Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Aralık 2007) > Film
Film
Saklı Yüzler
Yönetmen-Senaryo: Handan İpekçi
Oyuncular: Şenay Aydın, Cem Bender
Yapım: Türkiye, 2007, 116 dk.
 
Gün geçmiyor ki, TV ekranlarında töre ve namus cinayetlerini ele alan bir program yahut dizi yayınlanmasın. Yerli yersiz her tür adli suçu, töre ve namus kavramları altına sıkıştırıp servis eden; kendi memleketine, uzak diyarlara ait egzotik imajlarla, folklorik bir malzeme olarak bakan medya için “töreyle savaş”, son derece mümbit bir alana dönüştü. Bir tür “trafik canavarı” (suçu üzerine yıktığımız, soyut varlık) olma potansiyelini bünyesinde barındıran ‘töre’, Türk sinemasında da şimdiye dek yoğun biçimde yer aldı. Anadolu’nun çok uzağında(!) güven içerisinde yaşayan büyük şehirli insanlara, bir jungle’a oranla ne kadar huzurlu bir yaşamları olduğunu bilmenin hazzını yaşatan bu filmler, ele aldıkları konuya karikatür yaklaşımlarıyla, sahici bir duruştan yoksunlardı. Yeşilçam döneminde bir istismar aracı olarak ele alınan töre teması, Abdullah Oğuz filmi Mutluluk’un ardından, Handan İpekçi’in Saklı Yüzler filmiyle son dönem sinemasında da ağırlığını hissettiriyor.
Zühre’nin evlilik dışı bir ilişkiden hamile kaldığını öğrenen aile meclisi, doğumdan sonra hem bebeğin, hem de Zühre’nin öldürülmesine karar verir. Seneler sonra kızın amcası Ali, Almanya’da seyrettiği “namus cinayetleri” ile ilgili bir belgesel filmde, öldürdüğünü sandığı yeğeni Zühre’nin hayatta olduğunu öğrenir. Yapılacak tek bir iş vardır: Yarım kalan işin tamamlanması, yani Zühre’nin öldürülmesi…
Babam Askerde (1995) ve yasaklı Büyük Adam Küçük Aşk (2001) filmlerinden hatırladığımız Handan İpekçi’nin son filmi Saklı Yüzler, belgesel ile gerçek hikayenin iç içe geçtiği, bazı sahneleriyle Haneke’nin Saklı filminden esintiler taşıyan (video kaydıyla vicdan hesaplaşması sağlama) anlatım diliyle David Lynchvari bir postmodern sinemaya yaklaşıyor. Töre cinayetlerinin kadınlar kadar erkeklerin de hayatını kararttığını, küçücük bir bebeği elleriyle boğmak zorunda bırakılmış liseli bir çocuğun haleti ruhiyesi üzerinden başarılı bir şekilde yansıtan film, bunun dışında konuyla ilgili farklı bir yaklaşım ortaya koymayarak bildik sularda geziniyor. Yerli yersiz her sahnede fonda işit-tir-ilen ezan sesi ve sürekli kendini hissettiren din ile töreyi birleştirerek bir taşla iki kuş vurma çabası(!), sinemamızda sık sık tanık olduğumuz yurtdışı festivallerden ödül alma amacına hizmet ediyor.
Filmin en temel özelliği ise “Haydi Kızlar Okula” kampanyasını bir tür politik doğruculuk adına desteklerken, okul kapılarından “makbul vatandaş olmayan” bazı kızları geri çeviren, resmî söylemin iki yüzlülüğünü açık etmesi. Zira Zühre’yi ailesine karşı savunan ve okula gönderilmesini sağlayan filmin kahraman kişisi ‘devletlü’ savcı, kıza başındaki başörtüyü çıkarıp atmasını(!) emrediyor. (Hatırlanacağı üzere töre cinayetlerinden kaçarak Yasemin Bozkurt’un şefkatli kollarına sığınan(!) bir kadın, aynı dayatmaya maruz kalıp programda başını açmış, ardından da oğlu tarafından öldürülmüştü.) Bu anlamda filmin Doğulu kadına bir dayatmaya karşılık başka bir dayatmayı çözüm önerisi kıldığını söylememiz mümkün. /Hilal Turan

Tavsiye Et
Katil Doğanlar / Naturel Born Killers DVD
Yönetmen-Senaryo: Oliver Stone
Oyuncular: Juliette Lewis, Woody Harrelson
Yapım: ABD, 1994, 118 dk.
 
