Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Kasım 2004) > Türkiye Ekonomi > İhtiyatlı iyimserlik: OECD’nin Türkiye Ekonomisi-2004 Raporu
Türkiye Ekonomi
İhtiyatlı iyimserlik: OECD’nin Türkiye Ekonomisi-2004 Raporu
Sadık Ünay
PARİS merkezli Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) 2004 yılında Türkiye ekonomisinde gerçekleşen önemli gelişmeleri değerlendirdiği ve yayımlanma tarihi Başbakan Erdoğan’ın kritik Fransa ziyareti münasebeti ile iki ay kadar öne alınan raporu Ekim ayında yayımlandı.
Hiç kuşkusuz son OECD raporunun önemi, global ekonomi politikalarının şekillenmesinde İMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü ile birlikte başat bir rol oynayan AB Komisyonu’nun Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlanması yönündeki tavsiye kararının AB Konseyi’nde teyit edilmesinin beklendiği kritik bir dönemde açıklanması sebebiyle bir kat daha artmış oluyor. OECD raporunun hakim tonuna bakıldığında, son dönemde AKP hükümetinin izlediği ekonomi politikalarının ortaya çıkardığı pozitif yatırım atmosferi ve mali disiplin övülürken, Türk ekonomisinin müzmin sorunlarının da yer yer vurgulandığı bir ‘ihtiyatlı iyimserlik’ havası göze çarpıyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin ciddi bir dönüm noktasına ulaşmış bulunduğu belirtilirken, ancak son dönemde Türk ekonomisini esir alan bazı tuzaklar aşılabildiği takdirde istikrarlı bir büyüme rotasına girilmesinin mümkün olabileceğine dikkat çekiliyor.
Rapor, tarihinin en ciddi finansal krizlerini 2000 ve 2001 yıllarında atlatan Türkiye’nin aradan geçen kısa zaman diliminde hızla toparlanarak OECD’nin en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline gelmesini ve 2005’te enflasyonu otuz yıldır ilk defa tek haneli rakamlara indirme fırsatı yakalamış olmasını takdir ederek başlıyor. Para ve maliye politikaları, ürün, işgücü ve finansal piyasalar, altyapı endüstrileri ve tarımsal destek alanlarında yapılan yapısal reformlar ile oluşturulan yeni kurumsal çerçevenin son yılların inişli-çıkışlı grafiğini istikrarlı bir büyüme trendine çevirmek için hayatî bir ‘fırsat penceresi’ açtığı belirtilirken; ekonomik programın tavizsiz bir biçimde uygulanmasının sürdürülebilirliği açısından AB ile yakınlaşma temelinde İMF ve Dünya Bankası ile sıkı işbirliğinin de önemine dikkat çekiliyor. Aynı şekilde, 2004’te %8’i geçerek hükümet tahminlerinin dahi üzerinde gerçekleşen ekonomik büyümenin özel sektördeki kapasite kullanım ve verimlilik artışı, yatırım ve ihracattaki artış ve özel tüketimdeki patlamadan kaynaklandığı belirtilirken, GSMH’nin %4’ünü geçme noktasına gelen cari açıktan kaynaklanabilecek ciddi risklere de işaret ediliyor.
Raporun en kritik bölümlerinden biri, ekonomik programın istihdam artışı noktasındaki yetersizliği ile ilgili karakterinde yoğunlaşıyor. Bu bağlamda, son dönemdeki ekonomik büyümenin sektörlerdeki yeniden yapılanmadan kaynaklanan iş kayıplarını telafi edecek derecede istihdam oluşturamaması eleştirilirken, iş arayan sosyal kesimlerin ümitsizliğe itilmesi sebebiyle işgücüne katılım oranlarının düşmesi tehlikesi de vurgulanmakta. 2004 yılı ortalarında %9’a ulaşan işsizlik rakamının 2000 yılındaki seviyenin üç puan üzerinde seyrettiği, bu oranın metropol merkezlerde %13’e, gençler arasında ise %17’ye ulaştığı ifade edilerek uzun dönemde ekonomideki yapısal işsizlik sorununun çözülmeyi bekleyen ciddi bir sorun olarak ortada durduğu belirtilmekte. Bu noktada raporda yer verilen ve bizim de iştirak ettiğimiz bir görüş, yapısal reformların ancak güçlü ve sürdürülebilir bir büyüme trendi ile desteklenmesi durumunda çalışma yaşındaki nüfusun ekonomiye dahil edilmesinin mümkün olacağı doğrultusunda. Halihazırda, Türkiye’nin çalışma yaşındaki nüfusunun istihdam edilme oranı %46. Bu oran OECD’ye üye ülkeler arasında en düşük seviyeyi gösterirken, işgücü verimliliği OECD ortalamasının üçte biri civarında. Bu negatif istatistiklerin orta vadede telafi edilebilmesi için %7’nin üzerinde sürdürülebilir bir ekonomik büyüme trendinin on yıla yakın bir süre tutturulabilmesi gerekiyor ki, bu da herşeyden önce siyasal-sosyal istikrarın muhafaza edilebilmesi ile mümkün. Zaten OECD de istihdam ve işgücü piyasası sorunlarının en kısa zamanda çözülmesinin aciliyetine vurgu yaparak, nispeten olumlu ekonomik göstergelere rağmen yüksek işsizlik oranının devam etmesi durumunda bunun yapısal reformların altını oyabileceğini belirtiyor. Sonuçta AKP hükümetine bir yerde “sadece insanî gerekçeler ya da adalet duyguları ile değil, siyasi olarak hayatta kalmanız için de istihdam sorununu acilen çözmelisiniz” mesajı verilmiş oluyor.
