Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Türkiye Ekonomi
Bu “sıcak para” bizi bozmasın?
M. İbrahim Turhan
EKONOMİ iyiye gidiyor… Bu tespit üzerinde, uluslararası kredi kuruluşlarından piyasalarda muteber ekonomi yorumcularına kadar geniş bir konsensüs sağlanmış durumda. Temel makroekonomik göstergelere bakıldığında hükümetin başarılı göründüğü açık. Bununla birlikte bu başarının nedenini izah etmekte ekonomi yönetimi bile zorlanıyor. Rivayet muhtelif; bazen Kemal Derviş tarafından başlatılan programın meyvelerini şimdiki hükümetin topladığı, dolayısıyla da asıl başarının önceki iktidara ait olduğu iddiası dillendiriliyor, bazen Saddam Hüseyin’in dolarlarının Türkiye’ye geldiği kurgusu gibi ekonomi dışı açıklamalar getiriliyor, bazen de Türkiye’nin sonunda istikrarlı bir yönetime kavuşmuş olmasının psikolojik etkisine vurgu yapılıyor. Ama yorumların içinde en ürkütücüsü, yaşanan bahar havasını, sıcak parayı cezbeden ‘saadet zinciri’ sisteminin örtük olarak sürmesiyle açıklayanı şüphesiz.
Başlangıçta bazı ‘çatlak’ sesler çıktıysa da ortaya koyulan performans, temel felsefesi enflasyonu, ne pahasına olursa olsun düşürmek olan programa yönelik bütün eleştirileri bastıracak kadar göz alıcı. Türkiye’nin enflasyon sorununun üstesinden gelmesi tabii ki ekonomik olduğu kadar siyasal, toplumsal ve hatta ahlakî bir zorunluluk. Bununla birlikte, enflasyonu düşürmeye yönelik son iki girişimin sonuçlarından ders alınmazsa aynı acı sonuçla karşılaşılacağı da kesin. Zira enflasyon bir neden değil, bir sonuç. Üstelik gerçek hayatta ekonomik tahlil yaparken, ders kitaplarında olduğu gibi “bütün diğer değişkenleri sabit” tutmak mümkün değil. Ceteris paribus varsayımının sadece analiz kolaylığı sağlamak için uydurulmuş hayalî bir kurgudan ibaret olduğunu unutanların hayatın kaotik gerçekliğine sert bir biçimde çarpmaları kaçınılmaz.
 
Geçmişin Acı Dersleri
1998’de, uzun bir aradan sonra, temel hedefi enflasyonu düşürmek olan bir istikrar programının başlatıldığını acaba kaçımız hatırlıyoruz? 28 Şubat sürecinin eseri olarak kurulan, Mesut Yılmaz başbakanlığındaki hükümet döneminde, 1998 yılı “enflasyonla mücadele” yılı ilan edildi. Enflasyonu düşürmenin “şahsi meselesi” olduğunu ilan eden Devlet Bakanı Güneş Taner 1997 sonunda çıktığı ABD ziyaretinde İMF’den beklediği desteği göremedi. Ocak ayında enflasyon, 1995 Mart ayından beri ilk kez yeniden üç haneli bir değere ulaşarak %101,6 oldu. Bunun üzerine 26 Haziran 1998’de, İMF ile ciddi biçimde daraltıcı bir dizi ekonomik önlemi içeren 18 aylık “staff monitored program (yakın izleme programı)” uygulamaya konuldu. Hükümet ve İMF enflasyon hedefine öylesine kilitlenmişlerdi ve ekonomi bilimine öylesine inanıyorlardı ki, diğer değişkenlerin sabit kalmadığını düşünemediler. Halbuki, 1997 Asya Krizi dolayısıyla küresel talebin canlılığında önemli bir rol oynayan birçok ülke can derdine düşmüştü. Gelişmiş ekonomiler de dahil bütün ülkelerde ekonomi yönetimlerinin kapıyı çalan durgunluk tehlikesine karşı önlemler düşündükleri bir dönemde Türkiye, ‘en kısa zamanda’ ve ‘ne pahasına olursa olsun’ enflasyonu düşürme yönünde tercih kullandı. Mart ayına gelindiğinde enflasyon 40 puan düşürülmüştü ama büyüme hızındaki kayıp da 17,4 puandı. Hastanın yüksek ateşi düşürülmüştü, hatta hastanın vücudu artık oda sıcaklığındaydı. Çünkü hasta yaşamsal fonksiyonlarını kaybetmişti.
