Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ağustos 2006) > Toplum > Melekler haklı mıydı?
Toplum
Melekler haklı mıydı?
İhsan Fazlıoğlu
REİ­SÜL­KÜT­TAP Atıf Efen­di, 1798’de Dev­let’e yaz­dı­ğı bir tak­rir­de Fran­sız Dev­ri­mi’ni (1789) fısk u fü­cûr cün­bü­şü, Hu­kuk-i Be­şer Be­yan­na­me­si’ni de in­san­la­rı hay­van de­re­ke­si­ne in­di­ren bir be­yan­na­me ola­rak ni­te­len­di­rir ve be­yan­na­me­nin ile­ri­de, ya­yım­la­yan­lar ta­ra­fın­dan, si­ya­sî bas­kı ara­cı ola­rak kul­la­nı­la­ca­ğı­na işa­ret eder.
Ko­nuy­la il­gi­li na­za­rî mü­la­ha­za­lar bir ta­ra­fa, İn­san Hak­la­rı Be­yan­na­me­si’nin ya­yım­lan­dı­ğı ta­rih­ten bu ya­na, ge­çir­di­ği bü­tün tas­hih ve ta­dil­ler göz önün­de bu­lun­du­rul­mak kay­dıy­la, or­ta­ya çı­kan ge­liş­me­ler Atıf Efen­di’yi hak­lı çı­kar­mış­tır. Ame­ri­ka Bir­le­şik Dev­let­le­ri’nde, 25 Ha­zi­ran 1876’da Mon­ta­na’da­ki Litt­le Big­horn Sa­va­şı’ndan son­ra Kı­zıl­de­ri­li­le­re kar­şı baş­la­tı­lan kor­kunç kı­yım, 28 Ara­lık 1890’da Pi­ne Rid­ge Kı­zıl­de­ri­li re­zer­vas­yon ala­nın­da, ka­dın ve ço­cuk­la­ra kar­şı gi­ri­şi­len kat­li­am­la taç­lan­dı­rıl­mış­tır. Ay­nı böl­ge­de 1970’ler­de FBI ajan­la­rı, Ame­ri­kan Kı­zıl­de­ri­li Ha­re­ke­ti ad­lı ör­gü­te men­sup yüz­ler­ce ki­şi­yi öl­dür­müş­ler­dir. 1831 ile 1859 yıl­la­rı ara­sın­da ya­şa­nan Göz­ya­şı Sür­gü­nü’nde (Tra­il of Te­ars), Kı­zıl­de­ri­li ka­bi­le­le­ri Ok­la­ho­ma’nın ku­ze­yi­ne göç et­ti­ril­miş; il­ginç olan, bu böl­ge­ler­de pet­rol ve­ya de­ğer­li ma­den bu­lun­ca in­san­lar tek­rar yer­le­rin­den sü­rül­müş; aka­bin­de de dü­zen­li ola­rak yok edil­miş­ler­dir.
Yal­nız­ca Kı­zıl­de­ri­li ve Si­yah Adam’a kar­şı her tür­lü yön­te­mi kul­la­na­rak soy­kı­rım ya­pan Ame­ri­ka mı? Ya­kın dö­nem Dün­ya ta­ri­hi­ni önü­mü­ze koy­du­ğu­muz­da baş­ta İn­gil­te­re ve Fran­sa ol­mak üze­re sö­mür­ge­ci güç­le­rin Af­ri­ka’da, İs­pan­yol­la­rın Gü­ney Ame­ri­ka’da, Rus­la­rın Or­ta-As­ya’da, Al­man­la­rın Av­ru­pa’da, İtal­yan­la­rın Ku­zey Af­ri­ka’da, Çin­li­le­rin Do­ğu Tür­kis­tan’da, Ja­pon­la­rın Çin’de yap­tık­la­rı; Bi­rin­ci ve İkin­ci Dün­ya Sa­va­şı’nda bü­tün Dün­ya’da ce­re­yan eden kat­li­am­lar, So­ğuk Sa­vaş es­na­sın­da yü­rü­tü­len kir­li sa­vaş­lar… Bal­kan ve Kaf­kas sa­vaş­la­rın­da Müs­lü­man ve Türk nü­fu­sa uy­gu­la­nan soy­kı­rım… Ha­ri­ta hiç de iç açı­cı de­ğil­dir. De­rin­li­ği­ne ve ge­niş­li­ği­ne ya­pı­lan oku­ma­lar, ha­ni ne­re­dey­se İn­san tü­rü ile kurt sü­rü­sü ara­sın­da bir fark kal­ma­dı­ğı­nı gös­te­re­cek rad­de­de­dir.
