Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
Ekonomik perspektiften Türkiye-AB ilişkileri
Tayanç Ahmet Gündüz
EKONOMİK yönden AB ortalamalarının oldukça gerisinde bulunan Türkiye, müzakere sürecini iyi değerlendirmesi durumunda, kısa zamanda büyük bir aşama kaydederek, ekonomik büyüme, kişi başına düşen gelir, istihdam rakamları, enflasyon ve faiz oranları gibi göstergelerde önemli ilerlemeler kaydedecek, her yönden daha müreffeh bir ülke olmayı başaracak.
31 başlık altında sürdürülecek müzakerelerin nasıl yürütüleceği hayatiyet arz ediyor. Müzakere yapacak kadroların yetiştirilmesi ve AB’nin de sürece dahil olmasını istediği sivil toplum kuruluşlarının (STK) katkısı yoğun çaba gerektiren müzakereleri başarı ile tamamlamada önem kazanıyor. STK’ların siyasi ve ekonomik alanda etkileri büyük olacak; zira hem iş dünyasını, hem de toplumun birçok farklı kesimini temsil eden bu kuruluşlar, kendi bakış açılarını temel alan rapor, konferans vb. çalışmalar ve yapacakları pazarlıklar neticesinde toplumun geneli için ‘en iyi’ çözümlere katkıda bulunacaklar. Türkiye toplum olarak daha akılcı, daha dikkatli düşünmeyi ve müzakere yapmayı öğrenecek; haklarını ve çıkarlarını korumada önemli ilerlemeler gösterecek. Bu da sürecin en önemli katkılarından biri olacak.
           
AB’nin Tutumu ve Türkiye’nin Ödevleri
AB’nin ikircikli tutumunun temel bir dayanağı, çokça değinildiği üzere Türkiye’nin yoğun nüfusu ve yüksek işsizlik oranı. AB ülkeleri doğal olarak ülkelerine yönelik göçten korkuyorlar. Tam da bu nedenle AB üyeliğinin doğal bir neticesi olan serbest dolaşıma Türkiye aleyhine istisnalar getirmeye çalışılıyor. Ancak, müzakere sürecinin başlamasıyla dış yatırımların artması, ülkede artan ekonomik istikrar ve yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik reformlar bu tür korkuları yersiz kılacak değişiklikleri de beraberinde getirecek.
Şüphesiz Türkiye’nin bu süreci iyi değerlendirmesi gerekiyor. Her ne kadar ekonomik bağımsızlığı oldukça sınırlayan bir etkisi olsa da, İMF ile varılan yeni anlaşma ekonomik istikrara ve geleceğe ilişkin olumsuz beklentilerin bertaraf edilmesine katkıda bulunuyor. Umulur ki bu tür bir anlaşmaya bir daha ihtiyaç kalmasın. Ancak mevcut kamu borç stokunun büyüklüğü ekonomi yönetimine çok da fazla seçenek bırakmıyor.
Türkiye için, gerek İMF ile varılan anlaşma, gerekse AB müzakere sürecini aşan, daha uzun vadeli bir perspektif zaruri. Ülkede artış oranı yavaşlasa da sürekli çoğalan bir nüfus var. 2001’deki krizden bu yana gösterilen ekonomik büyümenin istihdama etkisi, son dönemde ulaşılan yüksek rakamlara rağmen oldukça sınırlı oldu. Türkiye’nin, yüksek işsizlik oranları, orta vadede %5’in üzerindeki büyüme oranlarını zorunlu kılıyor. Ancak tek başına bu da yeterli değil. Özellikle kayıtdışı ekonomi ile mücadeleye hız verilmesi ve istihdam maliyetlerini artıran vergilerde önemli indirimlere gidilmesi gerekiyor. Kayıtdışı ekonomi ile mücadele, hem yerli ve yabancı yeni yatırımları cezbetmek, hem de devletin gelir-gider dengesinde ilerleme sağlamak için elzem. Çünkü yatırımcılar, kayıtdışı ekonomi ile kendilerinin mücadele etme şanslarının mevcut olmadığının bilinciyle yatırım kararlarını sürekli erteliyorlar.
AB’ye üye olmanın da, hızla ve sağlıklı biçimde büyüyen bir ekonomi haline gelmenin de temel bir şartı, işleyen bir piyasa ekonomisi. İyi bir yatırım ortamı oluşturmak ve piyasaları işler kılmak için; düşük enflasyon ve faiz oranları, düşük kamu borcu, düşük risk, düşük vergi oranları, asgari formalite, haksız rekabetin önlenmesi, asgariye inmiş kayıtdışı ekonomi, hukuksal ve kurumsal altyapısı sağlam bir ekonomi gerekli. Hükümet de gerek İMF ile varılan anlaşmanın şartları ile Maastricht Kriterlerine uyma çabası, gerekse hızlı ve sağlıklı ekonomik büyüme zorunluluğu gibi saiklerle tüm bu alanlarda yoğun gayret gösteriyor. Vergi oranlarında son günlerde yapılan indirim, kamu borcunu azaltma yönündeki gayretler ve hukuk alanında yapılan reformlar bu açıdan ümit vadediyor.
Ancak hükümetin ve sivil toplum kuruluşlarının önemli bir görevi daha var: Artan nüfusun eğitimi ve özellikle iş dünyasının ve yarınların ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte işgücünün yetiştirilmesi. Halihazırda, emek verimliliğimiz AB ortalamasının yaklaşık üçte biri seviyesinde. Türkiye’deki istihdam oranı AB ortalamasının ancak %70’ine karşılık düşüyor. AR-GE’ye yapılan harcamalar yine AB ortalamasının üçte biri düzeyinde. Müzakere süreci ancak tüm bu alanlarda gösterilecek başarı ile daha kolay bir şekilde atlatılabilir.
 
