Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ağustos 2008) > Toplum > Sistem körlüğü
Toplum
Sistem körlüğü
İhsan Fazlıoğlu
TA­Bİ­AT’IN, içer­di­ği tür­le­ri ve bu tür­ler içe­ri­sin­de var-olan bi­rey­le­ri ko­ru­ma­sı­na kar­şın bir sü­reç ha­lin­de bu­lun­ma­sı­na ben­zer bi­çim­de, Ha­yat da te­mel ya­pı­la­rı­nı sür­dür­me­si­ne kar­şın sü­rek­li ken­di­ni ören bir örün­tü ha­lin­de­dir. Bu ne­den­le, Ha­yat hem var­lı­ğı hem de id­ra­ki in­san tü­rü­ne bağ­lı ol­mak­la bir­lik­te, sa­nıl­dı­ğı­nın ter­si­ne, can­lı, oluş içe­ri­sin­de, bü­tün­cül, her şe­yin öte­ki her şey­le iliş­ki­li bu­lun­du­ğu bir kü­re­dir. Bu kü­re­nin içe­ri­sin­de ya­şa­yan bi­rey­ler, bü­tü­ne bir şey kat­tık­la­rı oran­da, ken­di­le­ri­ne de bir şey ka­tı­lır; sa­yı­sız de­ğiş­ke­nin be­lir­le­di­ği bir alan içe­ri­sin­de, ki­şi­lik­le­ri­ni ka­za­nır­lar. İçe­ri­sin­de ya­şa­dık­la­rı ha­ya­tın sa­hip bu­lun­du­ğu hem eş­ya­ya iliş­kin dav­ra­nı­şı hem de bil­gi­yi özüm­se­yen ki­şi­lik sa­hi­bi bi­rey­ler, en so­nun­da, söz ko­nu­su sa­yı­sız de­ğiş­ke­nin be­lir­le­di­ği iç-içe gir­miş kat­man­lı dü­zen­le­rin ürün­le­ri ha­li­ni alır­lar. An­cak be­lir­li bir me­kân ve za­man­da don­du­ru­lan ve ide­al-mut­lak ka­bul edi­len örün­tü­nün ulaş­tı­ğı bir so­nuç, ya­ni her­han­gi ka­yıt­lı bir ör­gü, ki­şi­le­rin hem Ta­bi­at’ta­ki hem de Ha­yat’ta­ki eş­ya­nın do­ğa­sı­na gö­re dav­ran­ma ve bil­me ye­ti­le­ri­ni kö­rel­tir. Ki­şi ar­tık do­ğal ola­na, ger­çek­li­ğe gö­re de­ğil ör­gü­nün be­lir­le­di­ği il­ke­le­re, var­sa­yı­lan ger­çek­li­ğe gö­re dav­ran­ma­ya ve bil­me­ye baş­lar.
İs­ter Ta­bi­at’a is­ter Ha­yat’a iliş­kin ol­sun, ha­ki­kat’in be­lir­li bir me­kân ve za­man­da­ki te­za­hü­rü olan mu­kay­yet ger­çek­lik, don­du­ru­lup ide­al-mut­lak hâ­le ge­ti­ril­di­ğin­de hem sü­re­ci hem de örün­tü’yü or­ta­dan kal­dı­rır. Böy­le bir do­nuk­luk içe­ri­sin­de ya­şa­yan bir kül­tür ve onun üye­le­ri ha­ki­kat’ten de di­na­mik ger­çek­lik­ten de uzak dü­şer­ler; gi­de­rek Ta­rih’ten ko­par; za­man­la salt geç­miş hâ­li­ni alır­lar. Sis­tem kör­lü­ğü de­ni­le­bi­le­cek bu hâl, do­ğal ola­nın gör­mez­den ge­li­nip do­ğal ola­na iliş­kin be­lir­li bir za­man ve me­kân­da­ki mu­kay­yet var­sa­yım­la­rın, ka­bul­le­rin, o kül­tür içe­ri­sin­de hem dav­ra­nı­şı hem de bil­gi­yi be­lir­le­me­siy­le baş­lar; mu­kay­yet çö­züm­le­ri kim­lik­le­ri ha­li­ne ge­tir­miş sis­tem men­sup­la­rı ile bu­nu yan­lış bu­lan öte­ki­ler ara­sın­da­ki ça­tış­ma­lar­la de­vam eder; en so­nun­da va­ro­lan kül­tü­rün baş­ka kül­tür­ler kar­şı­sın­da or­ta­dan kalk­ma­sıy­la so­nuç­la­nır.
