Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Kasım 2008) > Toplum > Tanrı, muhafazakârları muhafaza buyursun!
Toplum
Tanrı, muhafazakârları muhafaza buyursun!
İhsan Fazlıoğlu
Y-ET-İŞ­MEK (=ulaş­mak), kar­şı­nı­za çık­tık­la­rın­da her so­ru ve so­ru­na y-et-mek, y-et-er­li ol­mak, çö­zü­mü sağ­la­ya­cak bir şey­ler et-mek, ki­şi için ol­duk­ça zor ve za­man alı­cı bir sü­reç­tir. Da­ha ön­ce­ki An­la­yış ya­zı­la­rın­da üze­rin­de dur­du­ğu­muz eği­tim(ter­bi­ye) ve öğ­re­tim(ta­lim) ile iki­si­ni bir­leş­ti­ren er-de­min (edeb) sağ­la­dı­ğı bu mad­di ve ma­ne­vi do­na­nım ka­zan­ma, so­nuç­ta er(ki­şi) ol­ma sü­re­ci, bi­re­yin Var­lık de­ni­zin­de bir y-er tut­ma, iş­lev gös­ter­me ve iliş­ki kur­ma, kı­sa­ca top­lum­sal bir var-olan ha­li­ne gel­me, in­san­laş­ma ma-ce­ra-sı­dır (akış). Tüm bu akı­şın so­nu­cun­da ula­şı­lan mad­di (bâ­liğ) ve ma­ne­vi (âkil) ye­ter­li­lik, Türk­çe­de yi­ne er (ki­şi) söz­cük­le­riy­le il­gi­li, sı­ra­sıy­la er-gen ve er-gin ile kar­şı­la­nır; er-gen ve er-gin, kı­sa­ca ki­şi olan er-dem’e yel­ken aça­bi­lir. Er­dem­li ola­bil­mek için, ku­de­mâ­nın de­yi­şiy­le, ak­lın zih­ni, ih­ti­yâ­rın ira­de­yi de­net­le­me­si, diz­gin­le­me­si ve yön­len­dir­me­si ge­re­kir. Bu ne­den­le, ame­lî akıl, na­za­rî ak­la gö­re ön­ce­lik sa­hi­bi­dir; çün­kü an­cak er­dem­li olan akıl­lı ola­bi­lir. Baş­ka bir de­yiş­le ak­lın içe­ri­ği­ne gö­re dav­ra­nan, zih­ni­ni bu içe­ri­ğe gö­re yön­len­di­ren; zih­ni­nin is­tenç­le­ri­ne(ira­de) kar­şı, ki­şi­sel çı­kar­la­rı­na za­rar ver­se de, ak­lın içe­ri­ği­ne uy­gun hay­rı ta­lep eden (ih­ti­yâr); kı­sa­ca ze­kâ­sı­na de­ğil ak­lı­na gö­re ey­le­yen ki­şi ah­lâk­lı, er­dem­li ki­şi­dir. İş­te yal­nız­ca böy­le bir ki­şi, her so­ru ve so­ru­na y-et-işe­me­ye­ce­ği­ni, y-et-eme­ye­ce­ği­ni bi­lir; bu­nu bil­di­ğin­den her işe kal­kış­maz, her işi et-mez; bil­gi’ye da­nı­şır, so­rar. “Sor­mak, ak­lın din­dar­lı­ğı­dır” çün­kü... Ge­le­ne­ği­miz­de­ki, ih­ti­yâr, ih­ti­yâr­lar he­ye­ti, ih­ti­yâr­lar oda­sı, muh­tar gi­bi on­lar­ca söz­cü­ğün,hat­ta Tan­rı için kul­la­nı­lan Kâ­dir-i Muh­tar İlm-i Ke­lâm te­ri­mi­nin, yu­ka­rı­da çi­zi­len çer­çe­ve­de an­lam­la­rı bir da­ha dü­şü­nü­le­bi­lir. Çün­kü, kı­sa­ca den­dik­te, ih­ti­yâr sa­hi­bi ol­ma­nın en önem­li özel­li­ği yap­mak gü­cü de­ğil, tüm ko­şul­la­rı­na sa­hip ol­du­ğu hâl­de, yap­ma­ma gü­cü­dür. “Yap­ma­ma gü­cü”, zih­nin is­tek­le­ri­ne dur de­yip ze­kâ­nın öne geç­me­si­ni en­gel­le­mek, ak­lın de­net­le­yi­ci­li­ği al­tın­da et­mek­ten, ey­le­mek­ten ha­sıl ola­cak hay­rı ön­ce­le­mek de­mek­tir. ‘Hayr’ yok­sa “Ha­yır!” di­ye­bil­me gü­cü, ih­ti­yâr sa­hi­bi ol­ma­nın en önem­li gös­ter­ge­si­dir çün­kü...
