Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2008) > Toplum > Toplumbilimde yeni bir yöntem: “Kafaya sıkmak”
Toplum
Toplumbilimde yeni bir yöntem: “Kafaya sıkmak”
İhsan Fazlıoğlu
TÜR­Kİ­YE’DE, so­run­la­rın çö­zü­mün­de ta­kip edi­len yön­tem­le­ri iz­le­dik­çe, gel­miş geç­miş en bü­yük halk fi­lo­zo­fu­muz, hem­şe­rim Te­mel’in fık­ra­sı ak­lı­ma ge­lir: Te­mel’in di­şi çok ağ­rır; ağ­rı da­ya­nıl­maz hâ­le ge­lir; en so­nun­da Te­mel, si­la­hı­nı çe­ker ve ağ­rı­yan di­şi­ne da­ya­ya­rak te­ti­ği çe­ker; so­run kö­kün­den çö­zül­müş­tür: “Ağ­rı”yı his­se­den or­ta­dan kal­kın­ca ağ­rı­nın ken­di­si de or­ta­dan kal­kar. TV di­zi­le­rin­de en çok du­yu­lan, hat­ta ar­tık şa­kay­la ka­rı­şık ko­nuş­ma di­lin­de, dil­le­re pe­le­senk “Ka­fa­sı­na sı­ka­rım!”, “Bak­tın ol­ma­dı, sık ka­fa­sı­na!” bi­çi­min­de­ki de­yiş­ler, Tür­ki­ye’de so­run çöz­me tar­zı­nın en gü­zel ifa­de­le­ri­dir. Bu tar­zın öze­ti, so­ru­nu de­ğil, so­ru­nu his­se­de­ni yok et­me­ye da­ya­nır; so­ru­nu his­se­den or­ta­dan kal­kın­ca so­run da or­ta­dan kal­ka­cak­tır. Kor­ka­rım bu so­run çöz­me tar­zı­nın va­ra­ca­ğı nok­ta, sü­rek­li so­run­la­rı­nı di­le ge­ti­ren mil­le­tin top­ye­kûn or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sıy­la ne­ti­ce­le­ne­cek. Bir so­ru­nu mu di­le ge­tir­din; ta­vır açık: Ya öy­le bir so­ru­nu gör­mez­lik­ten gel­mek ya da so­ru­nu di­le ge­ti­re­ni or­ta­dan kal­dır­mak ya­ni “ka­fa­sı­na sık­mak…” “So­run”un bi­zâ­ti­hi ken­di­siy­le ni­ye uğ­ra­şıl­mı­yor? Çün­kü o za­man dü­şün­mek ve ey­le­mek zo­run­da ka­la­cak­sı­nız. Dü­şün­mek ve dü­şün­me­nin so­nu­cun­da ula­şı­lan so­nuç­la­ra gö­re ey­le­mek, zor iş; sık ka­fa­sı­na ve kur­tul, ko­lay iş!
