Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ekim 2009) > Toplum > Sel gitti, adı kaldı yadigâr
Toplum
Sel gitti, adı kaldı yadigâr
Ümit Aksoy
KÜÇÜKLÜĞÜMDEN beri bir gerçeklik sınama oyunu geliştirdim kendi kendimle: Başıma gelen herhangi bir olaydan sonra bir an gözümü kapar; ardından birkaç saniye sonra açar ve bu kısacık arada değişen bir şeylerin olup olmadığını kont-rol ederim. Bu sınamaların neredeyse tamamına yakını, yaşadığım şeyin gerçekliğinin kanıtlanmasıyla sonuçlanır: sadece içinde yaşadığınız durumun bir “rüya” olması dışında. Dolayısıyla da bu oyunun adı aslında, “yaşanılanın rüya olup olmadığını anlama” oyunudur. O yüzden, iyi ya da kötü fark etmez, sürekli olarak kendi kendime, yaşadığım durumların rüya olmadığını kanıtlama ihtiyacı duyarım. Tabir yerindeyse bu kanıtlama oyunu benim gerçeklikle temasımın en anlamlı bağlantılarından birisini oluşturmaktadır öteden beri.
Bu “gerçeklik/rüya olmadığını kanıtlama oyunu”nu burada zikretmemin sebebi, geçtiğimiz günlerde İkitelli’de yaşanan sel felaketinde de tekrar uygulamak zorunda kalmamdı. Olan bitenle ilgili önce duyduklarım, sonra gördüklerime inanmakta o kadar zorlanmış olmalıyım ki, zor zamanlarda yardıma çağırdığım bu oyunu oynamıştım ister istemez: Bütün bu olan biten gerçekten olup bitmiş miydi sahiden? Evet, aynen öyle olmuştu. Önce bir bardak suda fırtına kopmuş, ardından da bu yetmezmiş gibi batan geminin mallarıyla ilgilenilen bir son perde yaşanmıştı İstanbul’un orta yerinde. Evet, bütün bunlar olmuştu: Şaka gibi olan, “gerçek”in ta kendisiydi.
Bu felaketin hak ettiğinden daha fazla trajik olmasına yol açan asıl nokta ise selle birlikte ortalığa saçılan malların yağmalanmasıydı. Olup bitenler bize tam da ahlaki açıdan (bir kez daha) durup düşünmemizi söylüyordu. Meydana gelen herhangi bir olayın/durumun katmanlı bir yapısı vardır ve buna göre bizler de, herhangi bir fenomenle değişik anlam düzeylerinde ilişkiye geçeriz kaçınılmaz olarak. Bu toprakların genel ahlakı, din tarafından şekillendirilmiştir ve o dinin bizlere ulaşan temel bilgilendirici hikâyelerinde, hırsızlıkla ilgili bir olayda, karnı aç olandan sorumlu olan kişilere gönderme yapılarak, hırsızlığı yapan kadar bu hırsızlıkta sorumlu olan iktidar mekanizmasına da bir sorumluluk yüklenmektedir. Meydana gelen bu olayın her şeyden önce böyle bir anlam düzeyi vardır. Hem olayın yaşandığı varoşta hem de güzel ülkemizin diğer varoşlarında “yaşamıyor gibi yaşayan” insanların iliklerine kadar hissettikleri yoksulluk, hepimizin bile bile unuttuğu bir hakikattir. Bir film repliğiyle söyleyecek olursak, oralar yoksulluğun başkentleridir. Öte yandan bizler yoksulluğun başkentinde yaşayan halkımızın ihtiyaçlarının nasıl da ekmekten “elsidi” televizyonlara kaydığını gördük aynı kareler içinde. Evet, “ihtiyaç” göreli bir şeydir ve yoksulluğun değişebilir kıstasları vardır. Ama burada asıl önemsememiz gereken nokta, bu değişebilirliklerin doğrudan doğruya kişinin varlığını (asgari yaşamını) sürdürmesiyle ilgili olmasıdır. Başka bir söyleyişle, hırsızlıkta, ülke idaresindekilerin de sorumlu tutulduğu nokta, tam da insanların yaşamlarını sürdürecek bu asgari noktayla ilgilidir; elsidi televizyonla(rla) değil. Dolayısıyla ilk durumdaki ahlaki ilkenin temel anlamı kaybolduğundan dolayıdır ki burada bir ahlaksızlık ortaya çıkmaktadır.