18 Nisan 1999 seçimlerinden sonra kurulan hükümet, zaten bir buçuk yıldır iktidarda bulunan DSP ile ANAP tarafından başlatılmış programı sürdürdü. Aralık ayının başında Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde, Türkiye AB’ye aday ülke olarak ilan edildi. Zirveden bir gün önce imzalanan 18’inci stand-by anlaşması ile ise yeni bir dezenflasyon programı başlatıldı.
Program kendi içinde tutarlı ve sağlam bir kurguya dayanıyordu. Türkiye’de enflasyonu oluşturan en önemli unsur olan kur, sabit bir oranda artacak; bu oran programın enflasyon hedefine eşit olacaktı. Kur politikasıyla ortaya koyulan kararlılık maliye ve gelirler politikalarıyla desteklenecek, böylece enflasyonun ikinci en önemli bileşeni olan beklentiler de bastırılmış olacaktı. Mademki ekonomi gemisi kontrolden çıkmış bir biçimde sürükleniyordu, bir çipa atmak şarttı. Bu çipa döviz kuruydu.
Gerçekten kur artmayınca girdi maliyetleri ve dolayısıyla fiyatlar da artmadı. Kamu borçlanması büyük ölçüde sıcak para girişiyle ve açık pozisyonlarla sürdürüldüğü için kurun sabitlenmesiyle faiz oranları da hızla geriledi. 2000 yılına %68,9 enflasyonla giren Türkiye, bir yıl sonra 2001 Şubat ayında yıllık enflasyonu %33,4’e, yani yarısının altına düşürmeyi başardı. 1999 yılı ortalaması %108’i bulan, yıl içinde %130 seviyesini gören hazine iç borçlanma faizleri, 2000 yılının ilk günlerinden itibaren hızla gerileyerek Ağustos ayında %32’ye geldi. Büyüme de aynı performansı gösterdi ve bir yıl önceki -6,1’lik daralmanın intikamını alırcasına %6,4 reel büyüme sağlandı. Ama MGK toplantısında fırlatılan Anayasa kitapçığının masaya düşmesiyle, varsayımlara dayanarak havalanmış olan ekonominin ayakları da gerçeklik zeminine değmiş oldu.
 
Peki Sorun Ne?
 Son 25 yıllık tecrübede Türk lirasının önce değer saklama, ardından hesap birimi olma özelliğini kaybetmesi de buna eklenince ekonominin temel makro fiyatının döviz kuru haline gelmesinde şaşılacak birşey yoktur. Yani Türkiye için, dövizde problem yoksa ekonomik beklentiler derhal olumluya döner. Yukarıda izah edilen maliyet etkisi ve faiz etkisi de eklenince kur çipasına dayanan programın kısa vadede bu kadar başarılı olması rahatça anlaşılabilir.
Dövizin hız kesmesiyle birlikte TL de değerleniyor. Bu ise ithalatı ucuzlatırken tüketim talebini canlandırıyor. Sanayi önemli ölçüde ithal girdiyle çalıştığı, enerji ve ulaştırma başta olmak üzere birçok sektörde maliyetler dövizden etkilendiği için üretim de yaşanan bahar havasından nasibini alıyor. Hatta aynı gerekçeyle, TL’nin değerlenmesi dolayısıyla sıkıntıya giren ihracat bile belli bir ölçüde kayıpları telafi etme imkanı buluyor.
Ama bu saadet tablosu, hızla büyüyen açıkları finanse etmeye gönüllü yabancı para sahiplerinin varlığına bağlı. Bir kısmı Türkiye’de yerleşik ve Türk vatandaşı oldukları için “bıyıklı” tabir edilen yabancı yatırımcılar, dövizin maliyeti ile TL yatırım araçlarının getirisi arasındaki farkı, Türkiye’nin risklerine değecek kadar tatlı buldukları müddetçe saadet zinciri kopmuyor. Denge Türkiye aleyhine dönmeye başladığında ise yatırımcılar, kârlarını bir an önce realize ederek başka spekülasyonlara veya (1998’de olduğu gibi bütün dünyada işler kızışmışsa) güvenli bir limana demir atmak üzere dışarı çıkıyor. Bu ise 1994, 1998-99 ve 2001 yılında yaşadıklarımız gibi krizlere yol açıyor.