Bir so­run­la kar­şı­la­şı­lın­ca dü­şün­mek ve dü­şün­me­nin so­nuç­la­rı­na gö­re ey­le­mek ni­çin zor ge­lir? Şöy­le var­sa­ya­lım: Ce­bir­de bir denk­lem çö­zü­yor­su­nuz; kar­şı­nı­za şim­di­ye de­ğin sa­hip ol­du­ğu­nuz for­mül­le­re gö­re çö­zü­le­me­yen bir du­rum çık­tı; ne ya­par­sı­nız? Bi­lin­me­yen ni­ce­li­ği gös­te­ren sim­ge­nin ka­fa­sı­na mı sı­kar­sı­nız yok­sa so­ru­yu çö­ze­cek ye­ni bir for­mül keş­fet­mek için yo­la mı ko­yu­lur­su­nuz? Fi­zik­le uğ­raş­tı­ğı­nı­zı dü­şü­ne­lim: Sa­hip bu­lun­du­ğu­nuz teo­rem­ler­le açık­la­na­ma­yan ye­ni bir do­ğal ol­gu ya da olay­la kar­şı­laş­tı­ğı­nız­da, te­ori­le­ri­ni­zi göz­den mi ge­çi­rir ya da ye­ni bir teo­ri uğ­ra­şı­sı­na mı gi­rer­si­niz, yok­sa mev­cut açık­la­ma tarz­la­rı­na uy­ma­dı­ğı için ye­ni ol­gu ve ola­yın ka­fa­sı­na mı sı­kar­sı­nız? Bi­lim ta­ri­hin­de böy­le dav­ra­nıl­say­dı Aris­to­te­les’ten bu ya­na ne çok do­ğa kat­lia­mı ya­pı­lır­dı, va­rın he­sap edin. Son bir var­sa­yım­da da­ha bu­lu­na­lım: Gü­neş sis­te­min­de as­tro­fi­zik te­ori­le­ri­ni­ze uy­ma­yan bir gök ol­gu­suy­la kar­şı­la­şın­ca ne ya­pa­rız; ABD’den ri­ca ede­riz, ka­fa­sı­na bir fü­ze sı­kar; biz de kur­tu­lu­ruz as­tro­fi­zik de…
Ma­te­ma­tik ve man­tık gi­bi bi­çim­sel; fi­zik ve kim­ya gi­bi do­ğa bi­lim­le­rin­de so­run çöz­me­nin yo­lu ve yor­da­mı, bu bi­lim dal­la­rı­nın yön­tem­le­rin­de ay­rın­tı­lı bir bi­çim­de in­ce­le­nir hiç şüp­he­siz. Ha­ya­ta, in­sa­na, kül­tü­re iliş­kin bi­lim­ler­de so­run tes­pit et­me, in­ce­le­me ve çöz­me yo­lu ve yor­da­mı yok mu­dur? İl­ginç­tir, her dem bi­lim­den, bi­lim­sel yön­tem­den, bi­lim­sel akıl­dan dem vu­ran­lar, ko­nu ha­ya­ta, in­sa­na, kül­tü­re ge­lin­ce, her şe­yi unu­tur; ka­fa­sı­na sık­ma­ya baş­lar­lar; bi­lim­sel olan fi­lim­sel’e dö­nü­şür; ka­ba­lık ar­tar, teh­dit ço­ğa­lır; her­kes be­lin­de­ki ya da elin­de­ki si­la­ha sa­rıl­ma­ya kal­kar; in­sa­nî tüm has­sa­si­yet­ler bir ke­na­ra bı­ra­kı­lıp teh­dit­ler sav­ru­lur; so­ru­lar ya da so­run­lar sev­gi ve nef­ret çer­çe­ve­sin­de sı­nıf­lan­dı­rı­lır: Sey­ret ve ağ­la hal-i pür me­lâ­li­mi­ze…
Ha­ya­ta iliş­kin in­sa­nî so­run­la­rın çö­zü­mün­de ne­den bi­lim de­ğil de, ba­zen ma­ce­ra ba­zen kor­ku ba­zen de ko­mik bir içe­rik ta­şı­yan film dev­re­ye gi­rer? Ha­yat ha­ki­kî (ger­çek) ol­gu­la­ra de­ğil, iti­ba­rî de­ğer­le­re da­ya­nır da on­dan. Do­ğa bi­li­miy­le uğ­ra­şır­ken do­ğa­da­ki her­han­gi bir ol­gu ve ola­yı gör­mez­lik­ten ge­le­mez­si­niz; çün­kü o ol­gu ve ola­yın id­ra­ki öy­le ol­sa da var­lı­ğı si­zin ira­de­ni­ze bağ­lı de­ğil­dir. En faz­la, te­ori­ni­ze uy­ma­yan ol­gu ve ola­yı