Bü­tün bu dü­şün­ce­ler, bir ga­ze­te­de ya­yım­la­nan bir kö­şe ya­zı­sı­nı okur­ken, ete ke­mi­ğe bü­rün­dü. Ki­şi­ler­le de­ğil fi­kir­ler­le uğ­raş­tı­ğım, ki­şi ya da di­nî, si­ya­sî, ik­ti­sa­dî ya da top­lum­sal her­han­gi bir öbe­ği ya­zı­la­rı­ma ko­nu al­ma­dı­ğım er­bâ­bı­nın ma­lû­mu­dur. An­cak, be­nim de men­su­bi­yet duy­du­ğum de­ğer­le­ri, (ger­çi ba­na sor­ma­dan!), top­lum­sal bağ­lam­lar­da tem­sil et­tik­le­ri­ni id­di­a eden ki­şi­le­rin bu tür dü­şün­cem­si ya­zı ya da ko­nuş­ma­la­rı­nı, en azın­dan, “On­lar­dan Al­lah’a sı­ğı­nı­rım” di­ye­bil­mek için ta­kip et­ti­ğim ve ken­di­me ko­nu kıl­dı­ğım da, ay­rı bir va­kıa­dır. Fa­kat ön­ce­lik­le böy­le bir ya­zı­yı za­man ayı­rıp ken­di­me ko­nu kıl­ma­mın fik­rî bağ­la­mı­nı be­lir­le­mek­le baş­la­mak açık­la­yı­cı ola­cak­tır.
Üni­ver­si­te yıl­la­rın­da fel­se­fe­ye iliş­kin bir ki­ta­bı okur­ken, ya­za­rın, He­gel’den mül­hem “Do­ğu­lu­la­rın ta­ri­hi yok­tur” yar­gı­sı üze­rin­de ol­duk­ça faz­la sa­hi­fe ka­ra­la­dı­ğı­nı gö­rün­ce, bil­me­me kar­şın, ki­ta­bın ka­pa­ğı­na ya­za­rın adı­nı gör­mek için tek­rar bak­tı­ğı­mı anım­sı­yo­rum. Bir ki­şi­nin, öte­ki ka­bul et­ti­ği bir var­lık ala­nı için böy­le bir de­ğer yar­gı­sın­da bu­lun­ma­sı nor­mal­dir; ay­rı­ca bir Do­ğu­lu­nun da yal­nız­ca tes­pit ya da teş­his ola­rak ken­di top­lu­mu hak­kın­da böy­le bir çı­ka­rım­da bu­lun­ma­sı an­la­şı­la­bi­lir bir dav­ra­nış­tır. An­cak bu tes­pit ve teş­hi­si ko­yan ki­şi­nin te­da­vi sü­re­cin­de ne yap­tı­ğı­na bak­tı­ğım­da, Ba­tı­lı gi­bi dü­şün­dü­ğü ama Do­ğu­lu gi­bi ya­şa­dı­ğı­nı an­la­dım; çok genç bir yaş­ta ken­di top­lu­mu için dı­şa­rı­dan, öte­ki gi­bi ko­nu­şan, ya­zan ve dav­ra­nan ki­şi­le­ri, han­gi top­lum­sal kat­ma­na, dün­ya gö­rü­şü­ne, si­ya­sî meş­re­be men­sup olur­sa ol­sun cid­di­ye al­ma­mak ko­nu­sun­da ka­rar ver­dim. Be­nim için ken­di top­lu­mu­nun hâ­fı­za­sı­nı dik­ka­te alıp ko­nu­şan bir Mark­sist; dı­şa­rı­dan, öte­ki gi­bi ko­nu­şan, top­lu­mu­nun hâ­fı­za­sı­nı önem­se­me­yen di­nî du­yar­lı­lı­ğı yük­sek bir ki­şi­den her za­man da­ha dik­ka­te ve say­gı­ya de­ğer­dir. Çün­kü ta­rih­siz­li­ğin di­ni ol­maz; yi­ne çün­kü ta­rih­siz­ler tek bir mil­let­tir; ve yi­ne çün­kü ta­rih­siz­le­rin Ana­do­lu ve Bal­kan­lar’da ya­şa­yan bu ta­ri­hî mil­let için ön­gö­re­bi­le­ce­ği hiç­bir sa­hi­ci ge­le­cek ta­sav­vu­ru yok­tur.
