Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ekim 2004) > Film
Film
Fahrenheit 9/11 / Kazan Kaynıyor
Yönetmen-Senaryo: Michael Moore
Müzik: Jeff Gibs
Yapım: ABD, 2004, 116 dk.
Roger&Me (1989) ile Flint Michigan halkını işsiz bırakan General Motors’u ve Benim Cici Silahım (2002) ile Ulusal Silah Birliği Başkanı Charlton Heston’u kıyasıya eleştiren Michael Moore, kamerasının hedefine bu kez çok daha yakından tanıdığımız bir ismi yerleştiriyor: ABD Başkanı George W. Bush.
Bu yılki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alan Fahrenheit 9/11, meşrûluğu hâlâ sorgulanan ABD 2000 seçimleri ile açılıyor. Bush’un zaferinin(!) ardındaki karanlık noktalara temas eden film, Florida’da listelere alınmayan siyah seçmenlerin itirazlarının tek bir senatör bile imzalamadığı için reddedilmesini çarpıcı bir şekilde ekrana getiriyor.
11 Eylül saldırıları esnasında bir anaokulunda çocuklarla masal okuyan Bush’un, olayı öğrendikten sonra ‘kimse ne yapması gerektiğini söylemediği için’ yaşadığı suskunluğun görüntüleri ise Moore’un televizyoncu ve belgeselci kimliğinin etkileyici bir ürünü olarak ekrana yansıyor.
Moore, Irak ve Afganistan'a saldırmayı 11 Eylül’den çok önce planlayan ‘şahin’lerin, savaşla beraber kârları artan çokuluslu şirketlerle olan yakın ilişkilerini de gündeme getiriyor. Halkta önceden bir korku yaratmadıkça Irak’a savaş açması mümkün olmayan Bush yönetimi, Amerikan medyasının da yardımıyla, sürekli değiştirilen terör alarmı seviyesi ve en temel sivil hakları bile ihlal eden “Vatanseverlik Yasası” ile halkı iyice sindiriyor. Ve Irak Savaşı başlıyor…
Karşıt görüntüleri bir araya getirerek oluşturduğu kurgusuyla görüntülerin etkisini daha da artıran Moore, Rumsfeld’in, hedeflerin özenle seçildiği yolundaki sözlerinin hemen ardından Irak’ta bombalanan sivilleri gösteriyor. Ancak filmin kurgusu, Irak’ta evi yıkılmış bir kadının feryadından, Britney Spears’ın ağzında sakızla başkanı desteklediği sözlerine geçiş yapacak kadar rahatsız edici olabiliyor.
Moore, aslında bu filmiyle güdümlü medyası tarafından tek yönlü bilgi bombardımanına tutulan Amerikan toplumuna “gösterilmeyeni”, herkesin anlayabileceği popüler bir dille göstermeyi hedefliyor. Ancak gösterdiği “korkunç gerçekler” buzdağının sadece küçük bir bölümü. Moore, Irak Savaşı’nın nedenini Bush ve Bin Ladin aileleri arasındaki ticarî ilişkilere indirgeyerek Soğuk Savaş dönemi sonrasında oluşturulmaya çalışılan yeni dünya düzeni gerçeğini görmezden geliyor.
Fahrenheit 9/11’de Suudilerden her bahsedişinde bir toplu namaz görüntüsü vermeyi ihmal etmeyen Moore’un oryantalist bir çizgide aşağılayıcı bir üslupla sunduğu müttefik üçüncü dünya ülkelerine bakışı ise aslında kendisinin de muhalefet ettiği sistemin bir ürünü olduğu gerçeğinin altını çiziyor. Bu noktada Bush’la el ele fotoğrafını da aslında Moore’un yaşadığı kısır döngünün simgesel bir görünümü olarak değerlendirmek mümkün. / Hilal Turan