at­lar­sı­nız, ama o ol­gu ve olay bir bi­çim­de yi­ne kar­şı­nı­za çı­kar; ken­di­si­ni da­ya­tır. So­run ya­ra­tan is­ter atom-al­tı bir par­ça­cık, is­ter bir ga­lak­si ol­sun; ta­bi­at­ta­ki en-kü­çük ile en-bü­yük ve ara­sın­da­ki tüm ol­gu ve olay­lar var­lık­la­rı­na/ger­çek­lik­le­ri­ne bi­zim ira­de­miz dı­şın­da sa­hip ol­duk­la­rın­dan, ta­bia­tın ken­di­si de­ğil id­ra­ki de­ği­şir; de­ğiş­miş­tir de. Ha­yat öy­le mi? Ha­ya­tın bir ta­bi­at ze­mi­ni var el­bet­te; ama bü­yük oran­da in­san ak­lı­nın var-kıl­dı­ğı iti­ba­rî de­ğer­ler üze­rin­de ku­ru­lur; uy­la­şım­sal; de­ğiş­ken; bu ne­den­le de in­san ta­ra­fın­dan var-kı­lı­nır­lar ve in­san için­dir­ler. Si­ya­sî sis­tem­ler, ah­lâ­kî ya­pı­lar, ik­ti­sa­dî ör­güt­len­me­ler, hu­ku­kî dü­zen­le­me­ler; hat­ta di­nî yo­rum­lar, tüm bun­lar in­sa­nın tür­sel do­ğa­sın­dan kay­nak­la­nan, var­lı­ğı­nı in­san­da bu­lan iti­ba­rî ya­pı­lar­dır. İn­sa­nın bir si­ya­se­te, ah­lâ­ka, ik­ti­sa­da vb. ge­rek­si­ni­mi ol­ma­sı do­ğal bir ze­min­den kay­nak­la­na­bi­lir; an­cak bun­la­rın içe­ri­ği­ni uy­la­şı­ma da­ya­lı, do­la­yı­sıy­la salt izâ­fî ve key­fî ol­ma­yan iti­ba­rî de­ğer­ler be­lir­ler. Şim­di­ye de­ğin di­le ge­ti­ri­len­ler­de anah­tar söz­cük uy­la­şım­dır; uy­la­şım, kö­ken iti­ba­riy­le key­fî gi­bi gö­rün­se de top­lum­sal ör­güt­le­me­nin ko­şul­la­rı­na bağ­lı top­lu­mun mas­la­ha­tı ile bi­re­yin men­fa­ati­ni den­ge­le­yen, men­sup­la­rı­nın ca­nı­nı, ak­lı­nı ve nes­li­ni ko­ru­ma­yı amaç­la­yan, o mil­le­tin ta­ri­hî tec­rü­be­si­ne da­ya­nan, uy-u-l-ma-sı ge­re­ken ye­ni bir ger­çek­lik­tir. Do­la­yı­sıy­la bir mil­le­tin, kül­tü­rün ta­ri­hî tec­rü­be­si uy­la­şı­mın ol­maz­sa ol­maz şar­tı­dır.
Top­lum­sal ger­çek­lik­te, top­lu­mun ta­ri­hî tec­rü­be­si­ni dik­ka­te al­ma­yan tes­pit ve tek­lif­ler, baş­ka has­ta­la­rın kli­nik ka­yıt­la­rın­dan ha­re­ket­le ken­di has­ta­lı­ğı­nı teş­his ve te­da­vi et­me­ye ça­lı­şan has­ta­nın du­ru­mu­na ben­zer. Unu­tul­ma­ma­lı­dır ki, bir kül­tü­rün ta­ri­hî tec­rü­be­siy­le iliş­ki­si bu­lun­ma­yan hiç­bir gö­rüş, o kül­tü­re bir ge­le­cek su­na­maz. Ni­te­kim bu top­rak­lar­da­ki her­han­gi bir so­ru­nun çö­zü­mü için Fran­sız Dev­ri­mi’nden ör­nek­ler ge­ti­ren, Ay­dın­lan­ma dü­şün­ce­si­nin kav­ram­la­rın­dan dem vu­ran, bin yıl­lık ta­ri­hî tec­rü­be­yi dik­ka­te al­mak­sı­zın sö­mür­ge­ci­le­rin kur­du­ğu ve yö­net­ti­ği ne idü­ğü be­lir­siz ye­ni-yet­me dev­let­çik­le­re atıf ya­pan­lar mil­lî ol­amaz­lar. Öte yan­dan bir mil­le­tin ta­ri­hî tec­rü­be­si­ni, o mil­le­tin geç­mi­şiy­le ka­rış­tı­ran­lar ya sırf geç­mi­şe ya da sırf ge­le­ce­ğe sap­la­nıp ka­lan­lar­dır.
