Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2010) > Söyleşiyorum > BEŞİR AYVAZOĞLU: “Türk muhafazakârları demokrasiyi kabullenmeli”
Söyleşiyorum
BEŞİR AYVAZOĞLU: “Türk muhafazakârları demokrasiyi kabullenmeli”
Konuşan: Ali ASLAN
Bir zamanlar hem Hıra Dağı’na hem Tanrıdağı’na hem de Olimpos’a hükmeden ve bu dağların sunduğu aidiyetleri bünyesinde harmanlayan bir imparatorluk, bu üç dağın da yitirilmesiyle sadece coğrafi küçülmeye maruz kalmadı, aynı zamanda amansız bir kimlik krizine de girdi. Bu üç dağın ortasında parçalanan toplum, hangi tarafa bakmalı, hangi tarafa yönelmeliydi?
Türkiye’nin genel kimlik manzarasını da göz önünde tutarak, Dr. Beşir Ayvazoğlu ile son kitabı Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na özelinde, muhafazakârlık ve milliyetçilik üzerine konuştuk. 1953’te Sivas’ın Zara ilçesinde doğan Ayvazoğlu, 1975’te Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü tamamladı. Öğretmenlik, gazete ve dergilerde köşe yazarlığı ve yöneticilik, medya yayın organlarında uzmanlk, kültür sahasında faaliyet gösteren çeşitli kurumlarda kurul üyeliği ve danışmanlık, çeşitli vakıflarda kurucu üyelik yaptı. Halen Türk Edebiyatı dergisinin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. Şiir, deneme, araştırma, inceleme ve biyografi alanında yayımlanmış ve ödül almış çok sayıda kitabı bulunuyor.
 
Tanzimat’la birlikte İmparatorluğu çöküşten kurtarmayı ve dağılmakta olan toplumsal düzeni toparlamayı hedefleyen dört rakip düşünce akımı ortaya çıktı: Batıcılık, Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük. Cumhuriyet’in kurulmasıyla önemli bir kırılma yaşayan bu siyasi mücadele ve düşünce zemininde, kurucu Kemalist eliti nereye yerleştirebiliriz? Kemalist elit bu toplumun tarihinde ne tür bir kırılma gerçekleştirdi ya da gerçekleştirmeye çalıştı?
Kemalist elit elbette hüdayinabit değildir. Cumhuriyet’i kuran ve Kemalist ideolojiyi şekillendiren kadronun düşünce dünyası, sözünü ettiğiniz düşünce akımlarının birbirleriyle kıyasıya mücadele ettiği II. Meşrutiyet sonrasındaki serbest tartışma ortamında şekillendi. Kemalist ideoloji unsurlarına ayrılırsa, rejimin şekli dışında -ki arandığı takdirde onun da ipuçları bulunabilir- hepsinin kökleri, Jön Türklerin yazıp çizdiklerinde ve II. Meşrutiyet yıllarındaki tartışmalarda bulunabilir. Bildiğiniz gibi, Balkan Harbi yenilgisi “İttihad-ı Anasır”, dolayısıyla Osmanlıcılık ideolojisini çökertmiş ve Türkçülüğe ivme kazandırmıştı. Arnavut ve Arap isyanları da Panislâmist arayışları, dolayısıyla İslâmcılığı devre dışı bıraktığı için Cumhuriyet sonrasına iki düşünce akımı intikal edebildi: Türkçülük ve Batıcılık. Ancak bütün Türkçülerin Batıcı, bütün Batıcıların Türkçü olmadığını unutmamak gerekir. Mesela Kemalist ideolojinin teşekkülünde fikirleriyle çok ciddi bir rol oynayan Abdullah Cevdet’in aslında sonuna kadar “İttihad-ı Anasır” fikrinde musır olduğu, bu fikrin savunabileceği objektif şartlar ortadan kalkınca Kürtçü harekete katıldığı, yani kendi köklerine döndüğü, bu yüzden dışlandığı unutulmamalıdır. II. Meşrutiyet, Birinci Büyük Harp ve Millî Mücadele, hatta Cumhuriyet’in kuruluş yılları, kafaların çok karışık olduğu, en dik duruşlu görünen aydınların bile zaman zaman şaşırtıcı savruluşlar yaşadıkları yıllardı. Aslında Osmanlıcılık, Batıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük diye kabaca tasnif edilen düşünce akımlarının ara renkleri de vardı ki bunlar yeterince araştırılmamıştır. Mesela Türkçü-İslâmcılar vardı; bunlardan Mehmed Âkif’in çok sevdiği ve ümit bağladığı bir aydın olan Şemseddin Günaltay, Cumhuriyet yıllarında Türk Tarih Tezi’nin radikal yapıcılarından biri oldu. Âkif’in de Millî Mücadele yıllarında yazdığı şiirlerde hemen fark edilen “Türkçü” bir vurgu vardı. Ziya Gökalp ise Kemalizm’in oluşmasında çok ciddi katkıları bulunduğu ve görüşlerini bir hayli revize ettiği halde, aslında Abdullah Cevdet gibi dışlanan bir düşünürdü. Esasen Abdullah Cevdet de Ziya Gökalp da Yusuf Akçura da, dini sosyal hayatın vazgeçilmez bir realitesi, birleştirici bir unsuru olarak görüyor ve hilâfet kurumunun devamını istiyorlardı. Cumhuriyet eliti, Gökalp’ın “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde özetlediği projesinin “İslâmlaşmak” bölümünden hiç hazzetmemiş; İslâm’a bakışta, beslendikleri bu ana damarlardan radikal bir biçimde kopmuşlardı. Hilafetin ilgası, medreselerin ve tekkelerin kapatılması, bu kurumlar vasıtasıyla devam ettirilen ve gelecek nesillere aktarılan geleneğin ve kültürün aktarımını engelleme amacını taşıyor, pozitivizmi topluma bir çeşit “din” olarak dayatıyordu. Harf devrimi bu ameliyenin son noktasıdır. Böylece genç Cumhuriyet’in sadece Osmanlı tarihi ve kültürüyle değil, bütün bir medeniyetle bağlantısı kesildi. Bu ciddi bir kırılmadır ve bizi içinden geldiğimiz tarih ve medeniyet karşısında herhangi bir yabancının konumuna düşürmüştür.
 
