Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2010) > Memleket Hali > Balyoz, harp oyunuymuş!
Memleket Hali
Balyoz, harp oyunuymuş!
Yücel Bulut
19 OCAK’TAN bu yana Türkiye, Taraf gazetesinde yayımlanan, AKP’nin seçimleri kazanıp iktidara gelmesinden rahatsızlık duyan bir kısım TSK mensubunun darbeye zemin oluşturmak için hazırladıkları ve adını -12 Mart’ın Balyoz Harekatı’nı çağrıştırır şekilde- Balyoz Güvenlik Harekat Planı koydukları 2003 tarihli bir eylem planına ilişkin belgeleri tartışıyor. Söz konusu plan içerisinde yer alan “Çarşaf”, “Sakal”, “Oraj” ve “Suga” adlı alt planlara göre; Cuma namazlarında Beyazıt ve Fatih camilerine bombalı saldırılar düzenlenerek ve Ege’de Türk jeti düşürülerek AKP’nin aciz gösterilmesi hedeflenmiş. İrticai kesimlere yönelik Balyoz harekatına girişilmesi, söz konusu kesimlerden gelebilecek direnişin her tür askerî imkan kullanılarak şedit bir şekilde bastırılması, -Şili’deki Allende karşıtı darbeyi konu edinen Kayıp (Missing, 1982)filminden sahneler aktarılıyormuş gibi- sayıları yüz binlerle ifade edilen “iç tehditkar”ın stadyumlara doldurulması ve on binlercesinin de fizikî tasfiyesi planlanmış. Darbenin başarıya ulaştırılması için asker ve sivil bürokratlar “güvenilir” ve “güvenilmez” şeklinde fişlenmiş; gazeteciler “kullanılmaya elverişli olanlar” ve “olmayanlar” şeklinde tasnif edilmiş; darbe sonrası hükümetinde görev alması düşünülen isimler tek tek belirlenmiş. Darbenin hedefi de, “Devlet ve kamu erkinde, en üst kademeden en alt kademeye kadar bütün kadroların temizlenmesi ve 1923 zindeliğine ulaşılması esas alına[rak] (…) Cumhuriyet’in aşındırılan tüm kazanımları[nı] tekrar yerleştir[mek], Türkçe ezan dâhil tüm ulusal değerleri(…) hayata geçir[mek], Arap ve Kürt unsurların Türk kültürüne verdikleri zararlar[ı] telafi” etmekmiş.
Balyoz Güvenlik Harekat Planı’nın içeriği, cuntacılardaki “halk düşmanlığı”nın hangi noktalara vardığının bir itirafnamesi niteliğinde. Halkın “Peygamber ocağı” deyip bağrına bastığı bir kurumun komutanları, tek suçu demokratik bir seçimle iktidara gelmek olan bir partiyi alaşağı edebilmek için yüz binlerce vatandaşını stadyumlara doldurmayı, on binlercesini ortadan kaldırmayı, camileri bombalamayı, içeride terörü azdırmayı, dışarıda komşularıyla savaş çıkartmayı düşünebiliyorlar.
Duyanın kanını donduran bu planlardan daha vahimini ise plan metinleri Taraf gazetesinde yayımlandıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan beyanatların yanı sıra, planın mimarı olarak bilinen dönemin 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın insanların zekasıyla alay eden açıklamaları oluşturuyor. Güya bunlar bir darbe planı değil, 5-7 Mart 2003 tarihlerinde icra edilen Plan Semineri’ne ilişkin iddialarmış; harp oyunuymuş; plan tatbikatıymış.
Bürokratların fişlenmesinden bakanlar kurulunun oluşturulmasına, taraftar ve karşıt gazetecilerin isimlerinin tek tek yazılmasına varıncaya kadar ayrıntılandırılan bu tatbikatın/harp oyununun dost ve düşman kuvvetleri kimlermiş peki? Cuntacılar versus AKP’yi tercih eden halk. Böylelikle, halka karşı harp senaryoları geliştirmenin de TSK’nın görev alanına girdiğini, komutanların itiraf etmesi sayesinde öğrenmiş olduk. Meselenin esas vahim tarafını da burası oluşturuyor zaten. İçedönük bir ayıklama sürecine gireceklerine, esasta bu planı sahipleniyorlar. Darbe planlamayı “anayasal düzeni yıkacak” bir suç olarak değil, tam tersine anayasal düzeni korumak üzere Anayasa’nın kendilerine verdiği bir hak olarak görüyorlar. O nedenle de bu hukuk dışı ve aynı zamanda insanlık dışı, halk düşmanı eylemleri planlayanları tespit etmek ve gereğini yapmak yerine, bu bilgileri dışarıya kimin sızdırdığının peşine düşüyorlar. Camileri bombalamak, halkı stadyumlara doldurmak ve tasfiye etmek gibi kanlı planları düşünenleri değil, bu düşünceleri ifşa edenleri ve ifşaatları okuyanları suçluyorlar.
