Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Eylül 2007) > Çeviriyorum
Çeviriyorum
Türkiye seçimleri: Reformun zaferi
İran Basını Asr-ı Nov Haber Portalı
Çeviri: Hakkı Uygur
18 Ağustos 2007 Başyazı
Türkiye’de gerçekleştirilen erken genel seçimlerde iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi kesin bir zafer daha kazandı. Bu seçimler belki dünyanın birçok ülkesinde daha tarafsız bir şekilde değerlendirilmiş olabilir; ancak İran’da durum oldukça farklıydı. Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte İran’da iktidar yanlısı akımlar ve onlara bağlı medya kuruluşları AKP’nin bu başarısından duydukları memnuniyeti belirtirken, reformist ve değişim yanlısı partiler bu zaferi Türk halkının özgür ve demokratik bir topluma ulaşması yolunda atılmış önemli bir adım olarak değerlendirdiler.
Nasıl oluyor da ülkenin iki karşıt siyasal kanadı bu gelişmeyi olumlu olarak değerlendirebiliyor? Bunda hangi etkenler söz konusu olabilir?
İslam dünyasında son yıllarda yaşanan gelişmelere kabaca bir göz atılacak olursa; İran’daki iktidar yanlısı akımların, herhangi bir yerde kendilerini İslamcı olarak adlandıran ya da bu kökenden gelen grupların başarılarını kendi başarıları olarak sunmaya gayret ettikleri gözlerden kaçmamaktadır. Lübnan direnişinin kazandığı zaferden Birleşik Irak Cephesi’nin seçimlerde kazandığı başarıya, Türkiye’deki eski İslamcıların seçim zaferinden Hamas’ın elde ettiği başarılara kadar… İşin ilginç yanı, bu örneklerin çoğunda, İslam lafzından başka ülkemizdeki otoriter akımlar ile sınırların ötesindeki başarılı gruplar ve partiler arasında hiçbir benzerlik olmaması.
Mesela bugünkü İran ve Türkiye siyasetini karşılaştıracak olursak, Türkiye’deki AKP ile İran’daki reformistlerin önemli ölçüde benzer konumlarda yer aldığını görebiliriz. Öyle ki bu grupların isteklerinin ve sloganlarının birbirine çok benzeştiğini ve örtüştüğünü görmemek imkansız. Nitekim komşularla gerginliklerin azaltılması, demokrasi, özgür ve demokratik seçimlerin gerçekleştirilmesi, askerlerin siyasal alandaki faaliyetlerine karşı çıkılması gibi sloganlar ve stratejiler iki grubun benzerliklerini açıkça ortaya koyuyor.
Söz konusu iki akımın gerek İran’daki gerekse Türkiye’deki muhalifleri de az çok birbirlerine benziyor. İkisi de rejimin değerlerini korumak adına yasadışı ve demokratik olmayan yollardan faydalanmakta bir sakınca görmüyor, ikisi de halkoyu karşısında geri adım atmaya yanaşmıyor ve askerlerin siyasal alandaki varlığından bütün güçleriyle yararlanmaya çalışıyor. Bizdeki yerli dikta güçleriyle Türkiye’deki militarist güçler arasındaki tek fark sahip oldukları ideolojilerdir. Biri dinin toplumsal alandaki varlığından rahatsızken, diğeri dinin kendi özel yorumu ve çıkarımı dışındaki her türlü toplumsal ve siyasal yorumunu reddediyor, böylece belki de farkında olmadan pratikte ilk grubun yolunu izliyor.
Her ne kadar Türkiye’deki askerler birkaç kez ülkedeki demokrasi oyununu bozmuşlarsa da son krizde geçmişten ders aldıkları ve büyük ölçüde eski yanlışlarını tekrarlamadıkları görülüyor. (Şüphesiz Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma çabaları da bu tür bir akılcılığın ortaya çıkmasında etkili olmuştur). Bu sürecin devam etmesi durumunda belki de ilk kez laik Türkiye’de İslamcı kökenleri olan birisi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak. Eğer bu gerçekleşirse, kesinlikle Türkiye’deki laik devlet sisteminin revize edilme ve güncellenme yeteneğine sahip olduğu iddia edilebilir.
Türkiye’deki son seçimler ilginç birçok noktaya da işaret ediyor. AKP’nin elde ettiği başarının ciddi olarak incelenmesi gerekir. Buradaki en önemli husus, bu partinin kullanmış olduğu propaganda tarzıydı. AKP ekonomik, toplumsal, kültürel ve uluslararası alanda geçen dönem elde etmiş olduğu kazanımlara dayanarak bu başarıyı elde etti. Enflasyonun dizginlenmesi, işsizlik oranının azalması, ülkeye yabancı sermaye girişinin artması, para biriminin değer kazanması gibi unsurlar Türk halkının bu partinin liderlerini uzman ve liyakat sahibi yöneticiler olarak görmesine ve onlara güven duymasına neden oldu. Tarih, duygularına galip gelerek akılcı kararlar alabilen yöneticilerin çoğu zaman kendi sistemlerinin bekasına önemli katkıda bulunduklarını gösteriyor. Olayların gidişatı ve Türkiye’nin siyaset sahnesindeki oyuncuların akılcı tutumu göz önüne alındığında, laik sistemin ülke yönetiminde yaşanan bu hassas dönemi sağ salim geride bırakacağı söylenebilir. İran İslam Cumhuriyeti rejiminin aslî karar alıcılarının içinde bulundukları hassas dönemi nasıl aşabileceklerini ise bekleyip görmek gerekecek.

