medya aktivitesi ağırlıklı bir özelleşmiş sermaye birikim sürecinden süzülüp geldiğini ya da eski patronların aksine ekonomik ikbalini medya sektöründe ulusal, bölgesel ya da küresel büyüme stratejileri oluşturmak üzerine kurmuş yepyeni bir girişimciler sınıfına dayandığını belirtmek çok güç. Önceki dönemlerde çok daha yırtıcı ve illegal biçimlerde örgütlenen bazı ekonomi politik trendlerin çok daha normalleşmiş bir konjonktür altında tekrarlandığına tanık oluyoruz sadece. Medyanın kamuoyunu yönlendirme ve egemen sosyo-politik söylemleri oluşturup yaygınlaştırma noktasındaki gücü göz önüne alındığında, her siyasi iktidarın kendi vizyonuyla en azından açıktan çatışmayacak medya aktörlerinin gelişip güçlenmesi için uygun zemin hazırlama gayreti içinde olması beklenebilir. Burada önemli olan, bu tür “medya-konomik” ilişki biçimleri oluşurken kamusal imkanların istismar edilmemesi, legal/kurumsal çerçeve zorlanarak bazı aktörlere haksız rekabet imkanı sağlanmaması ve kurulan medya organlarının temel insan hak ve özgürlükleri, çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü ve asgari meslek etiği gibi prensipler ile toplumsal değerlere saygı çerçevesinde aktivitelerini yürütmeleridir.
Ülkemizin uzun süreli sosyo-ekonomik gelişimi ve yapısal dönüşümü açısından, hem medya ve sermaye odakları arasında şeffaf olmayan ilişkilerin kurulmasını önleyen sağlam bir legal ve denetleme altyapısının oluşturulması, hem de medya sektörünü ikincil ya da payanda bir aktivite alanı olarak görmeyen sahici bir medya girişimcileri kesiminin ortaya çıkması önemlidir. “Zamanın ruhu”nu ıskalamış, ahlakî değer katsayısı düşük, vizyonsuz medya odakları, siyasal güç kaymalarını izleyen konjönktürel çekişmeler içinde dolgu malzemesi olmanın ötesinde bir anlam ifade etmez.

Paylaş Tavsiye Et