Kur’an-ı Ke­rim’de bu­lu­nan, [Bir za­man­lar Rabb’in me­lek­le­re: “Ben yer­yü­zün­de bir ha­li­fe ya­ra­ta­ca­ğım” de­miş­ti. (Me­lek­ler): “A! Ora­da boz­gun­cu­luk ya­pa­cak ve kan dö­ke­cek bi­ri­si­ni mi ya­ra­ta­cak­sın? Oy­sa biz se­ni öve­rek tes­bih edi­yor ve se­ni tak­dis edi­yo­ruz” de­di­ler. (Rabb’in): “Ben si­zin bil­me­dik­le­ri­ni­zi bi­li­rim.” de­di. (Ba­ka­ra 2/30)] mea­lin­de­ki âyet dik­ka­te alı­nır­sa, in­sa­nın iki önem­li özel­li­ği­ne atıf ya­pıl­dı­ğı gö­rü­lür: Boz­gun­cu­luk yap­mak (fe­sat çı­kar­mak) ve kan dök­mek. Üçün­cü özel­lik ya da özel­lik­ler ise Al­lah’ın il­min­de­dir. Doğ­ru­su ta­ri­he ba­kın­ca, di­ğer özel­lik­le­rin ne­ler ola­bi­le­ce­ği ko­nu­sun­da açık ve se­çik bir fi­kir edi­ne­mi­yor; he­le 21. yüz­yı­lın ba­şın­da bi­le, “Güç­lü­yüm o hal­de va­rım” ve­ya “Güç­lü­yüm o hal­de doğ­ru­yum” ka­bi­lin­den du­rum­la­rı gö­rün­ce Me­lek­le­re hak ver­mek zo­run­da ka­lı­yo­ruz.
Hiç şüp­he­siz ta­rih bo­yun­ca di­nî, ah­la­kî, fel­se­fî, si­ya­sî vb. pek çok yo­rum ya­pıl­mış, in­san tü­rü­nün vah­şe­ti ko­nu­sun­da pek çok gö­rüş ile­ri sü­rül­müş­tür. Bu ko­nu­da fel­se­fî in­cel­miş­lik de pek işe ya­ra­ma­mış­tır: Bü­yük de­ni­len, ama ka­nım­ca bir in­sa­nın ya­pa­bi­le­ce­ği bü­tün kü­çük­lük­le­ri ya­pan, Aris­to­te­les’in öğ­ren­ci­si İs­ken­der’in As­ya se­fe­ri es­na­sın­da im­za at­tı­ğı me­za­lim­ler, yal­nız­ca Tyros şeh­ri sa­kin­le­ri­ne re­va gör­dü­ğü zu­lüm, özel­lik­le iki bin ki­şi­yi çar­mı­ha ger­me­si, Per­sis’i her şe­yiy­le im­ha et­me­si… Di­nî iti­kat da aşıl­mış­tır: Ku­tey­be b. Müs­lim’in Or­ta-As­ya halk­la­rı­na re­va gör­dü­ğü acı­lar, özel­lik­le esir sa­vaş­çı­la­rı şeh­rin gi­riş­le­ri­ne diz­di­rip kat­let­tir­me­si, bir ki­şi­nin İn­san ol­ma­dan Müs­lü­man ol­ma­sı­nın pek işe ya­ra­ma­dı­ğı­nı gös­te­ren na­dir ör­nek­ler­den­dir. İl­ginç­tir, in­san hak­la­rı be­yan­na­me­si ya­yım­la­mak da so­ru­nu çöz­mü­yor: Ta­rih­te ilk in­san hak­la­rı be­yan­na­me­si ka­bul edi­len, Aka­eme­nit Pers İm­pa­ra­tor­lu­ğu­nun ku­ru­cu­su II. Kyros’un (M.Ö. 529), Kyros Si­lin­dir’in­de di­le ge­tir­di­ği il­ke­ler yi­ne ken­di­si ta­ra­fın­dan çiğ­nen­miş­tir; tıp­kı mo­dern Av­ru­pa ve Ame­ri­ka’nın ken­di ya­yım­la­dı­ğı be­yan­na­me­yi si­ya­sî bir bas­kı ara­cı ola­rak kul­lan­ma­sı gi­bi…