Katil Doğanlar, Mickey ve Mallory çiftinin önlerine çıkanları öldürdükleri kanlı yolculuklarının ve yakalanıp hapishaneye atıldıktan sonra da medya tarafından pop ikonlaştırılmalarının öyküsüdür. Şiddete ve onu besleyen temel unsurlara eleştiri getirdiği iddiasındaki filmin iletileri aslında bunun tam tersi bir amaca hizmet eder. Filmin nihilist, protest, hatta psikopat anti-kahramanlarının eylemleri; benzer sorunlu aile yapıları ve karşılaştıkları haksızlıklar vurgulanıp önce toplum sonra da medya şeytanlaştırılarak, büyük ölçüde meşrulaştırılmış olur. Çiftin birbirine duyduğu sevgi, filmdeki tüm toplumsal ilişkiler içerisinde en saf olanı olarak sunulurken, seyirci de karakterler ile güçlü biçimde özdeşleştirilir. Karakterlerin şizoid yapısını yansıtan deforme olmuş video ve ses görüntüleriyle ve özgün kurgusuyla, geleneksel anlatım kalıplarının dışına çıkan bir yapımdır. /Hilal Turan

Tavsiye Et
Yumurta
Yönetmen-Senaryo: Semih Kaplanoğlu
Oyuncular: Nejat İşler, Saadet Işıl Aksoy
Yapım: Türkiye, 2007, 97 dk.
 
Yusuf, gelecek ile ilgili hayallerine sarılmak için geçmişinden vazgeçer. Ve bir gün geçmişine ait kaçınılmaz bir durumla yüzleşmek zorunda kalır. Annesinin ölümü, onu terk ettiği kasbasına geri döndürür. Annenin ölümü ve ardında bıraktığı vasiyeti ile zoraki bir ilgilenme halinde olan Yusuf, kasabada bulunduğu süre içerisinde, son beş yıldır annesine yardımcı olan kuzeni Ayla ile birlikte annesinin evinde kalır. İki gence, Zehra Hanım’ın vasiyetinden bir vazife düşer: Bir koçu kurban etmek. Yusuf, böyle şeylere inanmadığını söylese de annesinin vasiyeti üzerine kurban kesmek zorunda kalır. Ve Ayla, vasiyet gerçekleşene kadar hep Yusuf’un yanındadır.
Anlaşılması güç olan şeyleri yakın geçmişimizdekilerle ya da daha evvel rastladıklarımızla anlamaya çalışmaya meyyalizdir. Bu yüzden Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta adlı son filmini anlamaya çalışırken hafızamıza ya Tarkovski ya Sokurov ya Nuri B. Ceylan ya da Beş Vakit türevi son dönemin taşralı filmleri geliyor. Rus Sineması’nın miras bıraktığı estetik arayış, Türk yönetmenler tarafından hâlâ keşfedilir olduğundan bu durum bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor. Özellikle Tarkovski, hem Nuri B. Ceylan hem de Semih Kaplanoğlu için önemli bir figür ya da hareket noktası gibi dursa da şüphesiz iki yönetmenin sinema anlayışı birbirinden çok farklı nefeslere sahipler. Kaplanoğlu’nun Yumurta, Bal ve Süt üçlemesi bir karakterin hayat seyrini ele alıyor. Yönetmen, Yumurta ile 40’lı yaşlardaki bir şairin, annesinin ölümüyle yüzleşmesini, Süt ile aynı karakterin 17 yaşında annesinden ayrılışını ve Bal ile de 7 yaşındaki halini resmediyor. Zaman algısının geçmiş ve gelecekle kurduğu bütünlük, Türk sinemasında belki de ilk kez bu üçleme sayesinde Tarkovski’ye öykünmeyi başarabilecek. Bu yüzden filmdeki Yusuf karakteri bu bütünsellik içinde nihilist bir tipleme bile olsa dönüşüm yaşamaya müsait bir esneklikle hareket edebiliyor. Ölen akrabalarının isimlerini çiçeklere vererek onları yaşatmaya çalışan annesinin hayata olan bağlılığından rahatsız olsa da üzerine düşeni yapabiliyor. Tamamen vazgeçmediği için, kendi başarısızlığına, kaybetmişliğine rağmen etrafındaki her şeyin nefes aldığını yeniden görmeye çalışabiliyor. Ve filmin tüm rüya sahnelerinden daha çarpıcı unsuru olarak da bir köpek çıkıyor karşımıza. Yusuf’un köpekle kurduğu ilişki yaşarken biriktirdiği öfkesinin dışavurumu gibi. Yumurta, sakin bir film. Sessizce ilerleyen, iç dünyalara, zamana, aile gibi her zaman yüzleşme ihtimalimizin olduğu değerlere ilişkin; canlı olmaya, canlı kalmaya, devamlılığa ilişkin başarılı bir film. Yaşarken ötelediğimiz için sinemamıza da yansıtmayı beceremediğimiz bir çok unsurun nefes alan bir mekanda yaptığı yolculuk gibi... /Esra Bulut­

Tavsiye Et