Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (October 2004) > Dosya > Merkez kaç çevre tut
Dosya
Merkez kaç çevre tut
M. Akif Kayapınar
GERİDE bıraktığımız yıllar, Batı’nın kendi tarihi tecrübesinden mülhem sağ-sol skalasının bir metodolojik araç olarak Türkiye’nin siyasi ve sosyal yapısını anlamlandırmada ne kadar yetersiz kaldığını göstermesi bakımından önemli. Değişime öncülük etmesi beklenen ve toplumun iktisadî açıdan zayıf kesimlerinin adresi olması gereken “sol” partiler statükonun yılmaz bekçileri olurken, temsil ettikleri taban da toplumun tuzu kuru kesimlerinden oluşuyor. Buna karşı kitaba göre yelpazenin sağında tasnif edilmesi icabeden “muhafazakâr” partiler Türkiye’de sadece değişimin bayraktarlığını yapmakla kalmıyor, aynı zamanda da fakir ve/ya siyasi açıdan ezilmiş kesimlerin tek ümidi haline gelmiş durumda. Bu durumu sadece siyasi düzlem ile sınırlandırmak da doğru değil. Aynı çelişkiyi akademi, medya ve sermaye çevrelerinde de gözlemlemek mümkün.
Bu nedenle Türkiye’nin sosyal yapısını ve siyasetini okurken sağ-sol ayrışmasından ziyade bir metodolojik araç olarak merkez-çevre diyalektiğini kullanmak daha makul görünüyor. Ne var ki buradaki merkez-çevre kavramsallaştırması Osmanlı toplumuna ilişkin çalışmalarda sıklıkla atıfta bulunulan Weber’in ‘patrimonyalizm’ kuramı ile karıştırılmamalı. Zira merkez ve çevre sadece patrimonyal toplumlarda değil hemen her toplumda görülebilen bir ikilik. Ayrıca merkez-çevre farklılaşması sürekli bir çatışma anlamına da gelmiyor. Bu anlamda, teorik bir arka plan sağlaması açısından İbn Haldun’un ‘hadaret-bedavet’ karşıtlığı merkez-çevre tanımına daha yakın duruyor.
Türkiye özelinde merkez ve çevre diyalektiği sosyoekonomik temelli sınıflar ile ideolojik söylem farklılığının iç içe geçtiği karmaşık bir yapıyı ifade ediyor. Bir başka deyişle, değişik ideolojik söylemler sosyoekonomik açıdan farklılaşmış insan yığınlarını bilinçli bir sosyal sınıfa dönüştürüyor ve bu sınıflar için somut bir davranış ve tavır kodu sunuyor: Büyük kentliler, taşralılar, taşradan kente göçenler ya da Kemalistler, Sosyalistler, İslamcılar gibi. Yani farklı sınıflar arasındaki hesaplaşma ideolojik söylem üzerinden yürütülüyor. Bu açıdan Türkiye’deki toplumsal tabakalaşma sosyoekonomik olduğu kadar kültürel bir yön de arz ediyor.
 
Merkez Kim, Çevre Kim?
Türkiye’de merkez ve çevreyi çok kesin ve ince çizgilerle birbirinden ayırt etmek imkansız. Bununla birlikte genel bir toplumsal harita çıkarabilmemize yetecek kadar göstergenin varlığı da inkar edilemez. Bugün merkez olarak tarif edilebilecek kesimin bu özelliğini kazanması kısmen 19’uncu yüzyılda “bürokratik reform” olarak adlandırılan sancılı sürece kadar geri götürülebilir. Bu dönemde klasik Osmanlı yönetim sınıfının haricinde, devletin gidişatından şikayetçi, köklü reformlardan yana olan, o zamanın standartlarına göre iyi bir eğitim almış, hepsinden önemlisi de Batıcı ve modernist bir yönetici sınıfı ve entelektüel elit ortaya çıktı. Mesela Genç Osmanlılar ve bir sonraki nesilde de Jön Türkler ve sempatizanları bu seçkinler grubundandırlar. Devletin dağılma sürecinde tek donanımlı ve yetişmiş elit olarak kalan bu sınıf çok tabii olarak idareyi ele aldı.
Osmanlı’nın dağılması ve yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması aslında kopuştan ziyade, Osmanlı’nın son zamanlarında merkezde meydana gelen bu dönüşümün farklı bir boyutta sürekliliğini ifade eder. Bu anlamda Osmanlı’nın son idarecileri olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile yeni devletin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki gerilim merkez içi bir gerilimdir. Gerek sınıfsal anlamda ve gerekse de ideolojik anlamda bu iki grup arasında ciddi bir farklılık görülmez. Mesela Erik Jan Zürcher’in Türkiye’nin son yüz elli yıllık tarihini anlattığı meşhur eserinde 1908-1950 dönemini “Jön Türk Dönemi” diye adlandırması da bu süreklilik nedeniyledir.
Bu grubun en önemli ortak yönü, etrafında birleştikleri dünya görüşü ve bu dünya görüşü çerçevesinde geliştirilmiş sosyal politikalardır. Bu dünya görüşü 16’ncı yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişmeye başlayan ve 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda da kemale ulaşan Aydınlanma düşüncesidir. Aydınlanma düşüncesinin en temel iddiası olan tarihin doğrusal ve ilerlemeci bir yolla aktığı ve emsalleri arasında modern paradigmanın bu tarihî akışta nihai noktayı temsil ettiği düşüncesi merkezî seçkinlerin siyasî ve sosyal projelerini de belirledi. Bu anlayışa göre yapılması gereken, Avrupa’yı taklit ederek bir Türk aydınlanması yaşamak ve Avrupa’nın ulaştığı maddi refah düzeyine ulaşmaktı. Başlangıçta bu proje merkezî seçkinlerin dinamizmini sağlayan ve idealizmini koruyan bir heyecan kaynağıydı. Ancak zaman içerisinde, iktidarın sağladığı imkanlarla bu grup daha da genişleyerek bir sosyoekonomik sınıfa dönüştü ve ülkü birliğinin yerini çıkarlar birliği aldı. Bu anlamda benimsedikleri dünya görüşü belirleyici olmaktan çok çıkarlara tâbi, edilgen bir hale geldi.