AB Ekonomisine İlişkin Yorumlar
6 Aralık tarihinde Harvard Üniversitesi’nde düzenlenen bir seminerde MIT’den Olivier Blanchard ve Harvard’dan Alberto Alesina, AB ekonomisinin geleceği ile ilgili yorumlarda bulundular. Blanchard’ın iyimser bakış açısına rağmen, Alesina biraz daha karamsar bir tablo çizdi. Blanchard, 1970-2000 arası dönemde Avrupa’daki verimlilik artışına “boş vakit”e yani çalışma-dışı zamana verilen önemdeki artışın eşlik ettiğini ve bu nedenle kişi başı gelirde ABD’nin AB’ye nazaran daha yüksek bir büyüme göstermiş olmasına karşın, saat başı gelir artışında Avrupa ülkelerinin daha iyi bir performans sergilediklerini vurguladı. Brüksel’deki Rekabet Komisyonu’nun AB için mal, finans ve işgücü piyasalarında önemli reformlar gerçekleştirdiğine dikkat çeken Blanchard, ‘Tek Pazar’ hedefi doğrultusunda ciddi başarılar sağlandığını kaydetti.
Alesina ise aynı süreci Avrupa’nın bir zaafiyeti olarak değerlendirerek, AB’nin çok sayıda kurumu ile yapısal sorunlarla baş etmede çözüme katkı sağlamaktan ziyade, gerek ulusal hükümetler ve AB arasındaki hedef farklılıkları, gerekse şeffaflık ve hesap ver(il)ebilirlik yönlerindeki önemli eksiklikleri nedeniyle problemlere yol açtığını ifade etti. AB’nin 2000 yılında kabul ettiği Lizbon Stratejisi’ni planlama dönemlerine benzeterek eleştiren Alesina, Konsey’in güçlendirilmesinin (ve böylelikle federalist yapı yerine hükümetler arası bir yapı tercihinde bulunulması) ve Konsey’de nitelikli çoğunluk sistemi ile oylama yapılmasının, AB’nin geleceği için daha sağlıklı sonuçlar doğuracağını belirtti.
 
Bize Düşen
Alesina’nın eleştirdiği Lizbon Stratejisi, Türkiye’nin gelecek perspektifine yön vermeli. Bu stratejide Avrupa için hedef “Daha çok sayıda, daha iyi iş ve daha büyük toplumsal bütünleşme ile sürdürülebilir büyümeyi gerçekleştirebilecek, bilgiye dayalı, dünyanın en rekabetçi ekonomisi durumuna gelmek” şeklinde belirlenmişti. Bu hedef doğrultusunda 7 alanda atılacak adımlar belirlendi. Bu adımlardan hareketle Türkiye için de; herkese açık bir bilgi toplumu, Avrupa Araştırma ve Yenilik Alanı’nın oluşturulması, iç pazarın tümüyle işler hale getirilmesi, finansal piyasalarda etkinlik ve entegrasyon sağlamak, KOBİ’lerin kurulmasına ve gelişmesine uygun ortam yaratmak, çalışabilir nüfusu işe döndürmek, vasıfları yükseltmek, sosyal güvenlik sistemini modernleştirmek ve sürdürülebilir gelişme hedeflerine uygun bir yol haritası belirlenmeli.
Başta yurt dışında yaşayan kaliteli akademisyenleri cezbedecek araştırma ortamlarının geliştirilmesi, Türkiye’yi tercih etmiş bulunanlara ise daha iyi imkanlar sunulması olmak üzere eğitime yapılacak yatırımlar ve uluslararası ortaklıklar yoluyla katma değeri yüksek ileri teknoloji ürünlerinin ülkemizde üretilmesine yönelik adımlar, Türkiye’yi kısa sürede, örneğin İrlanda gibi önemli bir cazibe merkezi haline getirebilecektir. Böylece Türkiye, AB ortalamasına hızla yaklaşan ekonomik göstergeleri ile üyeliği sorgulanır bir ülke olmaktan çıkacaktır.

Paylaş Tavsiye Et