Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
Siyasal şiddet ve siyasetin alanı
Cemalettin Haşimi
SİYASAL şiddet tabiri son derece sorunlu bir terkip. Fakat devlet ve birey hakları ekseninde gelişen modern siyasetin merkezinde yer alacak kadar önemli bir ifade. Siyaset ve şiddet arasındaki ilişkiyi tarif edip, sınırlarını çizmesi bakımından da merkezî bir işleve sahip. Bundan dolayı “nasıl bir siyaset” sorusuna cevap verme imkanı, ancak bu terkibi deşmekle bulunabilir.
İfade, ilk bakışta şiddetin siyasal niteliğe kavuştuğu bir anı ve eylemi tarif etme girişimiymiş gibi duruyor. Hatta, zaman zaman epik bir karşı koyma hikayesi olarak ortaya konuyor. Belli sınırlar dâhilinde eşkıya literatürü -eşkıyalığın kendisi değil- veya devrimci şiddet literatürü bu tür anlatımın en somut örnekleri. Fakat sonuçları itibarıyla, mezkûr ifade, tam tersi bir etki yaratıyor. Çünkü terkibin kendisi, şiddete karşı açık veya gizli bir olumsuzlama sayesinde varolabiliyor. Böylece, amaçsız ve anlamsız olduğu varsayılan, hatta kendinde bir kötülük edimi olarak algılanan şiddete, siyasal takısıyla üst bir anlam atfetme girişimine dönüşüyor.
Burada daha da ilginç olan sonuç, siyasal şiddete karşı koyma biçimi. Zira bütün çaba, söz konusu şiddetin siyasal olmadığını kanıtlama girişimlerine hasrediliyor. Kötü niyet, dış mihrak, kandırılmış insan, şer odakları, kana susamış cani gibi ifadeler bu tutumun günlük dile çevrilmiş hali aslında. Bu anlamıyla, sözde şiddet karşıtı tutum, siyasetten kaçmanın bir gerekçesi haline geliyor. Bu tutumun, günlük siyasete yansımasının maliyeti ise büyük oluyor. İlk pratik cevap, siyasal alanı mümkün olabilecek maksimum düzeyde daraltma girişimi olarak veriliyor. Girişim, itiraz edeni veya edenleri, hem ahlaki hem de yasal düzeyde kriminalize etme çabası olarak siyasi dile geri dönüyor. Özgürlük-güvenlik paradoksu gibi paradokslar, tam da bu noktada egemenlerin siyasi dilini, tek yönlü olarak tahkim etmek üzere devreye sokuluyor. Şiddetin, “kötülük üreten bir eylem” olarak, reel açıdan güçsüz olanla özdeşleştirilmesi, biraz da bu durumla alakalı bir sorun. 
 
Şiddete Karşı Çıkmak?
Siyaseti yok etmeye kalkışmadan, şiddete karşı çıkmak mümkün mü? Siyasal şiddet terkibinin ima ettiği esas soru bu aslında. “Siyasal” şiddeti kutsamak, konuyla ilgili literatürde zaman zaman bu soruya verilen cevaplardan biri. Fakat şiddet netice itibarıyla “kötü” birşey, insanın canını acıtan ve alan, kanla ve gözyaşıyla kaim, kendini ancak bu şekilde yeniden üreten bir süreç. Ama şiddete bu düzeyde bir itiraz, başka türlü kötülüklerin normalleşmesini sağlamanın bir diğer adı. Mesela, uluslararası ilişkiler disiplini, tam da bu tarz bir kötülük disiplini. Küresel istikrar kavramının nasıl üretildiği, malumu ilam etmekle eşdeğer birşey sonuçta.
Bu durum esasında, şiddet kavramını hakkıyla tartışmamanın bir sonucu. Daha açık bir ifadeyle, şiddeti hukuk, devlet ve siyaset ekseninde ele almama tavrının bir ürünü. Böylece hukukun şiddetle kurucu ilişkisi bastırılıyor ve iyi (yasal) ve kötü şiddet ayrımı mümkün kılınıyor. Şiddet kategorisinin hukukla kaim olduğu, hukuksuzluğun cari olduğu bir yerde, şiddet kavramının ayrıksı bir kategori haline gelemeyeceği göz ardı ediliyor. Halbuki şiddet, her şeyden önce bir düzen varsayımı ile mümkün olan bir kavram ve bundan dolayı kategorik olarak siyasal. Bu açıdan iyi veya kötü şiddetten değil, ancak etkili veya etkisiz şiddetten bahsedilmeli. Siyasal şiddet ifadesi ise tam tersini vaaz ettiği, yani şiddete siyasi bir cevap verme imkanı bırakmadığı için yetersiz bir tarif.
 