Tavsiye Et
AB Türkiye’yi kaybediyor
Amerikan Basını The Wall Street Journal
Çeviri: Burcu Anatay
20 Ağustos 2007 Hugh Pope
Türkiye ile AB arasındaki elli yıllık yakınlık, on yıl önce bir kez daha zedelenmeye başladıysa da, Türkler yeniden toparlanıp ilerlemeye devam ettiler. Bunun sonucu da Türkiye’de yaşanan devrimci bir reform süreci oldu. Ve geçtiğimiz ay, uzun yıllardır yaşadıkları en verimli siyasi istikrar dönemine minnettarlık duyan Türk seçmenleri, iktidardaki reform yanlısı AK Parti’ye %46,7 gibi büyük bir oranla güvenoyu verdiler.
Şimdi rengini gösterme sırası Avrupa’da. Ancak o tam tersine sendelemeye devam ediyor: Genişlemeyi modası geçmiş buluyor, göçten korkuyor ve AB ülkeleri içindeki entegre olamamış bazı Türkleri hatalı bir şekilde Türkiye’nin kendisi gibi ele alıyor. Fransa, Almanya, Avusturya, Danimarka ve Hollanda’daki hükümetler Türkiye’yi, 1963’ten beri defalarca söz verilen üyelik yerine yeni bir düşünce olan “İmtiyazlı Ortaklık” ile aldatmaya çalışıyor.
Oysaki Avrupa’nın Türkiye’nin üyelik hedefinden korkmasına hiç gerek yok. Türklerin kendileri de henüz ülkenin üyeliğe hazır olmanın yakınından bile geçmediğini, AB’ye en erken katılım tarihinin on yıl sonrası olduğunu biliyorlar. Zira Türkiye de bütün tam üyelik adaylarından istenen zor şartları yerine getirmek durumunda. AB’nin her üyesi Türkiye’nin üyeliğini veto edebilir ve Fransız halkı da bir referandumda bu üyeliği reddedebilir. Türkiye AB’ye kabul edilebilir hale gelirse veya geldiğinde, egemenliklerine sıkı sıkıya bağlı olan Türklerin de son adımı atmadan önce ciddi biçimde düşünecekleri bir sır değil.
Türklerin İslam’a yönelik yaklaşımlarından korkmak için de bir neden bulunmuyor. Ağustos sonunda Meclis tarafından cumhurbaşkanı seçilmesine kesin gözüyle bakılan, AKP’nin alçakgönüllü dışişleri bakanı Abdullah Gül, Türkiye’nin laik siyasi sistemini koruyacağını sürekli vurguladı. Gül’ün eşi de Türkiye’nin yeni muhafazakârları gibi şehir modasına uygun şekilde başını örtüyor; ancak zaman içinde bu sembolün de, dört yıl önce göreve başladığında aynı ölçüde tartışmalara yol açan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşinin başörtüsü kadar sıradan hale gelmesi muhtemel. Nisan ve Mayıs aylarında düzenlenen laikçi kitlesel gösteriler, teokratik bir rejim tesis etmeyi hedefleyen her türlü gerçek girişimin önündeki ilk engelin, Türkiye’nin hâlâ çok güçlü olan Kemalist kurumları ve teyakkuz halindeki toplumu olacağını gösterdi.
Diğer tarafta 2005’ten beri iç meseleleriyle boğuşan AB, zayıflayan sinirleriyle Kıbrıs meselesinde her yönüyle hata yapıyor ve Türkiye’nin ilerici İslam’ı hakkındaki yersiz önyargılar, süreci baskı altına alıyor. Irak’taki ABD’nin başını çektiği savaş da, Türkiye’deki Batı karşıtı hisleri canlandırmak için elinden gelen katkıyı sağlıyor.
Türk siyasetçileri şimdilerde AB yanlısı bir tutum almaktan sakınıyorlar. Ordu, Avrupa’dan silah satın alımlarını yavaşlattığı için özellikle Fransız şirketleri zarara uğruyor. Kıbrıs üzerindeki çekişmeler gittikçe artan bir şekilde AB ve NATO diplomasisine zarar veriyor. Ankara, yeni Avrupa savunma yapısına yaptığı katkıları sorguluyor ve askerî meselelerde, özellikle de Türkiye’deki isyancı Kürtlerin üslerinin yer aldığı Kuzey Irak’ta kendi başına hareket etme yaklaşımı izleyeceğinin işaretlerini veriyor. Ancak bu gidişi tersine çevirmek için çok geç kalınmış sayılmaz. 2005’ten beri devam eden olumsuz havaya rağmen AB reformları üzerindeki teknik çalışmalar sürüyor. Başbakan Erdoğan seçim kampanyası sırasında AB yanlısı tutumunu öne çıkarmadıysa da, AB’nin yol açtığı hayal kırıklıklarına gösterilen tepki içinde gelişen milliyetçi dalgaya da atlamadı. Seçim zaferinden sonra yaptığı ilk konuşmada, aldığı güçlü yeni vekaleti AB reformlarını yeniden hayata geçirmek için kullanma sözü verdi.
Bunun gerçekleşmesine yardım etmek için Avrupa, sağlam bir üyelik hedefiyle ciddi ve samimi bir şekilde elini uzatmalı. “İmtiyazlı Ortaklık” ya da “Akdeniz Birliği” türü bir müsekkin, AB’nin Türkiye ile ilişkisinde ihtiyaç duyduğu çekimi getiremez. Ve Türkiye’nin AB’ye üyeliği süreci de, bir Fransız politikacının altını çizdiği gibi, bozulabilir bir arkadaşlık ya da nişan değildir. Türkiye ve Avrupa, bir zamanlar ayrı olsalar da, birbirlerine doğru gelişmiş iki kasaba gibi, artık aralarındaki bağ çözülemeyecek şekilde bir araya gelmektedir.

Tavsiye Et