Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2008) > Toplum > Hakikati söyle, işine geleni eyle!
Toplum
Hakikati söyle, işine geleni eyle!
İhsan Fazlıoğlu
İN­SAN­LAR ARA­SI bil­di­ri­şi­mi ve ile­ti­şi­mi sağ­la­yan di­lin, yal­nız­ca bi­çim­sel bir özel­lik ka­za­na­rak, an­lam ve de­ğe­ri at­la­ma­sı, o di­li kul­la­nan­lar ara­sın­da saf­sa­ta­nın art­ma­sı­na, gi­de­ra­yak bir bil­di­ri­şim ve ile­ti­şim bu­na­lı­mı­na ne­den olur; bu­na­lım da bir iç-ça­tış­ma do­ğu­rur. Özet­le, bir di­li ko­nuş­mak ile bir di­lin ta­şı­dı­ğı duy­gu­la­rı pay­laş­mak, sağ­lık­lı bir ile­ti­şim ve bil­di­ri­şi­min as­ga­ri ko­şu­lu­dur. Bu ko­şu­lun bu­lun­ma­dı­ğı yer­de, bil­di­ri­şim de­ğil bu­yur­ma; ile­ti­şim de­ğil bas­kı or­ta­ya çı­kar. Bu­yur­ma ve bas­kı­nın araç­la­rı ne ka­dar de­ği­şik olur­sa ol­sun, gü­cün yu­ka­rı­dan aşa­ğı­ya be­lir­le­di­ği; bi­rey­le­rin ya­şa­ma kay­gı­sı­nı kul­la­nan; tek­lif­ten çok teh­di­din ge­çer­li ol­du­ğu; de­ğil eleş­ti­ri­yi, so­ru sor­ma­yı bi­le kal­dır­ma­yan; her so­ru­yu var­lı­ğı­na ka­sıt ola­rak de­ğer­len­di­rip çö­züm ye­ri­ne, kay­na­ğı tah­rip eden; kı­sa­ca var­lı­ğı­nı baş­ka­sı­nın yok­lu­ğun­da bu­lan; ama­cı için her tür­lü ara­cı kul­lan­ma­yı meş­rû gö­ren, yok edi­ci bir zih­ni­yet hâ­kim olur. Yu­ka­rı­da özet­le­nen du­rum gün­lük ya­şa­ma ko­şul­la­rın­da ge­çer­li, ha­ya­tın, bir ara­da var ol­ma­nın, de­yiş ye­rin­dey­se, iki ki­şi­nin ar­ka­daş­lı­ğın­dan bir kö­yün ku­rul­ma­sı­na, hat­ta bir şeh­rin in­şa­sı­na de­ğin iş­ba­şın­da olan en te­mel il­ke­dir. De­ni­le­bi­lir ki, ha­ya­tı ola­nak­lı kı­lan, di­lin bi­çim­sel ya­pı­sın­dan çok, -il­ke­ce ona da­yan­sa da- duy­gu­sal ya­pı­sı­dır.
Gün­lük ya­şa­mın öte­sin­de, dü­şün­ce ha­ya­tı­nın in­şa­sın­da di­lin iş­le­vi da­ha da kar­ma­şık­la­şır. Dü­şün­ce­nin sağ­lık­lı bir bi­çim­de di­le ge­ti­ril­me­si, bi­za­ti­hi di­lin sağ­lık­lı ol­ma­sı­nı ge­rek­li kı­lar. Söz­cük­le­rin an­la­mı, kav­ra­mı ve yön­le­ti­mi göz önün­de bu­lun­du­rul­mak­sı­zın ya­pı­la­cak her ko­nuş­ma, de­nil­mek is­te­ni­le­ni or­ta­ya koy­mak­tan çok, or­ta­lı­ğı ka­rış­tır­ma­ya ya­rar. Söz­cük­le­rin an­la­mıy­la oy­na­mak, kav­ram­la­rı ge­li­şi­gü­zel kul­lan­mak, re­fe­rans­la­rı­nı sık­ça de­ğiş­tir­mek, an­la­şıl­ma­yı, an­laş­ma­yı en­gel­ler; çün­kü her bir du­rum­da da an­lam, el­den ka­çar. Öy­le ki, dü­şün­ce ha­ya­tın­da­ki an­laş­maz­lık, gün­lük ha­yat­ta­ki ile­ti­şim­siz­li­ği bes­ler, bu­na­lı­mı de­rin­leş­ti­rir.