Merkezin çevre ile olan gerilimli ilişkisi ise, yine Türkiye şartlarına özgü, tepeden inmeci değişim döneminin bir ürünüdür. Bu bağlamda çevrenin tavrının oluşması ise daha geç bir döneme aittir ve merkezin dayatmasına bir tepkidir. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte merkezî seçkinler Aydınlanmacı dönüştürme projesini uygulamaya koydular. Bu proje doğrusal ve ilerlemeci tarih çizgisi üzerinde çevrenin, yani halkın geride kaldığı, merkezî seçkinlerin ise ileride olduğu varsayımına dayanıyordu. İlerici ve gerici tabirleri bu bakış açısının ürünüdür. İleride olanlar, yani Kemalistler, daha doğruyu, daha iyiyi ve daha güzeli bildikleri için geride olanların, yani halkın elinden tutacaklar ve onları mağaranın dışına, ışığa çıkaracaklardı. Halk dirense dahi ilericiler projelerinden vazgeçmeyeceklerdi; zira halk henüz aydınlanarak tarihsel evrimini tamamlayamamıştı. Dolayısıyla bu proje “halka rağmen halk için”di. Böyle bir bakış, meşruiyet problemini otomatik olarak devre dışı bıraktı. Bu anlamda Kemalizm’in Halkçılık ilkesi özel bir anlam taşıyordu. Halk ‘şimdilik’ devletin aslî unsuru değildi. En azından aydınlanana kadar halkın iradesinin devlete yansıtılması bahis mevzuu olamazdı. Hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğu düşüncesi hamasî bir söylemden öteye gidemedi. Esasında halk dönüştürülmesi gereken, bu süre zarfında da kendisinden kollanılması gereken bir unsurdu. Bu yaklaşım Cumhuriyet’in tüm kurumlarında belirleyici oldu. Batı’da kurumlar halkı devletin gücüne karşı korumayı amaçlarken bizdeki kurumlar halkı dönüştürme ve devleti halka karşı koruma esasına dayandı. Hak ve özgürlüklerin sürekli daraltıldığı anayasalarımız, İstiklal Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Köy Enstitüleri, Milli Güvenlik Kurulu, yürütme erkinin parçalanması, YÖK, askerî müdahaleler, sekiz yıllık eğitim, başörtüsü yasağı vs. hep merkezin bu dönüştürücü ve savunmacı yaklaşımının ürünüdür.
Halk ise merkezin bu dayatmasına kimliklerini oluşturan unsurları daha da sahiplenerek tepki verdi. Bir başka ifade ile modernleştirme projesi çevre için harici bir şok vazifesi gördü. O zamana kadar gündelik hayat içerisinde çok da bilinçli olmadan geleneksel bir İslam yaşayan halk, merkezden gelen güçlü uyarıcılar neticesinde zaman içerisinde kendi seçkinlerini yetiştirdi. İşte bugün Türkiye’de İslamcılar olarak bilinen grup büyük ölçüde çevrenin bu donanımlı seçkinlerini teşkil eder. Yalnız buradaki İslamcılık hareketi birinci İslamcılık hareketi ile karıştırılmamalıdır. Birinci İslamcılık hareketi 19’uncu yüzyılda Batı ile hesaplaşma sürecinde ortaya çıkmıştı ve temsilcileri büyük ölçüde merkezdendi. Türkiye’deki ikinci İslamcılık hareketi ise Batıcı merkezî seçkinler ile hesaplaşma sürecinin bir ürünüdür ve çevrenin bir hareketidir. Son yıllarda merkez ile çevre arasındaki gerilimin artması da çevrenin seçkinlerinin yetişmesi ile doğru orantılıdır. Merkez zaten seçkinlerden oluşuyordu. Çevrenin merkezle boy ölçüşebilmesi için ise kendi seçkinlerini yetiştirene kadar beklemesi gerekti.
Kısa ve uzun vadeli değişkenler açısından bugün merkez ve çevre ilişkisinde yeni bir dönüm noktasına gelindiği anlaşılıyor. Bugün şahit olduğumuz pek çok gelişme merkezi oluşturan fikrî ve kurumsal unsurları ciddi biçimde tehdit eder durumda. Her şeyden önce merkeze karşı çevre kendi içinden bilgi ve eğitim düzeyleri son derece ileri, düşünsel açıdan dinamik bir seçkinler grubu çıkarmış bulunuyor. İkinci olarak küreselleşme, merkezin iki başat kurumu olan merkezî eğitim sistemini ve ulus-devlet yapısını ciddi biçimde zedelemiş görünüyor. Üçüncüsü, Türkiye’nin olası bir AB üyeliği merkezî egemenliğin daha üst bir birime devredilmesini öngörüyor. Dördüncüsü, ABD ve müttefiklerinin önümüzdeki dönemde Büyük Orta Doğu coğrafyasında merkezî seçkinlerden ziyade çevrenin seçkinleri ile ortaklık kuracakları anlaşılıyor. Ve en önemlisi de, üzerine bina edildiği Aydınlanma ön kabullerinin yaşanan bilimsel ve felsefî gelişmelerle ciddi oranda yanlışlanması neticesinde merkezi merkez yapan Kemalist ideoloji can çekişiyor.

Paylaş Tavsiye Et