Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Toplum
İslam’ın ideal düzeni
Ahmet Özel
İSLÂMİYET’İN kendisini, insanlığa yol göstermek üzere Allah tarafından çeşitli zamanlarda gönderilen ilahi mesajın en son ve en mükemmel merhalesi olarak takdim etmesi ve Hz. Peygamber’in bütün insanlığa gönderilen bir elçi olduğunun belirtilmesi İslâm’ın hem zaman, hem mekân bakımından evrensel bir din olduğuna işaret eder. Gerek evrensel bir din olması ve gerekse mesajını zorla kabul ettirmeyi yasaklayarak baskı altında gerçekleşen inancı geçersiz sayması, İslâmiyet’in inananlarla inanmayanların barış içinde yaşadığı bir dünya tasavvur ettiğini gösteriyor. Yaratılışın amacını Allah’a iman ve onun iradesine uygun yaşama şeklinde belirleyen Kur’an-ı Kerim “emanet” diye nitelediği bu beşeri sorumluluğu kabul ve redde bağlı olarak da insanları inanan ve inanmayan şeklinde iki gruba ayırmıştır. Bu husustaki tercihin âhiret hayatında büyük bir mükafat ve cezayı gerektireceği, inananlarla inanmayanların Allah katında aynı muameleye tabi tutulmayacağı birçok ayette ifade edilmiştir. Bu ontolojik ayrımın uhrevî hayattaki sonuçlarına karşılık, imtihan yurdu kabul edilen dünyada inananlarla inanmayanların gerek ayrı toplumlar, gerekse aynı toplum içinde birlikte yaşamaları hedeflenmiştir. Bu sebeple hem Kur’ân-ı Kerîm’de, hem Hz. Peygamber’in sünnetinde uluslararası ilişkilerle ilgili birçok hüküm yer almıştır. Başta savaş ve barış olmak üzere uluslararası topluluk fikri, kuvvet dengesi, tarafsızlık, ahde vefa, adalet, savaş esirleri ve ganimet gibi çeşitli konuları düzenleyen âyetlerin sayısı yüzü aşmakta, dinî-ahlakî nitelikli âyetlerle bu rakam yüz elliyi bulmaktadır. İslam’da her türlü özel ilişki gibi uluslararası ilişkiler de, Batı’daki durumun aksine baştan beri hukuka dayandırılmış, Kur’ân ve sünnette bazen ayrıntılı biçimde, çoğu zaman da genel prensipler halinde serdedilen hükümler, daha sonra Müslüman hukukçular tarafından yeni şartlar çerçevesinde geliştirilen İslâm devletler hukukunun temelini teşkil etmiştir. Ancak bütün Ortaçağ boyunca İslâm muhiti dışında uluslararası ilişkileri hukuka dayandırma yönünde ortak bir düşünce ve bunu hayata geçirmek için uygun bir ortam bulunmadığından, İslâm’ın bu alanda getirdiği hukuk kuralları yalnız Müslüman devletler tarafından ve tek taraflı olarak uygulanabilmiştir.
Uluslararası hayatta sürekli bir barışın sağlanması ve ilişkilerin hukuka dayandırılması için ilk ve en önemli şart; farklı ırk, dil ve dinlere mensup topluluklardan oluşan ve ilişkilerinde karşılıklı haklara saygı prensibini esas alan bir uluslararası topluluk fikrinin kabulüdür. Kur’ân-ı Kerîm, insanlara aynı anne ve babadan geldiklerini bildirerek aralarındaki maddî ayrılıkların düşmanlık değil, karşılıklı iyi ilişkilerin kurulması amacını taşıdığı, kendilerine verilen nimetler hususunda bir imtihan, insanlığın ortak ideal ve hedefleri için bir yarışma ve işbirliği vesilesi olarak görülmesini telkin ederek, ilişkileri barışa dayanan bir milletler ailesi düşüncesinin temelini atmıştır.