Hem gün­lük hem de sı­ra­dan dü­şün­ce ha­ya­tı­nın üs­tün­de di­lin da­ha de­rin kul­la­nı­mı­na iliş­kin özel bir du­rum söz ko­nu­su­dur. Özel­lik­le gü­nü­müz­de­ki her tür­lü tar­tış­ma­da kar­şı­mı­za çı­kan, si­ya­sî, ik­ti­sa­dî ve il­mî gü­cü elin­de tu­tan­la­rın, an­la­mı­nı ken­di amaç­la­rı doğ­rul­tu­sun­da be­lir­le­dik­le­ri, yar­gı­la­rın de­ği­şik özel­lik­le­rin­den ya­rar­lan­dık­la­rı, is­te­ni­le­ni, di­lin tüm ola­nak­la­rı­nı kul­la­na­rak el­de et­tik­le­ri bir du­rum­dur bu… Bu du­rum kı­sa­ca şu­dur: Kar­şı ta­ra­fı sus­tur­mak için, tar­tış­ma es­na­sın­da, kav­ram­la­rın ma­hi­ye­ti­ne iliş­kin yar­gı­da bu­lu­nur­ken; uy­gu­la­ma­da kav­ra­mın re­fe­ran­sı­nı ken­di amaç­la­rı­na gö­re be­lir­le­mek… Ör­nek ola­rak “İn­san hak­la­rı” ko­nu­sun­da ko­nu­şu­lur­ken, hem in­san hem de hak kav­ra­mı­nın ma­hi­ye­ti­ni mer­ke­ze alıp yar­gı­da bu­lun­du­ğu­nuz­da in­san olan hiç kim­se si­ze kar­şı çık­maz, çı­ka­maz; an­cak bu kav­ra­mın dış-dün­ya­da­ki re­fe­ran­sı­nı güç­lü olan be­lir­ler; iti­raz edil­di­ğin­de ilk du­ru­ma ge­ri dö­nü­le­rek kar­şı­da­ki ko­lay­ca sus­tu­ru­lur.
Ko­nu­yu da­ha iyi te­mel­len­dir­mek için bu tür yar­gı­lar­la il­gi­li da­ha faz­la tek­nik bil­gi­yi, ha­fif­le­te­rek, ver­me­ye ça­lı­şa­lım: Bir kav­ra­mın ma­hi­ye­ti­ni dik­ka­te ala­rak ver­di­ği­miz yar­gı­lar ha­ki­ki yar­gı­lar; dış dün­ya­da­ki bi­rey­le­ri­ni göz önün­de bu­lun­du­ra­rak ver­di­ği­miz yar­gı­lar ise ha­ri­cî yar­gı­lar adı­nı alır­lar. Bu ne­den­le ha­ki­kî yar­gı­lar, kav­ra­mın tü­mel do­ğa­sı­na iliş­kin­dir ve me­kan-za­man bo­yu­tu­na bağ­lı de­ğil­dir­ler; kı­sa­ca in­san der­ken şu me­kan­da ve şu za­man­da bu­lu­nan her­han­gi bir in­sa­nı kast et­me­yiz; bi­za­ti­hi in­san-ol­mak­lı­ğı an­la­rız; yar­gı­la­rı­mı­zı da bu in­san-ol­mak­lık üze­ri­ne ve­ri­riz. Ha­ki­ki öner­me­ler, hiç­bir bi­çim­de sı­nır­lan­dı­rı­la­maz; çün­kü kav­ra­mın do­ğa­sı dış-dün­ya­da­ki var olan­lar­dan çı­kar­tıl­sa bi­le on­la­ra has­re­dil­mez. Ha­ki­ki olan, me­kan-za­man’dan ol­du­ğu ka­dar, hem ha­li­ha­zır­da­ki hem de tak­dir edi­le­cek var-ol­ma du­rum­la­rın­dan da ba­ğım­sız­dır. Bir kav­ra­mın dı­şa­rı­da bu­lu­nan be­lir­li sa­yı­da­ki bi­rey­le­ri için yar­gı­da bu­lun­mak ise ha­ri­cî öner­me adı­nı alır. Baş­ka bir de­yiş­le ha­ri­cî yar­gı ay­nı özel­li­ği pay­la­şan be­lir­li sa­yı­da­ki bir öbe­ğe iliş­kin­dir. Me­kan-za­man ba­ğım­lı­dır ve özel­lik­le ha­li­ha­zır­da, bil­fi­il var ol­ma­yı ge­rek­ti­rir.