“Allah Allah diye taarruz eden bir ordu nasıl olur da, Allah’ın evi olan camiyi bombalar. Bu ordunun Mehmetçiği Allah Allah diye hücum ediyor. (…) TSK’nın da sabrının bir sınırı var. Siz orduyu nasıl böyle itham edersiniz?” diye sıkıntılı bir vücut diliyle “vicdansızlara seslenen” Genelkurmay Başkanı’na benzer soruları biz de yöneltebiliriz: Gerçekten de, Mehmetçiği “Allah Allah” diye taarruz eden bir ordunun içinde, Allah’ın evi olan camiyi bombalamayı düşünebilecek vicdansızların ne işi var? Yok, eğer bu iddia, birileri tarafından Seminer Planı metnine eklenen bir çarpıtma ise neden araştırıp söz konusu belgenin neresinin doğru, neresinin uydurma/ekleme olduğunu göstermiyor ve halkı “Peygamber ocağı” ile karşı karşıya getirmeye çalışan bu zihniyet sahiplerinin kimler olduğunu ortaya koymuyorsunuz? Neden insanların zekasıyla alay eder tarzda açıklamalar yapmak yerine, halkın demokratik tercihlerine saygılı olduğunuzu belirtip, hukuk düzenine bağlılığınızın bir gereği olarak sorumluları bulup icabına bakmıyorsunuz?
Genelkurmay Başkanı’nın aynı konuşmada dile getirdiği bir şey daha var. Başbuğ, ilk açıklamalarının iddiaları araştırmaları sonucunda elde ettikleri ilk bilgilere dayandığını ve TSK’nın “doğru bilgi vermek zorunda olduğu”nu belirterek, “bir gün A denilen bir şeye, ertesi gün B diyemeyeceği”ni vurguluyor. Haklı, kurumsal hassasiyet de bunu gerektirir. Ancak kendisi sürekli olarak, konuştuğunun ertesi günü olaylar ve belgeler tarafından yalanlanıyor. Bu, en hafifinden, birilerinin sürekli olarak kendisini yanlış yönlendirdiği anlamına gelir. Başbuğ, disipliniyle dünyalara nam salmış bir ordu olan TSK subaylarının, kendisini ve Genelkurmay Başkanlığı’nı kamuoyu önünde sürekli müşkül durumda bırakmalarına neden sessiz kalıyor?
 
Rüşvetçilik, Güvenilirlik İşareti
“AKP’ye yakın, olumsuz”,“Alevi, rüşvetçi, CHP’li, güvenilir”, “Para ve kadına zaafı var, kullanılmaya devam edilebilir”, “Babası havacı, sorun yok”, “Solcu, dik duruşlu ve adil, güvenilmez”...
Bu değerlendirmeler, Taraf gazetesinin yayımladığı Balyoz Güvenlik Harekat Planı’nda yer alan fişlemelerden. Böylelikle, bir dönem kamuoyu yoklamalarından çıkan sonuçlara göre “en güvenilir kurum” olarak gazete manşetlerini süsleyen TSK’nın -veya TSK bünyesindeki cuntacıların- “güvenilirlik kıstasları”nı öğrenmiş oluyoruz. Bu aynı zamanda cuntacıların Türkiye sevdalarının ufkunu da gösteriyor.
