Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2010) > Türkiye Siyaset > Askerin “derin” hafızası
Türkiye Siyaset
Askerin “derin” hafızası
A. Kemal Bersay
OSMANLI’DA modernleşme sürecinin başlatıcısı olan Sultan III. Selim’i tahttan indiren ordunun çekirdeği konumundaki Yeniçeriler, Türkiye’de Batılılaşmaya karşı çıkan ilk grup olmuştu. Bir süre sonra tekrar tahta çıkma ihtimali beliren Sultan’ı Yeniçeriler bir suikastla öldürmüşler, Sultan’ın yeğeni Şehzade Mahmud’u ise saraydaki cariyelerin Harem’in damında saklamaları ölümden kurtarmıştı. Alemdar Mustafa Paşa’nın yardımıyla çocuk yaşta tahta çıkarılan şehzade böylece Sultan II. Mahmud unvanını alacak ve geleceğin en önemli reformcularından biri olacaktı.
Nitekim 1808’de tahta çıkan II. Mahmud, Sadrazam’ı Alemdar Paşa dâhil birçok devlet görevlisini öldüren Yeniçerilerden kurtulmayı planlamış, ancak bunu yapabilmesi için aradan yaklaşık 18 yıl geçmesi gerekmişti. Eşkinci Ocağı adını verdiği ve Avrupai tarzda eğitim gören modern ordusunu 11 Haziran 1826’da kurduktan üç gün sonra Yeniçeriler Et Meydanı’nda kazan kaldırarak ayaklandı. Ulemanın ve ordu içerisindeki diğer ocakların desteğini alan Sultan’ın ordusu, iki hafta boyunca Yeniçeri kışlasını topa tuttu. 6 bin Yeniçerinin öldürüldüğü, 20 bin asinin de tutuklandığı bu olaya “Vak’a-yı Hayriye” (Hayırlı Olay) ismi verildi. Böylece Yeniçeri ordusunu lağveden Sultan, bunun yerine “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” (Hz. Muhammed’in Muzaffer Askerleri) isimli son derece modern/Avrupai bir ordu kurdu.
 
Ordu Modernleşmenin Neresinde?
Geçenlerde bir televizyon programında, ordunun ciddi bir reformdan geçmesi gerektiğini ifade eden bir akademisyen-yazara (Mümtaz’er Türköne) hiddetle karşı çıkan bir emekli subay, ona “Sen II. Mahmud musun?!” diye bağırırken muhtemelen Türk ordusunun derin hafızasındaki bu “Vak’a-yı Hayriye”yi hatırl(at)ıyordu. Reform talepleri karşısında kendisini ve orduyu -ilginç bir biçimde- Batılılaşmanın simgelerinden olan bir tarihsel figüre karşıt bir konuma yerleştiren bu emekli askerin söyledikleri, muhtemelen subayların eğitim süreçlerinde elde ettikleri ve görev yaptıkları süre boyunca yeniden üretilen bir siyasi söylemi yansıtıyor. Bu söylem de modernleşme tarihimiz boyunca yaşanan mücadeleleri anlamlandıran ve bu mücadelelerde hangi tarafta durmak gerektiğini belirleyen bir kurumsal kültüre yaslanıyor. Yani Türk ordusu Osmanlı’yı da kapsayan tarihi boyunca yaşanan kritik olaylarda nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini kendi mensuplarına öğretiyor. Mesela Sultan II. Mahmud’a nasıl bakılacağını ya da 31 Mart Vak’ası’nı nasıl kodlamaları gerektiğini belli bir perspektiften içselleştirmelerini sağlıyor. Böylece “total” bir kurum olarak TSK, kendi mensuplarını silbaştan bir “yeniden-toplumsallaşma” (münhasıran kuruma ait norm ve bakış açılarını içselleştirme) sürecine tabi tutuyor.
Peki, Osmanlı Devleti’nin modernleşmesi/Avrupalılaşması uğrunda en fazla gayreti göstermiş, askerî, siyasi ve kültürel alanlarda birçok (Batı tarzı) reformu yapmış II. Mahmud’un 21. yüzyılda bile ordu mensupları tarafından pek sevilmeyişi ne ifade ediyor? Yani bir askerî modernleşme/reform tartışmasında askerin kendisini reformcu devlet başkanının karşısına ve modernleşmeye karşı çıkan Yeniçerilerin tarafına konumlandırmasını nasıl anlamak gerekiyor?
Bunun en makul açıklaması şudur: 19. yüzyılın başlarından beri Türkiye’de ordunun üst yönetiminde yer alan subaylar için aslında modernleşme/Batılılaşma temel bir hedef değildir; aslolan devletin kontrolünü elde bulundurma mücadelesinde mevzi kazanmak, siyasi yapıdaki imtiyazlı konumu korumaktır. Kamuoyuna dönük hemen her açıklamasında “Osmanlı’dan beri modernleşmenin öncüsü” olduğunu iddia eden bir kurumun bizzat bu söylemi de söz konusu siyasi güç mücadelesinde mevzi kazanma aracıdır.
 