Gü­nü­müz­de bi­lim­sel öner­me­le­rin pek ço­ğu ilk ba­kış­ta ha­ki­ki öner­me­ler gi­bi al­gı­la­nır. “Su, yüz de­re­ce­de kay­nar” de­di­ği­miz­de, bu özel­li­ğin su­yun do­ğa­sı­na iliş­kin ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir; an­cak “be­lir­li ko­şul­lar­da”yı ek­le­di­ği­miz­de, bu özel­li­ğin su­yun bi­za­ti­hi do­ğa­sı­nın de­ğil be­lir­li ko­şul­la­rın ya­rat­tı­ğı bir özel­lik ol­du­ğu fark edi­lir. “Isı­nan de­mir, gen­le­şir” de­nil­di­ğin­de de gen­leş­me­nin de­mi­rin tü­mel do­ğa­sın­dan kay­nak­lan­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir. An­cak, gen­leş­me, me­kan-za­man üs­tü ol­ma­dı­ğı gi­bi yal­nız­ca bil­fi­il var olan de­mir­ler için ge­çer­li­dir. Di­nî öner­me­ler­de de ben­zer özel­lik söz ko­nu­su­dur: “Do­muz eti ha­ram­dır” den­di­ğin­de, kast edi­len do­muz ad­lı hay­va­nın ma­hi­ye­ti, do­ğa­sı de­ğil (çün­kü ma­hi­yet, de­ğer, kı­sa­ca sı­fat ta­şı­maz), me­kan-za­man­da­ki bi­rey­le­ri­dir. Do­la­yı­sıy­la di­nî öner­me­ler de, ha­ki­ki ol­ma­dık­la­rın­dan, yar­gı­la­rı­nı şey­le­rin tü­mel do­ğa­la­rı­na de­ğil, dış-dün­ya­da­ki ger­çek­lik­le­ri­ne, var ol­ma­la­rı­na yük­ler­ler; bu ne­den­le de ha­ri­cî­dir­ler.
