Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
Türk laikliğinin ekonomi politiği
Ömer Bolat

TÜRKİYE’DE laikliğin sistemin temel niteliği haline gelmesi, Fransa ve ABD örneklerinde olduğu gibi asırlara yayılan toplumsal tecrübelerin değil, sosyolojik anlamda küçük bir zaman dilimine sığdırılan yeniliklerin neticesinde gerçekleşti. Bu farklı oluşum süreci nedeniyle, Türk laikliğinde, herhangi bir Batı ülkesinde söz konusu olmayacak kimi öğelere sıklıkla rastlamak mümkün olsa da, genel anlamda Fransa’yı andıran bir yapının hâkim olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Batı’da uzun toplumsal-siyasal mücadelelerin ürünü olarak anlam kazanmış kavramlar aracılığıyla kendi tarih ve toplumumuzu anlamaya çalıştığımız zaman birçok şey boşlukta kalıyor. Laiklik Batı’dan aldığımız ve uyguladığımız bir kavramdır. Türkiye’de “devletin din alanını düzenlemesini” öngören laiklik uygulaması, kendisine has çelişkileri olan bir demokrasi anlayışını doğurmuştur.
Dinî hassasiyeti yüksek halkın, Türk siyasal sistemini değiştirmeye hazır kıtalar olarak algılanması en büyük yanılgıdır. Bilhassa tek partili yönetimden çok partili hayata geçişte ve sonrasında devletçi, otokratik yönetimin ve toplum mühendisliği uygulamalarının ortaya çıktığı askerî müdahale dönemlerinde geniş halk kesimi, özgürlüğün ve demokrasiye geçişin garantisi olmuştur.
Bize sunulan resmin aksine, Türkiye’de gerçek durum; dindar insanların laiklik konusunda herhangi bir sorununun olmaması, buna karşın ayrıcalıklı konumda bulunan siyasi, idari ve de kısmen ekonomik elitin demokrasi konusunda samimiyetsizliğidir. Bu kesimler, gerçek temellerine oturmuş demokratik bir mekanizmada, korumacı ilişkilerin sağladığı ayrıcalıklarının kalmayacağının farkındadırlar. Bu nedenle de Türk toplumunda, “irtica tehlikesi” iddiasını yüz yıldan fazla bir süredir sürekli olarak canlı tutmaya çalışmaktadırlar.
28 Şubat süreci özellikle Özal döneminde yaşanan demokratikleşme ve serbestleşmeye bir tepkiydi. Ekonomisinden siyasetine, sosyal boyutundan bürokratik mekanizmaya kadar her alanda ayrıcalıklı olan kesimler, 28 Şubat süreciyle bu ayrıcalıklarını kaybetmeme mücadelesi verdi. Nitekim arkasından ortaya çıkan siyasi ve ekonomik/mali skandallar, bu kesimlerin nasıl bir hırsla hareket ettiklerini gözler önüne serdi.
Türkiye’de laiklik uygulaması ile ilgili temel mesele, dindarlaşmayı ve hatta bazı dinî ritüelleri dahi ‘irtica’ olarak tanımlayan bazı kesimlerin varlığıdır. Dindar insanlar potansiyel olarak rejim karşıtı gibi algılanmakta ve bu şekilde bir muameleye tâbi tutulmak istenmektedir.
Ekonomi dünyası da farklı bir nitelik arz etmemektedir. Özal dönemine kadar koruyucu ve imtiyazlı muameleye tâbi tutulan ve bu nedenle de bazıları tarafından “besleme sermaye” olarak tanımlanan elitist burjuvazi, liberal kurallara göre işlemeye başlayan ekonomik şartlarda daha önce alışmış olduğu ayrıcalıkları kaybetmemek için 28 Şubat sürecine payanda olmuş ve demokrasi sınavında sınıfta kalmıştır.
