Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ekim 2009) > Dosya > Asker-sivil bürokratik ittifak
Dosya
Asker-sivil bürokratik ittifak
Murat Yılmaz
TÜRKİYE gibi imparatorluk bakiyesi ülkelerde ve gecikmiş ulus-devletlerde bürokrasi siyaseten ağırlık kazanır. Ancak oturmuş demokrasilerde dahi, devlet faaliyetlerinin genişlemesi, bürokrasinin iktidar yolunu açmaktadır. 20 yüzyıl başında yükselen otoriter ve totaliter rejimler aynı zamanda bürokrasinin yükselişi olarak okunabilir. Bu dönemde liberal demokrasileri savunan Ludwig Von Mises, Bürokrasi adlı eserinde tehdidin bürokrasinin büyümesinden kaynaklandığını iddia eder. Görüldüğü üzere bürokrasinin siyaset üzerindeki tahakkümü, insanlığın paylaştığı evrensel sorunlardan birisidir.
 
Bürokratik Devlet Geleneği
Bürokrasi, bir bütün değildir. Siyasete müdahale konusunda bilhassa asker ve sivil bürokrasi arasındaki ayrıma dikkat edilmesi gerekir. Askerî bürokrasinin yönetmediği ve denetlenebildiği ülkeler, her halükarda medeniyet seviyesi daha yüksek ülkeler sınıfında yer almışlardır. Bürokratik karakteri ağır basan bir yönetim içinde dahi, bürokrasinin hangi kanadının ağır bastığı tayin edici ehemmiyettedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda III. Selim’le başlayan ve II. Mahmud’la devam eden reform süreci bu bakımdan anlamlıdır. Askerî kurumların ıslah edilmesini de içine alan reform sürecinde sivil bürokrasi, bilhassa da dışişleri bürokrasisi hâkim konumdadır. 1876’daki darbe sonrası, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın öldürülmesinin ardından Sadrazam Mithat Paşa’nın, dolayısıyla sivillerin yeniden duruma hâkim olmasıyla bu durum II. Meşrutiyet’e kadar böyle devam etmiştir.
 
Bâb-ı Âli Baskınıyla Gelen Militarizm
II. Meşrutiyet dönemi de, Bâb-ı Âli baskınıyla gerçekleşen askerî darbeye kadar demokratik meşruiyet kaygısının ön planda olduğu bir dönemdi. Bu darbe sonrasında ise askerî bürokrasi boğazına kadar siyasete battı. Esasen II. Meşrutiyet döneminin başından beri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin içinde yer alan subayların siyasetteki varlıkları tartışılıyordu. Nitekim bu subayların varlığı orduya kısa zamanda siyaseti soktu, fırka ve hiziplere bölünen ordu emir-komuta hiyerarşisini kaybetti. Ordunun eğitim, sevk ve idaresinden sorumlu subayların siyasete bulaşması neticesinde Balkan Savaşları’nda ağır hezimetler yaşandı. Bâb-ı Âli baskınından sonra muhalif subayları tasfiye eden veya etkisiz yerlere getiren İttihatçı subaylar ordunun kesin hâkimi oldular. Kısa zamanda İttihat ve Terakki Fırkası’nı da II. Meşrutiyet rejimini de haki renklerine boyadılar. Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarının da etkisiyle militarist bir karakter kazanan rejim, yenilgiyle çöktü.
 
Milli Mücadelede İttihatçı Subaylardan Duyulan Şüphe
Bu rejim üzerine gelişen Milli Mücadele esnasında yeniden İttihatçı subayların hâkim olmasından kaynaklanan korkular, kongreler ve Kuvayı Milliye dönemlerinde yoğun biçimde hissedildi. Erzurum Kong-resi’ne Mustafa Kemal Paşa’nın üniformasıyla katılmasının istenmemesi bu dönemin hassasiyetini temsil ediyordu. İttihatçıların mesela Emin Sazak gibi sivil unsurları da, hatıralarında yer aldığına göre bu hassasiyetleri paylaşıyorlardı. Ancak İkinci Meclis’in toplanması ve Halk Fırkası’nın kurulmasıyla beraber, bürokrasinin hâkimiyeti yeniden hissedilir olacaktı. Nitekim Halk Fırkası’nın ilk programını teşkil eden 9 umdenin arkasında memurları korumanın yer alması bu bakımdan kayda değerdir. Liberal Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra fiilen başlayan tek parti rejiminde bürokratik karakter açıkça hâkimdi. Hatta öyle ki, bürokrasi partiyi dahi teslim alacak kadar güçlendi. Milletvekili olmaktansa yüksek bürokrat olmak bu dönemde tercih edilir hale geldi.
 