21. Yüzyılın Yeniçerileri
1909’da bir askerî darbeyle Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirdikten kısa bir süre sonra kendi istibdat yönetimini yerleştiren İttihat ve Terakki mensupları, muhaliflerince sık sık “Yeniçerilerin torunları” suçlamasına maruz kaldılar. Muhaliflere göre İttihatçılar, Yeniçerilerin bir asır önce yaptığı gibi modernleşmeye karşı çıkmakla kalmamış, aynı zamanda Osmanlıların sultanı ve Müslümanların halifesi olarak tek meşru lider olan padişahı tahttan indirmek suretiyle affedilmez bir suç işlemişlerdi. Ayrıca yeni Sultan’ı (V. Mehmed Reşad) iradesi dışında işler yapmaya zorlayan ve işlerini perde gerisinden gören “derin İttihatçılar”, “dedeleri” Yeniçeriler gibi devlet yönetimine illegal olarak el koymuş oluyorlardı.
Bugün yaşananlar ise geçmişle ilginç paralellikler içeriyor: Cumhuriyet’i kuran kadroların bizzat İttihat ve Terakki içerisinden gelmiş olması bir yana, Tek Parti döneminden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin fiilî olarak yönetiminde bulunan asker-sivil bürokratik zümre de hem zihniyet olarak hem de siyasi söylemleri ve idari yöntemleri itibarıyla İttihatçı geleneğin takipçisi oldu. İttihatçı kadrolar gibi “devletin gerçek sahibi olma”, “halkı adam etme” gibi söylemleri ve devlet yönetiminde temel yöntem olarak jakobenizmi benimsemiş olan bu asker-sivil bürokratik zümre, tarihsel mücadeleler söz konusu olduğunda da tarafını seçmekte tereddüt göstermiyor. Tabiatı gereği siyasi bir eylem olan bu taraf seçmede 21. yüzyıl “seyfiyye” ve “kalemiyye”si, Batı’ya yönelmiş kesim olsun ya da olmasın, daima kendi zümrevi çıkarlarının gerektirdiği tarafı seçiyor -bu tercih toplumun genel menfaatlerine aykırı olsa bile.
Bu durum da gösteriyor ki dünün Yeniçerileri gibi bugünün asker-sivil bürokrasinin üst kesimini oluşturan grup, kendi kısa vadeli çıkarları doğrultusunda tercihte bulunan bilinçli bir zümre olarak hareket ediyor. Böyle olduğu içindir ki -AB sürecinde gerçekleştirilen reformlar gibi- modernleşme adımlarına da sık sık karşı çıkıyor. Ve yine bu sebepledir ki devletin çetelerden arındırılmasını amaçlayan yargısal ve siyasi çabaları kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak algılıyor. Bu süreçte algılamakta zorlandığı (ya da görmezden geldiği) bir gerçek var ki o da söz konusu zümrenin bu türden her hamlesinin birer siyasi eylem olduğu, yani bu zümrenin (muhalif) bir siyasi parti gibi hareket ettiğidir. Sivillerin sorun ettiği de bu siyasallaşmadır. Fakat bu sorunun çözüm yolu “ordunun lağvedilmesi” değil, eğitim sisteminden başlayarak reformdan geçirilmesi ve siyasetten çekilmesi, yani modernleştirilmesidir.

Paylaş Tavsiye Et
Türkiye Siyaset
DİĞER YAZILAR