Ekonomi dünyasından hareket edersek, ülkemizden bazı gazeteciler, Finansbank’a 2,8 milyar dolar ödeyen Yunan Ulusal Bankası (NBG)’nın merkez binasında bulunan “Türk askerini, insanını aşağılayan resimleri”, herhangi bir Ortadoğu ülkesinin şirketinin duvarında asılı olarak görseydiler nasıl bir gürültü koparırlardı, tahayyül ediniz. Buna karşın, Arap ülkelerinden gelen sermayeyi “yeşil sermaye” olarak göstermek için ciddi bir çaba sarf edilmektedir. Araplar İslam dünyasında gayrimüslim unsurları en fazla barındıran millet olmasına karşın nedense bizim malum kesimlerimiz onların tümünü şeriat ihracatçısı olarak algılamaya meyyaldir.
Şimdi bu iki örneği incelediğimizde açık bir şekilde görülen şey; Türkiye’de ayrıcalıklı kesimlerin, ayrıcalıklarını korumak için günah keçileri yaratmakta olduğudur. Türkiye’deki günah keçilerinin en uzun ömürlüsü adı irtica olanıdır. İrtica ve bu tehditle eş değer olarak vurgusu artan “laiklik tehlikede” sloganı, ayrıcalıklı kesimlerin vazgeçemeyeceği temel vurgudur. Başbakan’ın “irticayı tanımlayalım” ifadesi ve TBMM ve Yargıtay başkanlarının “laikliğin ortak bir tarifinin yapılması” çağrıları yerinde ve anlamlıdır. Ancak bu ayrıcalıklı kesimler, bu tarifin yapılmasına yanaşmayacaklardır.
Türkiye’de göz önüne alınması gereken önemli bir husus, İslam’ın din olarak tercihiyle, siyasal, sosyal, ekonomik ve ideolojik bir proje olarak tercihi arasında ciddi bir farkın olduğudur. Bu durumun Batılı toplumlar için de geçerli olduğu iddiası belli ölçüde haklılık taşımaktadır; ancak Türkiye’ye (ve belki de halkı Müslüman olan diğer ülkelere) özel olan durum, dini önemseyenlerle onu ideolojik bir proje olarak savunan kesimlerin oranları arasındaki büyük farktır. TÜSES Vakfı’nın yaptırdığı değerler araştırmasına göre, Türkiye’de dinin ideolojik proje olarak tercih oranı %20’lerde seyretmektedir (Bu %20’lik oran Refah/Fazilet Partilerine verilen oy miktarını değil, tüm partilerin seçmenlerinden şeriatla ilgili sorulara olumlu cevap veren kişilerin oranını ifade eder).
Halbuki din olarak İslam’ın tasvibi %90’ların üzerindedir. 1990-91 yıllarında Michigan Üniversitesi tarafından Türkiye’de yapılan değerler araştırmasında, dinsel inançlara sahip olma oranı %90’ların üzerinde seyrederken, dinin insan hayatındaki önemi sorusuna ‘çok’ (%61) ve ‘oldukça’ (%23,1) cevabını verenlerin oranı tüm yaş grupları için %84,1 olarak çıkmıştır. “Hiç önemi yok” diyenlerin oranı ise sadece %5,2’dir. Bu farklılıktan çıkarılacak mantıksal sonuç, din olarak İslam ile ideolojik proje olarak İslam’ın artık Türkiye’de kesin olarak ayrılması gereken gerçeklikler olduğudur. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de insanlar dini politik bir tercihten çok, inançlar bütünü olarak algılamakta ve dinî ve siyasal kimliklerini ayırmaktadırlar. Türkiye hakkında yazan oryantalist mantığa sahip yerli ve yabancı yazarların içerisine düştükleri en önemli hata, bu konuda net bir düşünceye sahip olmamaları, bilerek ya da bilmeyerek, bu farklılığı göz önüne almamalarıdır.
