Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Eylül 2005) > Toplum > Terbiye, talim, edeb
Toplum
Terbiye, talim, edeb
İhsan Fazlıoğlu
BİR beşer olarak doğa yanında hayat’a doğan insan’ın, kişi haline gelmesi, içerisinde var-olduğu toplum’un anlam-değer dünyası ile, eşyayla kurduğu ilişki tarzını kavramasıyla mümkündür. Bu nedenle, bir beşer olarak insan için önce gelen toplumsallıktır; bireyliğini ise süreç içerisinde kazanır. Beşer’in insanlaşma sürecinde kişi olma, kişilik kazanma macerası, türüne özgü fizyolojik-anatomik gelişimini tamamlama ile nutkiyetini kullanma aşamasına geçme, kısaca âkil ve bâliğ olma biçiminde özetlenebilir.
İnsan’ın doğası hayat içerisinde kişi olması, kişileşmesi üç sürecin sonucudur: Terbiye, ta’lim ve te’dib.
Terbiye, eğitim, içerisinde var-olunan toplumun örf ve adetlerini, eşyayla ilişki kurma tarzlarını nedensiz, dolayısıyla uygulamalı belletme işidir. Toplum için iyi olan’ın –ve kötü olan’ın- verilmesini amaçlayan terbiye, toplum’daki davranış sürekliliğini sağlar ve insan’ı toplum için iyi olan’a sevk eder, yöneltir. Bu nedenle terbiye, insan’ın isteklerini, dolayısıyla davranışlarını toplum’un anlam-değer dünyasına göre yönlendirme, tehzib etme işidir.
Terbiye’de en önemli nokta, öngörülen davranış’ın, nedensiz verilmesidir. Başka bir deyişle, terbiye’de niçin sorusu terbiye edilen çocuk’a temellendirilerek anlatılmaz. Örnek olarak, ağzındaki şekeri yere düşürdükten sonra tekrar ağzına almak isteyen bir çocuğa, bu eylemi yapmaması nedensel bir açıklama sonucunda buyurulmaz. Muhtelif eşyanın şu ya da bu şekilde kullanılması; şu veya bu biçimde yürünmesi, oturulması, yenip içilmesi vb. pek çok davranış belletilirken de belirli, hesabı verilmiş bir neden’in ya da nedenler’in gösterilmesi gerekmez. Ancak terbiye’de esas olan, terbiye veren kişinin terbiye ettiği kişiye bizzat örnek olması, gözle takip eden kişiye, nasıl davranılacağı hususunda misal teşkil etmesidir.
Ta’lim, öğretim ise, esas itibariyle, toplumda eşya hakkındaki mevcut bilgi birikimini nesiller arası aktarıma sokmayı amaçlar. Ancak ta’lim, eşya hakkında doğru olan’ın hesabını vererek, tanımlayarak, kanıtlayarak, kısaca nedenlerini göstererek öğretme işidir. Böylece ta’limde doğru olan’ın –ve yanlış olan’ın- nedenlerini göstermek esastır. Bundan dolayı, ta’lim, aklı esas alır ve niçin’e işaret ederek, kısaca gerekçelendirerek, aklı doğru olan’a sevk eder; yanlıştan sakındırır.
Aklı temel alması nedeniyle ta’lim’de, terbiyedeki tümü yekpare bir biçimde vermenin tersine, bilgi, ta’lil (analiz), terkib (sentez), kıyas gibi aklın çeşitli işlemleri içerisinde sunulur ve bu işlemlerin kişide meleke halini alması hedeflenir; aklın bilinenlerden bilinmeyenlere hareketi olan nazar/teori, fikirlerin tertibi olan tefekkür/düşünme, tahkik ve tetkik sürecinde kişiye kazandırılır. Kısaca dendikte, ta’lim’in nihaî maksadı kişi’nin, niçin’i elde etmek için aklını nasıl kullanması gerektiğini öğrenmesidir; bu nedenle ta’limdeki diğer tüm hedefler ara-hedeflerdir.