Bu kı­sa ve ba­sit tek­nik açık­la­ma­dan son­ra, “in­san hak­la­rı” tam­la­ma­sı­na dö­ner­sek, tar­tış­ma­la­rın, ta­nım­la­ma­la­rın in­sa­nın ma­hi­ye­ti­ne gö­re ya­pıl­dı­ğı­nı, an­cak uy­gu­la­ma­nın dış-dün­ya­da­ki bi­rey­le­ri­ne gö­re de­ğiş­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­li­riz. İş­te bu ne­den­le­dir ki, in­san bi­rey­le­ri­ni se­ve­me­yen­ler, in­san­lık kav­ra­mı­na sı­ğı­nır­lar. Ben­zer du­rum, ya­kın za­man­da Tür­ki­ye’de, “ta­rih bi­lin­ci” tam­la­ma­sı et­ra­fın­da de­vam eden tar­tış­ma­lar­da da or­ta­ya çık­tı. Hem ta­rih hem bi­linç kav­ra­mı­nın hem de iki­sin­den ku­ru­lu tam­la­ma­nın ma­hi­ye­ti, he­le bi­zim gi­bi bu ko­nu­da ol­duk­ça za­yıf bir mil­let için, iti­raz edi­le­me­ye­cek de­re­ce­de açık­tır. “Ta­rih bi­lin­ci” tam­la­ma­sı üze­rin­den yü­rü­tü­len tar­tış­ma­lar, kav­ram­la­rın tü­mel do­ğa­la­rı­na iliş­kin ol­duk­la­rın­dan ha­ki­ki öner­me­ler­dir. “Ta­rih bi­lin­ci -dır/dur” gi­bi ve­ri­le­cek her yar­gı, yi­ne ha­ki­ki ol­du­ğun­dan kar­şı ta­ra­fı bağ­la­ya­cak, hem tü­mel hem de me­kan-za­man üs­tü ya­pı­sı her tür­lü iti­ra­zı da­ha baş­tan ber­ta­raf ede­cek­tir. Uy­gu­la­ma­ya ge­lin­di­ğin­de ise, ta­rih kav­ra­mı­nın sı­fa­tı, do­la­yı­sıy­la ha­ri­ci bi­rey­le­ri or­ta­ya çı­ka­cak, “han­gi ta­rih?”, “ki­min ta­ri­hi?” so­ru­la­rı önem ka­za­na­cak­tır. Öy­le ki, Sel­çuk­lu-Os­man­lı dö­ne­mi­ne iliş­kin yüz­ler­ce ca­mi, köp­rü ve ben­ze­ri ta­ri­hî eser yer­le bir edil­di­ğin­de or­ta­da gö­rün­me­yen ki­şi­ler bir yı­kık Do­ğu Ro­ma (Bi­zans) sa­ra­yı üze­rin­de ye­ni bir bi­na ya­pı­la­ca­ğı za­man, ta­rih bi­lin­ci kav­ra­mı­na sı­ğı­nıp kı­ya­me­ti ko­pa­ra­cak­tır. Bu tür ki­şi­ler as­lın­da, te­rö­rizm ko­nu­sun­da da şa­hit ol­du­ğu­muz gi­bi, her­han­gi bir kav­ra­mın ma­hi­ye­ti üze­rin­de ko­nu­şur­ken giz­li bir gün­de­me sa­hip­tir­ler. Bu­nun böy­le ol­ma­dı­ğı dü­şün­ce aşa­ma­sın­da de­ğil an­cak ve an­cak uy­gu­la­ma aşa­ma­sın­da tes­pit edi­le­bi­lir. Tar­tış­ma, yap!
Ha­yat, sı­fa­tı ol­ma­yan ma­hi­yet­ler üze­rin­de in­şa edi­len yar­gı­la­ra in­dir­ge­ne­mez; çün­kü ha­yat, me­kan-za­man için­de­ki var-olan­la­ra bağ­lı­dır. İşa­ret ede­me­di­ği­miz ma­hi­yet­le­ri ak­lî se­vi­ye­de tar­tı­şı­rız; ama ya­şa­mın içe­ri­sin­de ey­le­me ba­ka­rız; dav­ra­nı­şı esas alı­rız. Aşk kav­ra­mı­nın ma­hi­ye­ti üze­ri­ne dü­şü­ne­ne âşık den­mez, fi­lo­zof de­nir. Bi­ze ta­rih bi­lin­cin­den, in­san hak­la­rın­dan, kar­deş­lik­ten, bir-ara­da ya­şa­mak­tan, öz­gür­lük­ten, vs… bah­se­den­ler bun­la­rı gös­ter­me­li­ler, ak­si tak­dir­de yal­nız­ca ko­nuş­muş olur­lar; ha­ya­ta iliş­kin dü­şün­dük­le­ri­ni ey­le­me­yen­le­ri ise cid­di­ye al­mak zo­run­da de­ği­liz; bı­ra­ka­lım ko­nuş­sun­lar; ken­di­le­ri­ni tü­ket­sin­ler. Çün­kü mum ya­nar ama tü­ke­nir…

Paylaş Tavsiye Et
Toplum
DİĞER YAZILAR