Anlaşılan, memleketin ya da TSK’nın iyi yönetilmesi, “memleket sevdalısı” eli balyozlu cuntacıların öncelikli meselesi değil. Toplum tarafından sürekli en güvenilir kurum olarak görüldüğü için övgüler düzülen ordunun içinden bir grup, şu ya da bu ideolojinin veya inancın bağlısı olmayı bir kenara bırakın, “adil olma”yı, “rüşvet almama”yı, “kadın ya da para zaafı göstermeme”yi, “imtiyazlıların soyundan gelmeme”yi bir eksiklik olarak değerlendiriyor. Bunların tam tersini ise kişinin “güvenilir” olmasına karine kılıyor. Fişlerinde yer alan bu değerlendirmelerinin, her şeyden önce, kendi güvenirliklerini yerle bir ettiğinin farkında değiller, daha doğrusu hiç umursamıyorlar. Varsa yoksa imtiyazlı konumlarının sürmesi! Türkiye’de her şey değişebilir; ancak onların iktidarları değişmemeli! Zira aksi bir durum, “vatanın iç ve dış mihrakların yıkıcı tehditlerine açık hale gelmesi” demekmiş. İktidarlarının sürmesi ve dolayısıyla da vatanın iç ve dış saldırılara karşı güvende olması, kullanılmaya elverişli defolu görevlilerle mümkün olabiliyormuş. Sivil ve askerî bürokrasinin çeşitli kademelerinde görev yapan kişiler hakkında hazırladıkları fişlerdeki mantığımızı zorlayan tespitler ve değerlendirmeler de, bu yaklaşımlarının açık kanıtı.
Fişlerin gösterdiği bir diğer açık gerçek de, cuntacıların “güvenilir olarak gördükleri kişiler”in, memleket için değil, kendi “muppet-show”ları için uygun oyuncular olduğu. Başka bir deyişle, cuntacılar kendi müttefiklerini bu şekilde ifşa ediyorlar. Halk onların müttefiki değil. Memleket sevdalıları onların müttefiki değil. Onların müttefikleri; süfli hayatlarını sürdürebilmek, hak-hukuk tanımayan hırslarını tatmin etmek arzusundaki ahlak yoksunu, yozlaşmış gazeteci, bürokrat ve siyasetçi taifesi. Kamuoyunun malumu bu gerçeği, darbe planlarken bizzat kendilerinin itiraf etmeleri de olayın ironisi.
Bu planda, ülkenin birlik ve beraberliğini, refahını ve hassasiyetlerini boş yere aramayın; zira bulamazsınız. Kişisel kariyerlerindeki beceriksizlikler ve ahlaki yozlaşmışlıkları nedeniyle cuntacılar tarafından kullanılmaya gönüllü koşanların, konjonktür değiştiğinde daha etkili bir başka güç tarafından memlekete zarar vermek amacıyla kullanılabilecekleri gerçeği ise cuntacıların hiç mi hiç umurlarında değil.
Darbe planları başarıya ulaşmış olsaydı, gerek siyasette gerekse bürokraside görevlendirilmek üzere seçilen muhteremlerin yerine getirecekleri bir diğer işlev de, cuntacıların kendilerini vazgeçilmez yegane çözüm olarak sunmalarına imkan vermeleridir. (Gerek darbe sonrasında kurulması düşünülen hükümette görevlendirileceklerden gerekse kullanılacak gazetecilerden, bir-iki istisna hariç, darbecilerin kendileri hakkındaki değerlendirmelerine itiraz gelmemesi de çok manidar!) Kullanılacak gazetecilerin sayısının, tasfiye edilecek gazetecilerin en az dört katı olması da gösteriyor ki, bu noktada halkın gözünü boyayacak güçlü bir medya ayağı da ihmal edilmemiş.
Fişlerden de anlaşılacağı gibi, medyada kişilikli gazeteci sayısı hayli düşükmüş. Yeni krizlerin, yeni kahramanlar yaratacağı ihtimalini de unutmamak lazım. Ancak yine de bu insanların sayısı diğerlerine oranla düşük. Bu da demektir ki, medyada, cuntacılara “Bu çürümüşlük sizin eserinizdir” diyebilecek insan sayısı hayli az ve onlar da bir darbe durumunda tasfiye edilmiş olacaklar. Dahası, statlara doldurulması planlanan on binlerce insandan söz edildiğini de göz ardı etmeyelim.
Ne diyelim? Sizin rüşvetçiniz, kuklanız size; bizim adil, dürüst ve dik duruşlu insanlarımız bize!

Paylaş Tavsiye Et