Bu na­za­rî çer­çe­ve içe­ri­sin­de iki te­mel ta­ri­hî ör­nek ve­re­rek ko­nu­yu da­ha an­la­şı­lır kıl­ma­ya ça­lı­şa­lım: Bi­rin­ci ör­nek, bir kül­tür içe­ri­sin­de ilk ba­kış­ta son de­re­ce ma­sum ve ba­sit gö­rü­nen bir kav­ra­mın, bir eş­ya­nın bi­le kül­tü­rün sa­yı­sız de­ğiş­ken­le­ri ara­sın­da hem na­sıl be­lir­len­di­ği hem de na­sıl be­lir­le­di­ği­ni, do­la­yı­sıy­la her şe­yin her şey­le na­sıl iliş­ki­de bu­lun­du­ğu­na işa­ret eder. He­men her­kes me­ka­nik-oto­ma­tik saa­tin, XVI­I. yüz­yıl­da yük­se­len ye­ni do­ğa fel­se­fe­si­nin, da­ha son­ra da do­ğa bi­li­mi­nin te­mel me­ta­for­la­rın­dan bi­ri­si ol­du­ğu­nu bi­lir. Bu me­ta­fo­ra gö­re, 1. Ev­ren tıp­kı sa­at gi­bi me­ka­nik-oto­ma­tik bir dü­ze­ne, do­la­yı­sıy­la ku­ral­lı­lı­ğa/ya­sa­lı­lı­ğa sa­hip­tir. 2. Her saa­tin bir sa­at­çi­si bu­lun­du­ğu gi­bi Ev­ren’in de bir sa­hi­bi var­dır (Tan­rı). 3. Sa­at­te ol­du­ğu gi­bi me­ka­nik-oto­ma­tik dü­zen için her par­ça ken­di­si­ne dü­şen gö­re­vi ye­ri­ne ge­tir­me­li­dir. 4. Bu gö­re­vi ye­ri­ne ge­tir­mek için de her bir par­ça sis­te­min bü­tü­nü­ne ya­yı­lan oto­ri­te­ye bo­yun eğ­me­li­dir. İl­ginç­tir, Ka­ra Av­ru­pa’sın­da ye­ni do­ğa fel­se­fe­si­nin icat et­ti­ği ve kul­lan­mak­tan hoş­lan­dı­ğı bu me­ka­nik-oto­ma­tik sa­at me­ta­fo­run­dan, baş­ta New­ton ve Boy­le ol­mak üze­re ile­ri ge­len İn­gi­liz do­ğa fi­lo­zo­fları uzak dur­muş, hat­ta hiç haz et­me­miş­ler­dir. Bu­nun ne­de­ni, me­ka­nik-oto­ma­tik sa­at me­ta­fo­ru­nun oto­ri­ter mut­lak mo­nar­şi si­ya­si sis­te­mi­ni des­tek­le­yen bir özel­li­ğe sa­hip ol­ma­sı­dır. 1. Dev­let de bir dü­ze­ne, do­la­yı­sıy­la ku­ral­lı­lı­ğa, ya­sa­lı­lı­ğa sa­hip­tir. 2. Dev­let’in sa­hi­bi Kral’dır. 3. Dü­zen an­cak top­lum­da­ki her bi­re­yin gö­re­vi­ni ye­ri­ne ge­tir­me­siy­le sağ­la­nır. 4. Bu­nun için her bi­rey Dev­let’in, do­la­yı­sıy­la Kral’ın oto­ri­te­si­ne bo­yun eğ­me­li­dir. İn­gi­liz do­ğa fi­lo­zof­la­rı ise mut­lak mo­nar­şi ye­ri­ne meş­ru­tî ida­re­yi ter­cih et­tik­le­rin­den mut­lak di­sip­li­ni ve akıl­sız­lı­ğı çağ­rış­tı­ran me­ka­nik-oto­ma­tik to­ta­li­ter dü­zen ye­ri­ne bi­rey­le­rin cü­zî ira­de­si­ni içer­dik­le­ri­ni dü­şün­dük­le­ri li­be­ral dü­ze­ni öne çı­kart­tı­lar.
