Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Haziran 2005) > Dünya Ekonomi > Paran mı var, derdin var: Çin’de neler oluyor?
Dünya Ekonomi
Paran mı var, derdin var: Çin’de neler oluyor?
Nihat Gümüş
NEW YORK Üniversitesi’nden Nouriel Roubini ve Oxford University College’dan Brad Setser Mart ayında Çin’de gerçekleştirdikleri temaslarda edindikleri izlenimleri bir rapor halinde sundular. Bu rapor, gerek son günlerde dünya ekonomi gündeminde önemli bir yer işgal eden Çin para biriminin revalüasyonu (tersine devalüasyon), gerekse hali hazırda doğrudan yabancı yatırımlar ve ihracata dayalı makroekonomik kalkınma politikasının bu haliyle Çin açısından sürdürülebilirliği konularında önemli tespitler içeriyor.
Rapora göre, kur çapası ile mevcut rezerv birikimlerinin fazlalığı arasındaki gerilim kendisini para politikasının giderek yönetilemez hale gelmesinde gösteriyor. Rezervlerdeki aşırı yükseliş, ihracattaki canlılığı muhafaza etmek için kuru düşük düzeyde tutmaya çalışan karar alıcıları revalüasyona giderek daha fazla zorluyor. 2003’te 403 milyar dolar olan rezervler, 2004 sonunda 610 milyar dolara, 2005’in ilk çeyreğinde ise 660 milyar dolara yükseldi. Mevcut cari fazla ve ülkeye akan yabancı sermayenin sonucu olan bu duruma bir de vergi gelirlerindeki artışla gelen hükümetin bütçe fazlası eklendiğinde Çin Halk Bankası’nın (Çin merkez bankası) hem kuru sabit tutacak şekilde, hem de enflasyonu artırmadan bu fonları yönetmesi güçleşiyor. Merkez bankası rezervlerdeki artışa sterilizasyon tahvillerinin çıkarılmasını hızlandırarak cevap vermeye devam ediyor. Bu şekilde olası bir iç talep artışını önlemeye çalışıyor. Ancak bu aracın etkinliği, rezerv artışının etkisini gidermekten çok uzak. Üstelik bu tahviller, düşük (nominal %3, reel %0) ve sabit faiz oranları sebebiyle, bunları alan, başta devlet bankaları olmak üzere, bankaların bilançolarını zayıflatıyor ve bu şekilde bankacılık sistemini olumsuz etkiliyor.
Raporda işaret edilen bir diğer tartışma konusu da doğrudan yabancı yatırımlara yönelik mevcut kur ve vergi teşviklerinin içyapıda sebep olduğu dengesizlikler. Yabancı sermayenin Çin’in gelişimindeki rolü açık. Ancak bugün birçok Çinli bürokrat ve ekonomist dahi doğrudan yabancı sermayenin Çin içinde meydana getirdiği dengesizliklere dikkat çekiyor. İhracat odaklı dış yatırımlar doğal olarak ülkenin kıyı kesimlerinde kümeleniyor. Bu durum bölgeler arasındaki ekonomik farklılıkları körüklüyor. Yine ihracata dayalı sektörler ile gayrimenkul sektörlerindeki gelişmeler, hizmetler sektöründe yaşanmıyor. Bu da sektörel bazda dengesizlikler yaratıyor. Bir başka dengesizlik ise, ihracat yoluyla gelişmeye dönük kur çapası politikasının para politikası araçlarının kullanımını ve kredi faizlerinin kontrolünü güçleştirmesi sebebiyle bankacılık sektöründe açığa çıkıyor.