Uluslararası ilişkilerin barış içinde sürdürülebilmesi için en önemli hususlardan biri de karşılıklı güven ve haklara saygıdır. Karşılıklı güvenin sarsıldığı, hak ve hukukun gözetilmediği bir ortamda iyi ilişkilerin varlığı düşünülemez. Çeşitli âyetlerde insanın verdiği sözü yerine getirmekten sorumlu olduğu, bir antlaşma yapıldığında Allah’ın buna kefil kılındığı ve mutlaka vefa gösterilmesi gerektiği belirtilirken; bazı hadislerde de ahde vefa göstermek inancın bir gereği kabul edilmiş, aksi davranış münafıklık alameti sayılmıştır. Bu sebeple aldatma ve art niyetler taşıyan antlaşmaların yapılması veya durumun lehte gelişmesini fırsat bilerek antlaşma şartlarına uyulmaması kesinlikle yasaklanmış, antlaşmalara bağlı kalmayanların da başkalarına ibret olacak şekilde cezalandırılması istenmiştir. Bu sebeple günümüzde antlaşmaların zaman zaman ihlaline mesnet gösterilen “devletin menfaati” de meşru bir sebep olarak kabul edilmemiştir. Bazı şeyler kısa vadede menfaat olarak görülse de, toplumlar arasında güvensizlik doğuracak davranışların uzun vadede herkesin aleyhine olacağı şüphesizdir.
Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde hassasiyetle durduğu hususlardan biri de uluslararası ilişkilerde adaletin sağlanmasıdır. İslâm esasen insanların birbirleriyle olan bütün ilişkilerinde adaletle davranmayı, hatta kötülüğe karşı iyilikte bulunmayı ve affetmeyi (ihsan) temel bir esas kabul etmiş; bu konuda dini, dili ve ırkı ne olursa olsun insanlar arasında hiçbir ayrım yapılmamıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’de bütün insanlığın bir aile sayıldığı, toplumlar arasındaki ilişkilerde dostluk ve yardımlaşmanın esas olduğu hükme bağlanırken, barış ilişkilerinin ancak diğer devlet ve toplumların Müslümanlara karşı düşmanca tavırları sebebiyle bozulacağı ifade edilmiştir: “Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi, onlara adaletle davranmanızı yasaklamaz; doğrusu Allah adil olanları sever. Allah, ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir”. Bu âyetle, Müslümanlara karşı savaşmayan, savaşanların safında yer almayarak tarafsız ve barışçı bir siyaset izleyenlere karşı düşmanlık beslenmemesini emreden âyetler Müslüman bir devletin dış siyaset anlayışının da temelini teşkil eder. Hz. Peygamber’in “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah’tan âfiyet (esenlik ve barış) dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır” meâlindeki hadisi de uluslararası hayatta barışı esas alan bu temel düşüncenin bir başka ifadesidir.
Dünyada dirlik ve düzenin hakim olabilmesi için her şeyden önce ve sözde kalmamak şartıyla, bütün insanların insanca yaşama hakkının kabul edilmesi gerekir. Bunun ardından herkese şamil ve her durumda vazgeçilmez olan bir adalet ile karşılıklı güvenin temelini teşkil eden ahde vefa anlayışı gelir. Bütün evrene düzen veren yaratıcının koyduğu bu temel umdeler insanların zihin ve ruh dünyalarında kök salmadıkça dünyada barış ve düzen hakim olamaz. Kur’an-ı Kerim’de güç ve iktidar sahibi olduklarında yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, toplumların nizamını bozan kimseler şiddetle kınanırken, ahiret yurdunun yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan ve ululuk taslamayanlara ait olduğunun belirtilmesi; ayrıca Müslümanlardan topyekûn barışa girmelerinin istenerek aksi davranışın şeytana uymakla bir tutulması dünyada düzenin ancak kendi menfi eğilimlerine engel olabilen kimseler tarafından sağlanabileceğini; kendileriyle ve bütün evrenle barışık olmayan, kendi içlerinde denge ve düzen kuramayanların dünyaya düzen getiremeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Böylelerini Kur’an-ı Kerim şu şekilde niteler: “Onlara, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın denildiğinde, ‘biz ancak düzen sağlayıcılarız’ derler. İyi bilin ki asıl bozguncular kendileridir, fakat bunu kavrayamazlar”.

Paylaş Tavsiye Et