Yukarıda ifade edilenlerle ilintili olarak dile getirilmesi gereken diğer bir husus, dinin modern Batı ve günümüz İslam dünyasındaki konumunun hem teorik, hem de pratik açıdan ayrı ayrı analize tâbi tutulması gerektiğidir. Avrupalı toplumlarda yapılan değerler araştırmalarının ortaya koyduğu, hatta oralarda yaşamakla elde edilen basit gözlemlerde bile ortaya çıkan sonuç; dinin o toplumun fertleri tarafından Türk fertlerinde olduğu kadar kişisel düzeyde baskın bir biçimde hissedilmediğidir. Bunun yanında, bir kurum olarak Kilise ve yaşayan kültür olarak Hıristiyanlık çok önemli bir etkinliğe sahiptir. Ayrıca Hıristiyanlıktaki din-ruhbanlık ilişkisinin ve de Türk tarihinde hep var olan siyasi otoritenin dinî alan üzerindeki belirleyiciliğinin değerlendirmeye dahil edilmesi, bu konuda müstakil bir tanımlama çabasının gerekliliğini ortaya koyacaktır.
Ülkemizin son 4-5 yıldır sahip olduğu siyasi ve ekonomik istikrar tablosunu tehlikeye düşürebilecek nitelikte gerilim meydana getiren son zamanlardaki açıklamalar endişe vericidir. Yüz yıldan fazla bir süredir devam eden, tanımı belirsiz, içeriği konjonktüre göre değişen, kişisel vehimler ve paranoyalarla beslenip ortaya çıkan, siyasi ve ticari kaygılar için kullanılan irtica ve laiklik kavramları eksenindeki tartışmalar, istikrar ve ülke menfaatleri açısından yanlış ve faydasızdır. Bu tür tartışmalar kaynaklarımızı ve güçlerimizi bölüp parçalayan, ülkemizi zayıflatan sanal tartışmalardır. Dikkat edilirse iş dünyası, sağduyulu siyaset, sivil toplum kuruluşları ve duyarlı medya bu gerilime prim vermemiştir.
Geçmişten günümüze Türkiye’de “istikrar istisna, istikrarsızlık kural” olageldi. Ancak Türkiye’nin 1997-2002 yılları arasında yaşadığı o karanlık dönemi, yani o kabus filminin tekrarını bir daha yaşayacak lüksü yoktur. Siyasi kaos, toplumsal huzursuzluk, yasakçı/baskıcı uygulamalar ve art arda yaşanan ekonomik krizlerle geçirilen o dönemde bir gecede %40 fakirleştiğimizi, özel bankalar ve kamu bankalarının içinin boşaltılarak 100 milyar doların rantiye tarafından milletin sırtına yüklendiğini ve sonuçta oluşan ağır kamu borç stoku ve faiz yükünün sıkıntılarını hâlâ çektiğimizi hiç kimse unutmamalıdır. İstikrarın bozulmasını en çok yüksek faizle beslenen rantiye kesimi istemektedir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; daha fazla düşünce, teşebbüs ve inanç hürriyetidir.
Türkiye, yasakların baskıların arttığı dönemlerde içine kapanmış, dünyadan soyutlanmış, küresel rekabet ve büyüme yarışının gerisinde kalmış ve fakirleşmiştir. Hürriyetlerin genişlediği, dışa açılmanın sağlandığı dönemlerde ise dünyadaki rekabet ve büyüme yarışında ileri gitmiştir. 1990-2001 arasındaki dönemde ortalama yıllık reel büyüme hızı %2,8, ihracat artışı %8,4, enflasyon oranı ise %73,5’tir. Buna karşın 2002-2005 arasında yıllık reel büyüme ortalaması %7,1, ihracat artışı %26,2, enflasyon oranı ise % 16,1’dir.
Siyasi ve ekonomik istikrar; ülkemizin geleceği, güçlü bir dış politika uygulaması ve halkımızın refahı için olmazsa olmazdır. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlayacak, Türkiye’yi dünya rekabetinde ve büyüme yarışında ileri götürüp gelişmiş ülkeler ligine çıkaracak faktörler; özgür düşünce, özgür ilim ve özgür ticarettir.


Paylaş Tavsiye Et