İn­gi­liz­le­rin me­ka­nik-oto­ma­tik sa­at me­ta­fo­ru­na al­dık­la­rı ta­vır, do­ğa fel­se­fe­sin­de­ki yak­la­şım­la­rı­nı da et­ki­le­di: Ka­ra Av­ru­pa’sı­nın ter­si­ne do­ğa­da­ki man­ye­tiz­ma ve sim­ya-kim­ya gi­bi gi­dim­li/çı­ka­rım­sal akıl­la me­ka­nik-oto­ma­tik ola­rak açık­la­na­ma­yan güç­le­ri in­ce­le­me­yi önem­se­di­ler. De­ni­le­bi­lir ki, Le­ib­niz ile New­ton’un ara­sın­da­ki tar­tış­ma­la­rın da de­lâ­let et­ti­ği gi­bi, çe­kim gi­bi okült (ba­tı­nî) bir ni­te­li­ği yal­nız­ca İn­gi­liz ye­ni do­ğa fel­se­fe­si üre­te­bi­lir­di; Ka­ra Av­ru­pa ye­ni do­ğa fel­se­fe­si de­ğil. İn­gi­liz­le­rin bu tav­rı, saa­ti Av­ru­pa’da­ki mes­lek­taş­la­rı gi­bi koz­mo­lo­ji­yi tas­vir eden bir âlet ola­rak al­ma­la­rı­nı en­gel­le­di; iş­lev­sel­li­ği öne çı­kar­tan ve çe­şit­li sa­at tür­le­ri imal eden, Sa­na­yi Dev­ri­mi’ne ka­dar va­ra­cak ye­ni âlet­ler icat et­me zih­ni­ye­ti­ni bes­le­yen bir rol oy­na­dı.
Ba­sit bir me­ka­nik-oto­ma­tik saa­tin ye­ni do­ğa fel­se­fe­sin­den si­ya­se­te de­ğin ne ka­dar be­lir­le­yi­ci bir yer edin­di­ği ol­duk­ça açık. An­cak ay­nı me­ta­fo­run ka­dı­nın ye­ni do­ğa fel­se­fe­sin­de­ki ye­ri­ni or­ta­ya çı­kar­tan bir iş­le­ve sa­hip bu­lun­du­ğu­nu öğ­ren­mek de o ka­dar il­gi çe­ki­ci. Me­ka­nik-oto­ma­tik sa­at me­ta­fo­ru­nu kul­la­nan Av­ru­pa­lı fi­lo­zof­lar için ka­dınlar hem dü­şün­ce hem de dav­ra­nış­la­rın­da sa­at gi­bi da­kik­lik gös­te­re­me­di­klerin­den, do­la­yı­sıy­la me­ka­nik­li­ğin ge­rek­tir­di­ği so­ğuk­lu­ğa sa­hip bu­lun­ma­dık­la­rın­dan, duy­gu­sal ve ka­rı­şık ol­duk­la­rın­dan, gi­dim­li-çı­ka­rım­sal akıl ge­rek­ti­ren ye­ni do­ğa fel­se­fe­siy­le uğ­raş­ma­la­rı da doğ­ru de­ğil. İn­gi­liz­ler için ise hem di­nî hem de si­ya­si sis­tem­le­ri­nin ba­şı ola­bi­len ka­dı­nın (Kra­li­çe) bu tür bir me­ta­for uğ­ru­na göz­den çı­kar­tıl­ma­sı ka­bul edi­le­mez. Da­vid Nob­le, ye­ni do­ğa fel­se­fe­si­nin olu­şu­mu