Ekonomik eksenli raporun siyasi otoritelere verdiği mesajlar açısından ‘üç tuzak’ kavramsallaştırması da hayli ilgi çekici. OECD, son dönemde Türkiye’nin sosyo-ekonomik kalkınma potansiyelini bir türlü gerçekleştirmeyip finansal ve makroekonomik krizlerle örülen bir fasit daireye mahkum olmasını üç önemli tuzağın varlığına bağlıyor: Siyasi ve makroekonomik güven tuzağı, yönetişim tuzağı ve kayıtdışılık tuzağı. Raporun açıklanması sırasında Paris’te bulunan Başbakan Erdoğan ve ekonomi kurmaylarına dolaylı olarak verilen mesaj, son iki yılda iyileşen ekonomik göstergelerin kalıcı ve kurumlaşmış bir kalkınma rejimine dönüşmesinin, iç ve dış yatırımcılar için güven ortamının tesisi, kamuda yönetişimin iyileştirilmesi ve ekonominin %50’ye varan hatırı sayılır kesiminin kayıt altına alınması tamamlanmadan mümkün olamayacağı şeklindeydi.
Bu bağlamda AKP hükümetinin AB ile entegrasyon ve İMF stand-by anlaşmaları temelinde yürüttüğü reformların makroekonomik politika yapımı çerçevesini yeniden yapılandırma, kamu kurumları ve hizmetlerini güçlendirme ve yatırım ve verimliliği artırıcı yeni bir rejim oluşturma hedeflerinden övgüyle söz edilirken, yapılan mikro ve makroekonomik reformların istikrarlı büyümeye yol açması durumunda sosyal ve çevre ile ilgili hedeflerin gerçekleştirilmesi için ek kaynakların ortaya çıkacağı da vurgulandı. Bir bakıma “ekonomideki yapısal reform çalışmaları somut sonuçlar verene dek sosyal talepleri erteleyin, ileride onları karşılamak için daha çok kaynağınız olacak” denmiş oluyordu. Türk halkının zaten düşük olan yaşam standartları, yıllardır ertelenen sosyal talepler ve toplumun uzun zaman sonra tek başına iktidara gelen ilk parti olan AKP’den beklentilerinin büyüklüğü göz önüne alındığında, sosyal adaleti iyileştirme yönündeki adımların daha ne kadar ertelenebileceği tartışılabilir; ancak tıpkı İMF ve Dünya Bankası gibi genelde neoliberal paradigmayı kabullenen OECD’nin işaret ettiği ilk öncelik, yüksek faiz-dışı-fazla oranları devam ettirilerek kamu borç stoğunun eritilmeye çalışılmasıydı.
Sıkı para ve maliye politikaları ile yüksek faiz-dışı fazla ekseninde son dönemde neredeyse durma noktasına gelen kamu yatırımlarının canlandırılabilmesi için özelleştirmenin hızlandırılması ya da kamu yönetiminde şeffaflık ve verimlilik artışına gidilmesi yönündeki tavsiyeler, en azından kısa ve orta vadede pek tatmin edici durmuyor. Görülen o ki, Türkiye’nin ekonomik büyüme ve sosyal kalkınma doğrultusunda yeni bir rejime girmesi noktasında umutlar, AB’ye tam üyelik müzakerelerinin Aralık ayında AB Konseyi tarafından da teyit edilmesi, güçlenen uluslararası çıpalar ve artan direkt yabancı sermaye yatırımları sayesinde istihdam artırıcı ve sürdürülebilir bir büyüme trendinin yakalanmasına yoğunlaşacak.

Paylaş Tavsiye Et
Türkiye Ekonomi
DİĞER YAZILAR