Tabii işin bir de maliyet yönü var. İsterseniz gerçek rakamlar üzerinden izah edelim. Hazine, bu yıl 9 Nisan tarihinde 182 gün vadeli iskontolu bono ihalesi yaptı ve ‘başarılı’ geçen bu ihalede %56,99 yıllık bileşik faizle 1 katrilyon 42 trilyon liralık satış gerçekleştirdi. O tarihte Merkez Bankası dolar alış kuru 1.640.853 TL idi. 1.000 doları olan bir yatırımcı, parasını TL’ye çevirerek bu ihaledeki bonoda değerlendirmeyi tercih etti ve vadesi olan 8 Ekim günü 2.055.917.438 TL aldı. O günkü döviz satış kuru olan 1.377.954 TL üzerinden parası 1.492 dolar oldu. Yatırımcımız, altı ayda dolar cinsinden %49,2 kazandı. Bunun yıllık bileşik getirisi, %122,6’ya karşılık geliyor. Doların aynı vadede maliyeti uluslararası piyasalarda %1,25 iken iyi bir kazanç doğrusu. Bir de bu farkı ödeyenin, 10 milyon ferdi açlık sınırının altında yaşayan Türkiye olduğunu bilmesek değmeyin keyfimize!..
           
Ekonomik Başarının Sırrı Sıcak Para mı?
Türkiye, ortalama dolar faizinin %5’lerde gezdiği 1990’lı yıllar boyunca sıcak paranın rehavetine kapılarak her gevşediğinde spekülatörlerin ülkeyi terk ederken çarptıkları kapının krizi başlatan sesiyle uyanmak zorunda kaldı. Ne yazık ki son dönemde yaşananlar bu acı geçmişi tekrar hatırlatıyor. Akıllara; “acaba başarılı performans olarak algıladığımız benzer bir süreç mi?” sorusu geliyor.
Gelişmeler, 2000 yılında yaşananlarla ürkütücü benzerlikler taşıyor. Enflasyonda, faizlerde ciddi düşüşler, yatay seyreden kur, artan Merkez Bankası rezervleri, yükselen kapasite kullanım oranları ve büyüme hızı, büyüyen cari açık, canlanan ithalat ve lüks tüketim. Mesela; Ocak-Eylül dönemindeki toplam otomobil satışları, geçen yılın aynı dönemine göre %109 oranında artarak, 119 bin 192 adet olarak gerçekleşti. Artış, yüksek gelir gruplarına hitap eden Mercedes, BMW, Porsche, Volvo, Chrysler gibi markalarda daha belirgin oldu. İthal otomobillerin toplam satışlara oranının %66’ya ulaşması da bir diğer dikkat çekici gelişme.
En yetkili ağızlardan duyduğumuz; “Şartlar çok farklı. 2000’de sabit kur uygulanıyordu, şimdiyse kur serbest. Merkez Bankası’nın kur taahhüdü yok. Piyasa makro göstergeleri dengeleyecek kuru kendisi oluşturur. Bakın şu kadar alım yapıldığı halde kur değişmiyorsa bu, spekülasyon olmadığını, ters para ikamesi yaşandığını gösterir. Sıcak para ekonomiye zarar verir diyenler ekonomi bilmiyor” gibi açıklamalar ne yazık ki içimize su serpmeye yetmiyor. Aslında söylenenler tamamen doğru. Ama geçerlilikleri, ekonomi biliminin meşhur varsayımları çerçevesini aşamıyor. Esnek veya dalgalı kur uygulanan açık bir ekonomide kurun kendiliğinden dengeye geleceği herşeyden önce Merkez Bankası’nın sterilizasyon yapmaması, yani döviz alıp-satmaması varsayımına bağlı. Halbuki TCMB, enflasyon hedefini tutturabilmek güdüsüyle hareket ettiği için döviz alımları sonucu piyasaya çıkan TL likiditeyi hâlâ çok yüksek olan gecelik faizlerle geri topluyor. Merkez Bankası faizlerinin %27’ye düşmesi olumlu ise de önümüzdeki yılın enflasyon hedefinin %12 olduğu düşünülürse yine %12,5’luk (yani ABD’deki nominal faizin 10 katı) bir reel faiz olduğu görülür. Bu ise -Ekim ayı sonunda etkisi hafiflemekle birlikte- 2003 yılında da örtülü bir ‘sabit kur’ politikası izlendiğini veya en azından izlenen politikaların sonucunun çok benzer bir etki yarattığını ortaya koyuyor.