Terbiye’nin toplum için iyi olan’ı nedensiz belletmesi ile ta’lim’in eşya için doğru olan’ı öğretmesi, beşer’in kişi olması için gerekli, ancak yeterli değildir. Çünkü iyi olan ile doğru olan’ın güzel olan’da birleşmesi, bir araya gelmesi gerekir. İşte bu süreci tamamlayan, terbiye ile ta’lim’i bir araya getiren te’dib, yani edeb’tir. Edeb, tarihî süreç içerisinde çok çeşitli biçimlerde tanımlanmış, terbiye ve ta’limi de içerecek şekillerde tarif edilmiştir. Bu durum edeb’in her iki eylemi, terbiye ve ta’limi, beraberce içermesinden kaynaklanmaktadır.
Farklı içeriklerini göz önünde bulundurmak kayıt ve şartıyla, edeb’in tanımlarına yakından bir göz atıldığında, dikkati çeken en önemli anlamının, davet yani çağrı olduğudur. Bu nedenle edeb, kişiyi iyi ve doğru olan’a, kısaca güzel olan’a bir davettir. Edeb, kişiyi hem toplum’un iyi bildiği şekilde davranmaya, hem de eşyayı doğru bilmeye bir çağrıdır; dolayısıyla bu çağrı kötü davranmaktan kaçınmayı ve yanlış bilmekten sakınmayı da içerir. Nitekim, bazı eserlerde edeb, “ister ilimde ister amelde olsun yanlı-iş yapmaktan sakınmayı mümkün kılan her şeyi bilmektir” şeklinde tanımlanmıştır.
Edeb, hem davranışta hem de bilgide adaleti gerçekleştirmek, zulmü ise def etmek; hatta her ikisine yönelimi mümkün kılan unsurlardan kaçınmak olarak görülebilir. Tarih boyunca çok çeşitli sahalarda kaleme alınan edeb kitapları, bu durumu açıkça gösterir: Dinî edeb, dünyevî edeb, ictimaî edeb, ahlakî edeb, ilmî edeb, meslekî edeb, tasavvufî edeb; kısaca: Hayat Bilgisi... Bu da insan’ın hayata doğmasının, hayat içerisinde bizatihi kişi olmasının bir sonucudur.
Edeb kelimesinin yaygın kullanımı, kadim kültürümüzdeki yerini açıkça gösterdiği gibi iyi davranış ile doğru bilgi’yi beraberce içermesini de vurgular. Nitekim dil’in edeb’inden dil ve edebiyat bilimleri yanında mukteza-yı hâle uygun konuşma; nefs’in edeb’inden ahlâk; akl’ın edeb’inden doğru bilgi ve düşünme kastedilmiştir. Bu nedenle edeb’ten, hem “iyi (salih) ve doğru (sahih) yol üzere olmak, hem de her şeyin sınırına (hadd) riayet etmek” anlaşılmıştır.
Kısaca dendikte, edeb, iyi davranış (terbiye) ile doğru bilgi’nin (ta’lim) terkibi olan güzel’i eylemek işidir. Ancak her üç eylem de, Türkçe’nin dile getirdiği üzere, ne tür olursa olsun bilgi’ye dayanır: İyi davran-a-bilmek, doğru bil-e-bilmek, güzeli eyle-ye bilmek… Kadim kültürümüzde “bilgi/ilim aklın ibadeti” olarak kabul edilir. Nasıl ki ibadetin salih olabilmesi için taharet/temizlik zorunlu ise, bilginin de sahih olabilmesi için, aklın temiz olması gerekir. Aklın tahareti ise ahlaktır; dolayısıyla temiz/tahir olmayan bir aklın ürettiği bilgi hem tür olarak insana, hem de çevre’ye zarar vermeye mahkumdur. Bu nedenle hem iyi’yi, hem de doğru’yu beraberce kuşatan, güzel’i ancak ve ancak insan-ı selim yani edepli, haddini bilen insan üretebilir. Çünkü kadim kültürümüzde terbiye’nin en üst amacı kalb-i selim, talim’in en üst amacı akl-ı selim, edeb’in en üst amacı ise zevk-i selim’dir. Bu üç selim’e sahip kişi, zarif kişidir; zarif, zarafet sahibi kişi ise âlim olduğu kadar ârif’tir; bildiği kadar tanır, tanıdığı kadar da güzel’i eyler.

Paylaş Tavsiye Et