Tavsiye Et
Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri / Monsıeur Ibrahim Et Les Fleurs Du Coran
Yönetmen-Senaryo: Francoise Dupeyron
Oyuncular: Ömer Şerif, Pierre Boulanger
Yapım: Fransa, 2003, 95 dk.
Eric E. Schmitt'in aynı adlı romanından uyarlanan film, 1960’lı yılların kozmopolit yapıdaki Paris’inde ergenlik döneminin sorunlarıyla boğuşan genç Yahudi Moise ile ‘Arap’ lakaplı yaşlı Türk bakkal İbrahim Bey arasındaki arkadaşlığı anlatıyor. Annesi tarafından terk edilen Moise’in intihar eğilimli babasının; Yahudiliğin kolektif bilinçaltındaki ‘bunalım’ı, Altın Hilal’le simgelenen Anadolu topraklarından gelen sufî İbrahim Bey’in ise İslam’ın güler yüzünü temsil ettiği filmde, özellikle son dönemde Müslümanlar hakkında çizilen kötü imaj, İbrahim Bey’in dilinden verilen derinlikli tasavvufî mesajlarla yıkılıyor. Ancak bunu yaparken içkiyi helal kılan(!) ve her yol mubahçı bir anlayışla sunduğu tasavvufun içini boşaltan film, aslında tam anlamıyla Batı’nın görmek istediği gibi bir İslam çerçevesi çiziyor. Yine de tüm eksik yönlerine rağmen İslam’ın terörle özdeşleştirildiği bir dönemde Batılı bir yönetmenin İslam’a ve Türkiye’ye yaklaşımı görülmeyi hak ediyor. / Hilal Turan

Tavsiye Et
Yeniden Sev Beni / Reconstructions
Yönetmen: Christopher Boe
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Maria Bonnevie
Müzik: Thomas Knak
Yapım: Danimarka, 2003, 91 dk.
Yanan bir sigaranın beyaz perdedeki devinimi eşliğinde bir ses konuşmaya başlar. Görüntüye eşlik eden ses August’a aittir. “Bu sadece bir film, hepsi bir kurgu. Ama yine de acı veriyor” cümlesi seyirci ile film arasına ilk anda bir mesafe koyar.
Ve film başlangıçtaki sigaranın hikayeye sarkan dumanı eşliğinde yol almaya başlar. Yazar olan August, duygusal ikilemlerini düzlüğe çıkarma gayreti ile bir roman yazmaktadır. Bu yüzden karısı Aimee ile Kopenhag’a gelir. Romanın kahramanları kendisinin alteregosu olan Alex ile karısı Aimee’dir. Kocasının, kitabını yalnız kalarak tamamlama isteği Aimee’ye tek başına vakit geçirme fırsatı tanır. İstasyonda sevgilisi Simone’u bekleyen fotoğrafçı Alex ise, Simone’a çok benzeyen Aimee’yi (iki kadın karakter de Maria Bonnevie tarafından canlandırılır) görür görmez peşinden sürüklenir. Ve Aimee ile Alex, August’un yazdığı romanı Kopenhag sokaklarında yaşamaya başlar.
Christoffer Boe “Yeniden Sev Beni” ile 2003 Cannes Film Festivali Camera D’or Ödülü ve 2004 Uluslararası İstanbul Film Festivali Radikal Halk Jürisi Ödülü’nü kazandı. Genç yönetmen, aşkın şekillendirdiği, kurgusu sık sık tepetaklak olan, hayal ile gerçeğin birbiriyle boğuştuğu, görüntünün stilize edildiği bir filme sahip. Bu karmaşanın kilit noktası ise Aimee’nin Alex’e “Eğer ben senin rüyan isem, sen de benim rüyamsın” demesi ile çözülür. Çift aslında başkasının yani August’un rüyasında olduklarını anladıkları an, August da onlar için gördüğü rüyayı tamamlar. August’un romanın kahramanları olan çift, filmin seyircisini de bu aşkın kurbanı ilan eder. Çünkü yönetmen seyircinin beklentilerine ve herhangi bir sıradanlığa tahammülü olmadan arka arkaya sürprizler yapmaktadır. Ve yapılan sürprizler seyirciye, ne bir aşka teslim olmanın huzurunu ne de çare olamamanın huzursuzluğunu yaşama imkanı tanımaktadır.
Alex ve Aimee arasındaki aşkı sembolize eden sigara, filmin sonunda da havada uçuşmaya devam eder. Seyirci ise aşkın iki kişilik doğasına alışık olması hasebiyle, sıradanlaşmamak adına adeta küçük bir tanrı rolüne soyunan yönetmen ve onun temsili olan August yüzünden zaman zaman zor anlar yaşayabilir. / Esra Bulut

Tavsiye Et