Fik­rî bağ­la­mı be­lir­le­dik­ten son­ra ya­zı­nın çı­ka­rım­la­rı­ma ko­nu olan bö­lü­mü­ne ba­ka­bi­li­riz:
“Al­man fi­lo­zo­fu Os­wald Speng­ler ‘her me­de­ni­ye­tin bir ma­te­ma­ti­ği var­dır’ di­yor. ‘Hiç­bir ma­te­ma­tik­çi ye­tiş­tir­me­miş olan Türk­le­rin ma­te­ma­ti­ği ne­dir aca­ba?’ Bu so­ru­yu ve bu so­ru­nun öne­mi­ni Oğuz Atay’ı tek­rar okur­ken fark et­tim. Ni­te­lik­li bir he­sap­laş­ma­ya ken­di­mi­zin de top­lu­mu­mu­zun da çok ih­ti­ya­cı ol­du­ğu bu­gün­ler­de bu so­ru da­ha da önem­li ha­le ge­li­yor. ‘Me­de­ni­yet ma­te­ma­ti­ği­miz ne­dir?’ so­ru­su üze­rin­de hiç dü­şün­dük mü aca­ba?”
Speng­ler “her me­de­ni­ye­tin bir ma­te­ma­ti­ği var­dır” di­yor, “her mil­le­tin bir ma­te­ma­ti­ği var­dır” de­mi­yor. Do­la­yı­sıy­la so­ru­yu “Türk­ler’in de­ğil, Türk­ler’in men­sup ol­du­ğu Me­de­ni­ye­tin bir ma­te­ma­ti­ği var mı­dır?” bi­çi­min­de dü­şün­mek ge­re­kir. Ya­za­rın, bu yan­lış an­la­ma­sı­na bir de “Hiç­bir ma­te­ma­tik­çi ye­tiş­tir­me­miş olan Türk­ler’in...” bi­çi­min­de­ki cehl-i mik‘ab’a(üç bo­yut­lu ce­hâ­le­te) da­ya­nan yar­gı­sı­nı ek­le­di­ği­miz­de or­ta­da ma­lû­mat ek­sik­li­ğin­den de­ğil; bir du­ruş’tan, bir ta­vır’dan, bir ba­kış’tan kay­nak­la­nan bir so­ru­nun ol­du­ğu açık­ça gö­rü­lür. Bu du­ruş­ta, ta­vır­da ve ba­kış­ta yal­nız­ca Türk­ler de­ğil, İs­lâm Me­de­ni­ye­ti bi­le öte­ki­leş­ti­ril­miş, baş­ka­laş­tı­rıl­mış hal­de­dir.
Tek­rar et­mek­te ya­rar var: So­run ma­lû­mat ek­sik­li­ğin­den kay­nak­la­nan bir so­run de­ğil­dir. So­run’un kök­le­ri doğ­ru­dan bir ba­kış, ta­vır ve du­ruş so­ru­nu­dur. Ha­fı­za­sız­lık­tan kay­nak­la­nan bu has­ta­lık­lı ba­kış­ta, ca­mi ve mek­te­bi, imam ve öğ­ret­me­ni bir­bi­ri­nin zıd­dı ka­bul ede­rek sos­yo­lo­jik(!) ana­liz ya­pan ile me­de­ni­yet ve mil­le­ti bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­rıp, ta­ri­hî ce­hâ­le­te da­ya­na­rak tah­lil ya­pan ara­sın­da hiç­bir fark bu­lun­ma­mak­ta­dır. Çün­kü Ana­do­lu ve Bal­kan­lar’da Müs­lü­man ol­mak için, me­de­nî ai­di­ye­ti at­la­yıp yal­nız­ca iti­ka­di men­su­bi­ye­ti ye­ter­li gö­ren “mu­ha­fa­za­kâr de­mok­rat­lı­ğın” bu top­rak­lar­da ya­şa­yan in­san­la­ra ve­re­bi­le­ce­ği hiç­bir sa­hi­ci ge­le­cek ta­sav­vu­ru yok­tur. “Ni­te­lik­li bir he­sap­laş­ma­ya” ge­lin­ce, di­ye­bi­li­riz ki “Bil­gi’ye sor­mak­la baş­lar”; çün­kü “Sor­mak, ak­lın din­dar­lı­ğı­dır”...

Paylaş Tavsiye Et