Açılım ve Siyasal Alan
O halde, basitçe şiddete karşı çıkmak yerine şiddete nasıl cevap verilebileceği üzerine yoğunlaşmak gerekiyor. Gündemdeki açılım süreci bu açıdan son derece somut bir örnek. Şiddet, doğası gereği siyasal bir sorun ise buna karşı ne yapılabilir? Bastırarak karşı koymak yöntemlerden biri. Siyasal alanı genişletmek ise bir diğer yöntem.
Açılım süreci, ikinci yaklaşımı temsil ediyor. Şüphesiz, açılımın nasıl bir seyir izleyeceği süreç içinde belli olacak. Fakat bir prensip olarak açılım, bugün gelinen noktada, şiddet unsurunu daha genel bir bağlam içinde ele almanın ürünü. Özel bir şiddet sorununu, Türkiye tarihi ve devlet-millet ilişkisi bağlamında değerlendirmenin sonucu. Dikkat edilirse, sürecin başından beri, tarihten, bugüne dek uygulanan yöntemlerden, vatandaşları kriminalize etmenin yanlışlığından vb. söz ediliyor ki, bu bir tesadüf değil.
Bu anlamda, açılım siyaseti, en başta değindiğim “siyasal şiddet” kurgusunun terk edilmesinin ürünü. Şiddetin siyasal bir sorun olduğu tespitiyle, buna bir cevap verme girişimini temsil ediyor. Açılımla, sorunları kriminalize etme tutumu yerine, devlet-siyaset-hukuk çerçevesinde bir değerlendirme ile siyasi bir irade geliştirildi. Yöntem olarak da siyasal alanın genişletilmesi tercih edildi. Yani, kimlik ve bütünlük algısının, özne pozisyonlarının ve millet fikriyatının göründüğü zeminin daha kapsayıcı olması benimsendi. Doğal olarak sınırsız bir genişleme değil bu. Çünkü hem siyasal alan sınırlarla mümkün olan birşey hem de alanı genişletme süreci siyasetin de şiddetin de mahiyetini dönüştüren bir süreç.
Bu çerçevede açılım siyaseti, şiddeti etkisiz bir şiddete çevirme girişimi. Çünkü zemini dönüştürerek, siyaseti koruma ve yeniden üretme imkanı sağlıyor. Tam da burada, karşı-şiddetin siyasallığı darbe yiyor, anlamsızlaşıyor ve etkisiz bir karşı-şiddete dönüşüyor. Burası önemli, çünkü açılım öncesinde gelinen noktada, şiddetin siyasal bağlamını inkar etme girişimlerinin toplumsal ve siyasal bir karşılığı adeta kalmamıştı. Açılım, bu bağlamı inkar değil, dönüştürme girişimini temsil ediyor. Bundan dolayı açılım, makul ve çoğulcu bir siyaseti mümkün kılan yegane yol olarak önümüzde duruyor.
Sonuç itibarıyla siyasal şiddet terkibi siyaseti yok etme girişimlerinin bir uzantısı iken; şiddetin siyasallığını görmek, siyasetin önünü açan bir kavramsal çerçeve sunuyor.

Paylaş Tavsiye Et
Yazara ait diğer yazılar
Cemalettin Haşimi