Tek Parti Dönemi: Asker-Sivil Bürokrasinin Asr-ı Saadeti
1927’den sonra şeklen dahi denetlenemeyen askerî bürokrasi, Tek Parti Dönemi’nden itibaren fiilen özerk olacaktı. Cumhurbaşkanının Mustafa Kemal Paşa ve başbakanın İsmet Paşa olması dolayısıyla hissedilmeyen ve problem teşkil etmeyen bu fiilî özerklik, ancak 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle sarsıldı. Milli Mücadele’yi gerçekleştiren komutanların ordudan ayrılmasını sağlayarak ordunun tek hâkimi olan Mustafa Kemal Paşa döneminde, ordu açıkça siyasete girmedi. Mamafih Mustafa Kemal kritik zamanlarda ordu komuta kademesinin ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın görüşlerini almayı ihmal etmedi. Bu dönem zarfında yol siyasetinden iktisada askerî zihniyetin birçok alanda etkisini görmek mümkündür.
Askerî bürokrasinin yeniden siyaset sahnesine çıkışı ise Atatürk’ün ölümünü takiben İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı seçilmesi sürecinde gerçekleşti. İsmet İnönü dönemi, İkinci Dünya Savaşı ve devletçilik anlayışı dolayısıyla, bürokratik zihniyetin ve tatbikatın kemal devresini ifade ediyordu. Dünyada yükselen otoriter ve totaliter dönemin planlama ve müdahale anlayışı içinde büyüyen bu bürokrasi, savaş şartlarında vatandaşlardan farklı imtiyazlara sahip oldu. Karneden savaş şartlarında bütçenin önemli bir kısmını teşkil eden lojmanlara kadar ayrı bir kolonide yaşayan bürokratlar giderek halktan koptular. İkinci Dünya Savaşı şartlarında Ankara’da inşa edilen devasa Saraçoğlu lojmanlarına tahsis edilen kömür miktarının Eskişehir vilayetine tahsis edilen kömürden fazla olması dönemi resmetmektedir. Bu dönem asker-sivil bürokrasinin tam bir ittifakla tamamladığı saadet dönemidir.
 
Tahsildar ve Jandarma Zulmüne Karşı: “Yeter...”
İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda dünyadaki gelişmelerin de zorlamasıyla çok partili hayata geçen Türkiye’nin temel tartışma konusu ise tahsildar ve jandarma zulmüyle kendisini gösteren memur tahakkümü olacaktı. Çok partili hayata geçilmesiyle kısmen liberalleşmek zorunda kalan rejimdeki her değişiklik, asker-sivil bürokrasinin imtiyazlarını kaybetmesi anlamına geliyordu. Böylece çok partili hayata geçişe, liberalleşmeye ve demokratikleşmeye direnen bürokrasi, 1946’da seçimlerde gerçekleştirdiği yolsuzluklarla neler yapabileceğini ortaya koydu. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde CHP’nin kaybederek DP’nin kazandığının belli olmasıyla seçimi iptal etmeyi ve bir tür darbeyi göze alan asker-sivil bürokrasi, DP döneminde ise giderek geriledi.
 
Darbe İçin İttifak
14 Mayıs’la yaşanan demokratik devrim, asker-sivil bürokrasinin tahakkümünü sarstı ve bürokrasi içerisinden yeni demokratik duruma intibak eden yeni bir elit meydana getirdi. Ancak asker-sivil bürokrasi direnişe devam etti ve onun siyasi ajanı olarak siyaset yapan CHP ile beraber 27 Mayıs 1960 askerî darbesini organize etti. Darbe sonrası yapılan 1961 Anayasası ile kendi imtiyazlarını anayasa teminatı altına alarak, parlamentoyu bürokratik bir vesayet altına alamaya çalıştılar. Bu dönemden sonra demokratik çoğunlukla mücadele etmek ve icap ederse yeniden bir darbe yapmak için asker-sivil bürokrasinin kurduğu ittifak 28 Şubat 1997 müdahalesine kadar devam etti.
 
İttifak’ın Sonu
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında en güçlü haliyle Anayasa’ya giren asker-sivil bürokrasi arasındaki ittifak, askerî bürokrasinin nobran tavırlarıyla ciddi yara aldı. Bilhassa dışişleri bürokrasisi ile ekonomi bürokrasisinin dünyayı askerî bürokrasiden farklı okumasıyla çatırdayan ittifak, 28 Şubat’ta iyice marjinalleşti. Bu dönem zarfında sergilenen ideolojik taassup, emniyet ve istihbarat bürokrasisini de askerî bürokrasiden ayırdı. YÖK’teki değişiklikten sonra yargı bürokrasisi ile baş başa kalan askerî bürokrasi artık değil toplum üzerinde hegemonya kurmak, bürokrasi içinde bile ittifak kuramadığı gibi kendi içinde de homojenliğini kaybetmiş durumdadır.

Paylaş Tavsiye Et