sü­re­cin­de ka­dı­na yük­le­ni­len bu ni­te­lik­le­rin, sa­at me­ta­fo­ru dı­şın­da Av­ru­pa kül­tü­rün­de da­ha de­rin kök­le­ri ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yor: Ba­tı­lı bil­me tar­zı, Or­ta­çağ­da vah­yî te­olo­jiy­le, Ye­ni­çağ­da da do­ğal te­olo­jiy­le il­gi­li ol­du­ğun­dan, di­nî bir mes­lek olan ruh­ban­lık kül­tü­rü içe­ri­sin­de de­ğer­len­di­ril­miş ve ka­dın­lar hep dı­şa­rı­da tu­tul­ma­ya ça­lı­şıl­mış­tır.
Örün­tü­nün don­du­rul­ma­sıy­la or­ta­ya çı­kan sis­tem kör­lü­ğü­ne en gü­zel ör­nek­ler­den bi­ri­si ise Az­tek­ler’in ba­zı önem­li di­nî tö­ren­le­rin­de in­san kur­ban et­me­le­riy­le il­gi­li­dir. Az­tek­ler bu iş için kur­ban aday­la­rı­nı ilk za­man­lar­da ken­di men­sup­la­rın­dan se­çer­ler­di. Or­ta­ya çı­kan nü­fus azal­ma­sı so­ru­nu­nu aş­mak için bir sü­re son­ra bun­dan vaz­geç­ti­ler ve düş­man ka­bi­le­ler­le ya­pı­lan sa­vaş­lar­da can­lı ve el­den gel­di­ğin­ce ya­ra­lan­ma­mış esir al­ma­ya ça­lış­tı­lar. Ken­di­le­rin­den da­ha az ge­liş­miş sa­vaş ale­ti ve tek­ni­ği kul­la­nan ka­bi­le­ler­den esir al­mak ko­lay­dı. An­cak ay­nı il­ke­yi, böl­ge­le­ri­ne ge­len ateş­li si­lah kul­la­nan, zırh gi­yen ve ge­liş­miş sa­vaş tek­nik­le­ri­ne sa­hip İs­pan­yol­la­ra kar­şı da kul­lan­ma­ya kal­kış­ma­la­rı son­la­rı­nı ge­tir­di. Sa­hip ol­duk­la­rı il­ke­yi eş­ya­nın ye­ni du­ru­mu­na kar­şı de­ğiş­tir­me­yi red­det­ti­ler; eş­ya da on­la­rı red­det­ti.
Kül­tür­le­rin eş­ya­nın do­ğa­sı­na iliş­kin be­lir­li bir za­man ve me­kân­da ge­liş­tir­dik­le­ri bir dav­ra­nış ve bil­gi tar­zı işe ya­rar­lı­lı­ğı­nı kay­bet­ti­ğin­de de­ğiş­ti­ril­mez ise ye­ni du­rum o kül­tü­rü yok eder. Çö­züm, sü­rek­li ile de­ği­şe­ni gör­mek­ten, özel­lik­le eş­ya­nın do­ğa­sı­na uy­gun dav­ran­ma ve bil­me ye­te­ne­ği­ni her za­man can­lı tut­mak­tan ge­çer. Ter­si du­rum­da sis­tem kör­lü­ğü ha­ya­tı kö­tü­rüm­leş­ti­rir.

Paylaş Tavsiye Et