Ta­ri­hî ör­nek­ler ço­ğal­tı­la­bi­lir, an­cak çok­luk an­la­ma­yı de­rin­leş­tir­mez; ter­si­ne zih­nin bu­la­nık­laş­ma­sı­na ya­rar. Ve­ri­len ör­nek­ler ken­di­mi­zin men­su­bi­yet duy­du­ğu ta­ri­he de ait ola­bi­lir. Der­di­miz be­lir­li bir in­san öbe­ği­ni suç­la­mak de­ğil; so­ru­nu açık­lı­ğa ka­vuş­tur­mak. Öy­ley­se so­run ne­dir? Baş­ka bir de­yiş­le, in­sa­nın boz­gun­cu­lu­ğu­nun ve kan dö­kü­cü­lü­ğü­nün kay­na­ğı ne­dir? Di­nî, fel­se­fî, hu­ku­kî, si­ya­sî, her ne ise, ya­nıt­lar so­ru­nu çö­ze­bi­lir mi? İn­san hak­la­rı, in­san­lık, ba­rış, kar­deş­lik, vb. içe­rik­siz (=ta­nım­sız) kav­ram­la­rı icat et­mek der­de de­va olur mu? Her şey­den ön­ce şu­nu en baş­tan vaz ede­lim ki, is­ter fer­dî is­ter iç­ti­maî düz­lem­de ol­sun in­sa­nî ol­gu ve olay­lar gâ­î açı­dan, ya­ni kı­sa ve uzun va­de­li amaç­la­rı, ka­sıt­la­rı açı­sın­dan ta­nım­lan­ma­lı­dır. Ter­si du­rum­da içe­rik­siz, ya­ni ta­nım­sız kav­ram­la­rın var­lı­ğı, yok­luk­la­rın­dan da­ha teh­li­ke­li­dir; çün­kü ta­nım­sız, içe­rik­siz kav­ram­la­rın ya­rat­tı­ğı be­lir­siz­lik, müp­he­mi­yet o kav­ram­la­rın kö­tü ni­yet­li, ka­sıt­lı kul­la­nım­la­rı­nı ko­lay­laş­tı­rır. Ka­dim fel­se­fe-bi­lim ge­le­ne­ği­miz­de ta­nım’ın had (=sı­nır) söz­cü­ğüy­le kar­şı­lan­dı­ğı ha­tır­la­nır­sa gaî açı­dan ta­nım­la­nan kav­ram­la­rın in­sa­na sı­nır çiz­di­ği, do­la­yı­sıy­la be­lir­siz­li­ği or­ta­dan kal­dır­dı­ğı gö­rü­lür. Had­di­ni bil­mek, an­cak ait ol­du­ğu ol­gu, olay ve dav­ra­nış­la il­gi­li sı­nı­rı bil­mek de­mek­tir. Had­di aş­mak bu sı­nı­rı çiğ­ne­mek an­la­mı­na ge­lir ki, so­nuç­la­rı or­ta­da­dır. Bu çer­çe­ve­de ka­nı­mız­ca, “İn­san ne­dir?” so­ru­su­na, tüm in­san­la­rın üze­rin­de uz­la­şa­bi­le­ce­ği gaî bir ta­nım ve­ril­me­den, bir had kon­ma­dan ne hak­la­rı ta­yin edi­le­bi­lir ne de bir­bir­le­ri­nin hak­la­rı­nı çiğ­ne­me­le­ri en­gel­le­ne­bi­lir.