Sıcak paranın zarar vermeyeceği ‘gerçeği’nin dayandığı bir diğer varsayım ise piyasaların rasyonel davrandığı, bilgilerin tam ve eksiksiz biçimde bütün piyasa oyuncularına açık olduğu, manipülasyon (yönlendirme) yapmaya imkan olmadığıdır. Her üç varsayımın da ne kadar geçerli olduğu 1997 Asya Krizi başta olmak üzere çok sayıda örnekte ayrıntılı biçimde sınandı. Asya Krizinin yaşandığı ülkelerde enflasyon, bütçe açığı, faiz sorunu olmadığı gibi cari dengeleri de ya fazla veriyor veya çok küçük ve sürdürülebilir bir açık görünüyordu. Sorun, artan borçlar, kısalan vadeler ve spekülatörlerin artık daha fazla kazanç sağlayamayacaklarını düşünmeleriydi. Yatırımcılar, bölgeden yavaş yavaş çıkmış olsaydı, bu ölçüde bir kriz yaşanmayacağı konusunda görüş birliği var. Yani son tahlilde onlar da daha kazançlı çıkacaklardı. Ama piyasalara sanıldığı gibi sağduyu değil, Keynes’in ifadesiyle “hayvanî güdüler (animal spirits)” hakim olduğu için çok kısa süre zarfında bölgeden 105 milyar dolar net sermaye çıkışı oldu ve olabileceğinden çok daha derin bir kriz yaşandı. Türkiye finansal piyasalarının birkaç oyuncunun yönlendirmesine ne kadar açık olduğu düşünülecek olursa, sıcak paranın nasıl bir tehdit oluşturabileceği daha iyi anlaşılmış olur.
İMF Avrupa Bölümü Direktörü Michael Deppler’ın portföy cinsinden kısa vadeli sermaye hareketlerinin Türkiye için bir tehdit oluşturacağını zannetmediğini bildirerek, “Çünkü portföy cinsinden yatırımların önemli bir kısmı, Türkiye’de ikamet eden Türkler tarafından yapılıyor” demesi de çok fazla bir anlam taşımıyor. Zira geçmişte defalarca görüldüğü üzere herhangi bir sarsıntıda nakde çevrilerek yurtdışına ilk çıkan bu yatırımlar oluyor.
Hükümet, 2004 yılı bütçesine esas teşkil eden ve İMF’nin tensibine mazhar olan programında dolar kurunun yine düşük tutulmasını, ortalama %7 artmasını öngörüyor. 2003 yılında ortalama 1.500.000 TL olan dolar kuru, 2004’te 1.604.000 TL’de kalacak. %12’lik enflasyon hedefinin altında kalan bu dolar artış öngörüsüne karşılık, faizler 2004’te en azından bu yılki seviyelerinde seyredeceğe benziyor. Zira 2004 bütçesinde faiz harcamaları için ayrılan kalemde enflasyon hedefine eşit %12’lik bir artış öngörülüyor. Yani bu yıl dolar karşısında reel olarak zaten değerlenmiş olan TL, 2004’te biraz daha değerlenecek ama önümüzdeki yıl ödeyeceğimiz faiz miktarı bu yıla göre enflasyon oranında artış gösterecek..
 
N’olacak Bu Memleketin Hali?
Peki bütün bu felaket tellallığının sonucu ne? Memleket batıyor mu? Açıklarımızı finanse edenler değerlendirmelerini değiştirmedikçe hayır! Bu arada Ekim ayı sonunda faizlerin bir kere daha düşürülmesi ve kambiyo rejimini oluşturan TCMB’-nin 32 sayılı kararında ciddi değişiklikler yaparak Türkiye’yi dolarizasyonun pençesinden kurtarmaya yönelik bir girişimin başlatıldığına ilişkin haberler umut verdi. Ancak piyasaların karşı hamlesi ile siyasî otoritenin bir kez daha hemen geri adım attığını, özür dileyici bir tavra girdiğini görmek ‘piyasalar’ mitinin ve kredibilite fetişizminin hâlâ güçlerini koruduğunu gösteriyor.
Sorunun çözümü temelde bir felsefe değişimini gerektiriyor. Ekonominin, değer yargılarından bağımsız ve pür pozitif bir bilim olmadığını, üretim-tüketim-bölüşüm işlevinin siyasetle doğası gereği iç içe olduğunu unutmamak önemli. Sonunda denge sağlansa da, grafiklerdeki her dalgalanmanın milyonlarca insanın işini ve aşını, dolayısıyla hayatını etkilediği düşünülecek olursa, ekonomiyi tamamen ve sadece, adına “piyasalar” denilen, kerameti kendinden menkul ama hikmetinden sual olunmaz bir kör mekanizmaya kayıtsız-şartsız teslim etmenin de kabul edilecek tarafı yok. Zira, kredibilite fetişizmi siyaset yapıcıları girdabına bir kere çektiğinde, başlangıçta var olan iyi niyetler emniyetli kıyılara varmaya yetmeyebilir.  

Paylaş Tavsiye Et
Türkiye Ekonomi
DİĞER YAZILAR