Öte yandan burada asıl sorun, fakirlikle ve sahip olmayla (siz bunu dünya diye okuyun) ilgili değişimde ortaya çıkmaktadır. Genel bir sorun olması bir yana ahlaki olanla girilen ilişkide, insanların politik olanla kurdukları temas sürekli sıkıntı yaratan bir meseledir. Güç ve iktidar arzusuyla birlikte, insanda var olan çeşitli zaaflar daha kolay bir şekilde açığa çıkabilmektedir. Bununla birlikte politik olan, dinî olana asıl zararı, dinin bütün hükümlerinin kendisini temel referans olarak aldığı ahlaki edimlerin içini boşaltarak vermektedir. Burada sadece insanların iktidar ve güçle girdikleri ilişkide kendilerinden geçmeleri değil, bizzat ahlaki olanın bütün bu süreçlerde oldukça anlamlı bir şekilde dolaşımda tutulması da söz konusudur. Başka bir ifadeyle politika, ahlakı kapı dışarı etmemekte, onun içini boşaltarak sanki ahlaki olan hâlâ varmış gibi bir durum yaratmaktadır. Batan geminin mallarına Ramazan ayında saldıran insanların ağızlarından “Ama onların sahipleri oruç tutmuyor ki!” gibi bir cümlenin dökülmesinin sebebi hikmetini belki de böylesi içi boşaltılmış, politika merkezli bir din algısında aramak gerekmektedir.
Halbuki din söz konusu olduğunda, bırakın bir şeylere sahip olma arzusunu, sahip olunanlarla bile arasına mesafe koyma adına canını dişine takan örnekler anlatılmaktadır bize. Ahlaki olanın politik olanla birlikte geçirdiği dönüşümü (içinin boşaltılarak dolaşımda tutulmasını), insanların ahlakı gerçek bir varoluş hali olarak yaşamayı unutmalarında aramak gerekmektedir dolayısıyla. Çünkü ahlak, son tahlilde, kişinin kendi kendisiyle girdiği ilişkinin mahiyetinin ne olduğunu anlatmaktadır bizlere. Hiç kimse yokken bile kendisinden sorumlu olması prensibinde bir yırtılma olduğundan dolayıdır ki, kişi oruçluyken bile kendisini unutmayı başarabilmektedir. İnsanların fakirlikten, sahip olmamayı değil sahip olmayı anladıkları sürece bu böyle devam edecektir ne yazık ki.
Bütün bu karanlık tablo, tam da vicdani olanın bile bir hükmü kalmadığı için ortaya çıkmaktadır. Bir yanda yağmur sularının teknik bir takım unutkanlıklardan dolayı meydana getirdiği ölümler; bir yanda da bu “ölü”mlerin üzerinden “kalan”lara doğru yapılan saldırılar, vicdani olanın aldığı yarayı bir kez daha, hem de çok acı bir şekilde gözler önüne sermektedir. “Her ölüm, erken ölümdür” gibi artık bayatlamış bir klişenin karşısında, “güzel ölüm isteme” şeklinde bizlerde yer etmiş bir dua vardır ve bir türlü ıslah edilemeyen bir derenin taşması sonucunda meydana gelen ölümlerin ardından vicdana seslenen şey tam da budur. Tıpkı “güzel ölüm”ün yokluğuna benzer bir şekilde, ahlakın da artık bizler için anlamını yitirdiğini hatırlatması sebebiyle bütün bu olan biteni bir kez daha durup düşünmek gerekmektedir. Nihal Bengisu Karaca bir yazısında, Müslüm Gürses’in isyankâr bir edayla “itirazım var” deyişinden “ihtiyacım var”a gelişinin vahametini vurgulamıştı. Vicdan olumlu anlamda itirazı olanların taşıdıkları bir şeydir ve belki de Müslüm Baba’nın dilinden dökülen reklam cümleleri aslında, neyi kaybettiğimizi bize döne dolaşa hatırlatmaktadır.

Paylaş Tavsiye Et