Me­ta­fi­zik so­ruş­tur­ma, kav­ram­sal tah­lil açı­sın­dan bir ki­şi­nin mil­lî ve di­nî kim­li­ği araz­dır; do­ğal olan in­san-ol­ma­lık­tır. İn­san ola­ma­yan bir bi­rey, bir mil­le­te ve­ya bir di­ne men­sup ol­mak­la ki­şi­lik, hat­ta in­san­lık ka­za­na­maz. El­bet­te in­san­lar ara­sın­da bir eşit­siz­lik söz ko­nu­su­dur; an­cak in­san­lar ara­sın­da­ki eşit­siz­li­ğin kay­na­ğı -Fu­zu­li’nin de­yi­şiy­le- do­ğa de­ğil bil­gi’dir. İn­san­la­rın var­lık­ça eşit­li­ği üs­tü­ne bi­nen bil­gi­ce fark­lı­lı­ğın ya­rat­tı­ğı eşit­siz­lik, hak­lar­la de­ğil ada­let­le gi­de­ri­lir. Bu ne­den­le Hak de­ğil Ada­let is­ten­me­li­dir; çün­kü Hak son­ra­dan ta­lep edi­len de­ğil, var­lık­ça sa­hip ol­du­ğu­muz, in­san ol­ma­lı­ğı­mız­dan kay­nak­la­nan do­ğal bir du­rum­dur. Yi­ne bu ne­den­le­dir ki do­ğal olan’ı gasp eden sö­mür­ge­ci ka­pi­ta­lizm, onu ya­pay ola­rak ye­ni­den üre­te­rek kon­trol al­tın­da tut­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır.
Sor­du­ğu­muz so­ru­nun ya­nı­tı­nın çok yön­lü araş­tı­rıl­ma­sı ge­re­ği mah­fuz tu­tul­mak kay­dıy­la, ta­ri­hî ger­çek­li­ğin göz­ler önü­ne ser­di­ği bir ha­ki­ka­te işa­ret edil­me­li­dir: Mad­dî, ma­ne­vî ve fik­rî gü­cü ahenk­li bir ter­ki­be ulaş­tı­ra­ma­yan in­san ve­ya top­lum­lar ol­duk­ça kı­yı­cı­dır, za­lim­dir. Bu tür top­lum­la­rın kur­du­ğu si­ya­sî ör­güt­ler hiç­bir za­man dev­let ola­ma­mış, ter­si­ne dai­ma çe­te ka­rak­te­ri gös­ter­miş­tir. Her şe­yi mad­dî güç­le çö­ze­ce­ği­ni dü­şü­nen top­lum­lar, hâ­lâ gö­çe­be­li­ği ya­şa­yan top­lum­lar­dır. Açık­tır ki zih­nî gö­çe­be­lik, mad­dî gö­çe­be­lik­ten da­ha teh­li­ke­li­dir; çün­kü in­san­lar için ön­gö­rü­le­bi­lir bir ha­yat ni­za­mı te­sis ede­mez.
21. yüz­yı­lın eşi­ğin­de ya­şa­nan­lar, kim ne der­se de­sin, bil­ge-yö­ne­ti­ci Ali­ya’nın şu sö­zü­nü hak­lı çı­kar­mış­tır: Tek tek in­san­la­rı se­ve­me­yen­ler, in­san­lık (hü­ma­nizm) kav­ra­mı­nı icat et­miş­ler­dir; hem kul­lan­mak hem de ra­hat­la­mak için. Mil­let ve Dev­let ol­mak ko­lay de­ğil, İn­san ol­mak ise en zo­ru...

Paylaş Tavsiye Et