Şim­di­ye de­ğin di­le ge­tir­dik­le­ri­miz, Te­mel’in fık­ra­sıy­la bağ­lan­tı­lı kı­lı­nır­sa şu­nu söy­le­mek ola­nak­lı­dır: Bir top­lu­mun uy­la­şım­sal iti­ba­rî de­ğer­le­ri­ne da­ya­lı ör­güt­len­me­si­nin ta­ri­hî tec­rü­be­si, so­run­lar kar­şı­sın­da çö­züm için dev­re­ye so­kul­mu­yor­sa, atı­la­cak her adım o top­lu­mun ka­fa­sı­na sık­mak an­la­mı­na ge­lir. El­bet­te bu­ra­da söy­le­nen­ler söz ko­nu­su top­lu­ma ai­di­yet du­yan­la­rın dik­kat­le­ri­ni çek­mek için­dir. Bir top­lu­ma ai­di­yet duy­ma­ma­sı­na kar­şın, o top­lu­mun ka­de­ri­ni be­lir­le­me­ye ça­lı­şan­la­ra, bi­zim kül­tü­rü­müz­de iş­gal­ci de­nir; iş­gal­ci­nin yap­tı­ğı do­ğal ola­rak iş­gal et­ti­ği kül­tü­rün ka­fa­sı­na sık­mak­tır; hiç­bir iş­gal­ci­nin iş­gal et­ti­ği top­lum le­hi­ne dü­şün­dü­ğü gö­rül­me­miş­tir de on­dan. İçe­ri­sin­de ya­şa­dık­la­rı mil­le­tin, kül­tü­rün ta­ri­hî tec­rü­be­si­ne da­ya­lı kav­ram­lar­la dü­şün­me­yen­le­rin, do­la­yı­sıy­la ai­di­yet duy­duk­la­rı baş­ka kül­tür­le­rin ta­ri­hî tec­rü­be­le­ri­nin kav­ram­la­rıy­la iş gö­ren­le­rin ne ka­dar dış­la­yı­cı, öte­ki­leş­ti­ri­ci, baş­ka­laş­tı­rı­cı, teh­dit edi­ci, hat­ta yı­kı­cı ola­bi­le­ce­ği son tar­tış­ma­lar­da açık­ça gö­rül­müş­tür.
Şim­di­ye de­ğin An­la­yış’ta yaz­dı­ğı­mız ya­zı­la­rın se­vi­ye­si­ni bi­len­ler bu ya­zı­mı­zı ha­fif bu­la­bi­lir­ler; an­cak çok in­sa­nî bir ge­rek­çe­miz var: Du­yan yok­sa ses­len­mek, he­le de ba­ğır­mak ah­mak­lık­tır. Ümi­din tü­ken­di­ği yer­de söz di­le gel­mez, Tan­rı bi­le ko­nuş­maz/vahy et­mez; ga­zap eder. Tan­rı ol­ma­dı­ğı­mı­za gö­re ga­zap ede­me­yiz; der­gi için ya­zı yaz­mak du­ru­mun­da ol­du­ğu­mu­za gö­re de or­ta­mı cid­di­ye alıp ah­mak­lık ya­pa­ca­ğı­na ti­ye al­mak en iyi­si. Men­su­bi­yet duy­du­ğu­muz mil­le­tin ve kül­tü­rün ta­ri­hî tec­rü­be­sin­den kay­nak­la­nan hüz­nü­mü­zü ha­fif­le­te­cek baş­ka bir ge­rek­çe bu­la­na de­ğin.

Paylaş Tavsiye Et