Bütün bu faktörlere, özellikle çelik ve kimya endüstrisi kaynaklı ihracat artışı (ihracat 2005’in ilk çeyreğinde yıllık bazda %35 arttı, ithalattaki büyüme ise yavaşladı) da eklenince, Çin para birimi yuanın revalüasyonu olasılığı gündeme geliyor. Ucuz sermaye, işçi verimliliğine giderek daha fazla katkıda bulunurken, ucuz enerji ve arsa fiyatları da kârlılığı artırıyor. Ancak, küçük bir değerlemenin Çin’deki rezerv birikimini dizginlemeyeceği de açık. Her ne kadar %15 gibi bir revalüasyonun ihracat ve büyümeyi yönetilebilir hale getirebileceği telaffuz edilmekte ise de bu, reel kuru ancak 2002’deki seviyelere getirecek. Öte yandan Çin, politik olarak da, parasını değerlendirerek ABD’den gelen baskıları ödüllendirmeyi düşünmüyor. Aynı zamanda halen 1 dolar=8,28 yuan olan kurun değerlenmesi ABD borçlanma senetlerinin faizlerini yükselteceğinden, böyle bir politika değişikliğinin Çin’in elinde tuttuğu tahvil ve bonoların değerlerinin düşmesi ile sonuçlanacağı açık. Durum uluslararası arenada bir kısır döngüye dönüşmüş bulunuyor. ABD mevcut global dengesizlikten Çin’in korumacı politikalarını sorumlu tutarken, Çin ise ABD’nin büyük mali açıklarından ve düşük tasarruf oranlarından şikayet ediyor. Ancak ne gariptir ki her iki tarafta da dengeler, diğer tarafın konumunu sürdürmesine bağlı. Çin ihracat ve kur politikası açısından ABD’nin dış açıklarını finanse etmeye, ABD de mevcut tasarruf eksikliklerini ve çifte açıklarını finanse etmek için Çin’in ekonomi politikalarına mahkum gözüküyor. Hal böyle olunca, Çin para biriminin revalüasyonu olasılığı daha da güçleşiyor.
Raporda bankacılık sektörü açısından iki önemli husus göze çarpıyor. Bunlardan biri GSYİH’nin (2004 sonu itibariyle yaklaşık 2,3 trilyon dolar) %45-55’i arasında tahmin edilen ve Çin hükümetine önemli bir mali külfet getirmesi beklenen kamu bankalarına ait batık krediler. Diğer bir sorun ise bankaların kâr oranlarındaki düşüklük. Bu durum bankaların sermayelerini geliştirmelerini engelliyor. Ancak bu iki sorun, sektörün rekabete açık olmaması sebebiyle yatırımcılarda Çin ekonomisine yönelik önemli bir risk algısına yol açmıyor.
Çin’de son günlerde dillendirilen bir diğer konu da, mevcut rezerv fazlasının Çin firmalarının yurt dışında yatırım yapmalarına olanak sağlayacak şekilde kullanılması. Kimi ekonomistler şimdiye kadar genellikle batılı markalara üretim yaparak ekonomisini geliştirmiş olan Çin’in kendi markalarını yaratma zorunluluğuna değiniyor. Güncel kur tartışmalarının gölgesinde kalsa da bu görüşler, yabancı yatırım eksenli yaklaşımların sebep olduğu dengesizlikleri gidermesi gereken Çin’in yeni bir büyüme vizyonu çizmesi açısından önemli.
Raporun gösterdiği sonuçlar, hali hazırdaki kur tartışmalarının ya da “Çin ne zaman tam anlamıyla liberalleşecek?” sorusunun ötesinde manalar taşıyor. Çin’in yüksek miktarda döviz rezervi, ucuz ve kalabalık bir iş gücü olduğu doğru. Ancak Çin aynı zamanda bu durumun getirdiği sorunlardan da muzdarip. Öyle ki Çin’in şu an dünya ekonomisindeki yeri, onu herhangi bir “gelişmekte olan ülke” gibi değil, bir büyük güç gibi davranma sorumluluğu ile baş başa bırakıyor. 1980’lerde ihracat temelli büyüme politikasına geçen ve o günden bu güne temelde yabancı sermayeye ucuz işçilik sağlayarak büyüyen Çin’in “devlet aklı” geleceğe ilişkin yeni bir kararın eşiğinde. Ya kaynaklarını ve pazarını tamamen küresel sermayeye açacak ve liberalleşecek ya da büyüme vizyonunu değiştirerek rezerv portföyünü doğrudan yatırım şeklinde tutmaya başlayacak. Başka bir deyişle hem şirket, hem de devlet bazında politikalarını dünya ölçeğinde belirleme sorunuyla yüzleşecek. Çin’in bu konudaki tavrı, dünya ekonomi politiğinin gelecekteki durumunun şekillenmesinde önemli bir parametre olacak.

Paylaş Tavsiye Et