Batıcılık, Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük, Kemalizm ve daha sonra mücadeleye dâhil olan sosyalist hareket, aynı zamanda birer medeniyet projeleriydi. Bu düşünce akımlarından devlete hâkim olan Kemalizm nasıl bir birey, vatan ve toplum tasavvur ediyor?
Bu sorunuzu, aslında birçok Kemalizm bulunduğunu belirttikten sonra, 1930’larda şekillenen versiyonundan söz ederek cevaplandırmak isterim. Bu yıllarda Recep Peker isminin çok önemli olduğunu hatırlatmaya gerek var mı? 1931’de Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)’nın genel sekreterliğine tayin edilen Recep Peker’in 1933’te Ülkü dergisinde yayımlanmış “Disiplinli Hürriyet” başlıklı bir yazısı vardır. “Kutup cümudiyelerinde, yani buzullarında birbirini yiyen hür(!) foklar var; Alaska’da birbirini yiyen hür ak ayılar var” cümlesiyle başlar. Demek istiyor ki, sizin hürriyet dediğiniz aslında kargaşadan, anarşiden başka bir şey değildir; eğer insanlar zapturapt altına alınmazlarsa kutuplardaki buzullarda yaşayan foklarla Alaska’daki beyaz ayılar gibi birbirlerini yerler. “Sonra medenî şehirlerde demir kafesler içinde vahşi hayvanları afyonla uyuşturup onları kamçı altında terbiye(!) eden cambazlar var.” Bu cümlenin tercümesi de şudur: Biz, foklar ve beyaz ayılar gibi birbirinizi yemenize müsaade etmeyiz; ama afyonla uyuşturup kamçıyla terbiye edenlerden olmak da istemiyoruz; kafeste uslu uslu oturursanız külâhları değişmeyiz! Yan bakar, aykırı bir şey söylerseniz kamçı hazır! “Bazı kaçıklar var ki ‘Boğuluyoruz. İçinde yaşadığımız memleketin havasındaki tazyik bizi öldürüyor. Hürriyet isteriz!’ diye bağırıyorlar! Ne kadar saçma! İçinde yaşadığımız şartlara uygunluk kaydı altında bugün Türkiye’de mevcut hürriyetten daha genişi, daha üstünü dünyanın hiçbir yerinde yoktur!” Sadece hürriyet isteyenleri değil, mevcut hürriyeti fazla bulup -demek ki öyleleri de varmış!- aşırı disiplin isteyenleri de delilikle suçlayan Peker’e göre, kafeste, gerekmedikçe afyon ve kamçı kullanmak aşırıya kaçmaktı. Onun istediği sadece çelik gibi disiplindi; böyle bir disiplinin hürriyete engel olduğunu düşünenler yanılıyorlardı. O halde ne yapmak gerekirdi? “Ferdin hürriyeti fikrinin yanında bir taraftan da millî disiplin fikrini yaşatacak alışkanlık ve uysallık itiyatları”nı kuvvetlendirmek! Yani “disiplinli hürriyet!” Recep Peker’in bu yazıyı kaleme aldığı sıralarda, Almanya ve İtalya’da uzun bir inceleme gezisi yaptığını ve dönüşte, CHF’nin IV. Kurultayı’na sunulmak üzere parti tüzüğü ve programı hazırlayarak parti-devlet özdeşliğini, dolayısıyla Tek Parti ideolojisi olarak Kemalizm’i kurguladığını söylersem ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
 
Türkiye’de siyasi mücadele, partiler arası bir çekişmeden ziyade farklı medeniyet/düzen iddiasına sahip toplumsal grupların mücadelesi şeklinde gerçekleşiyor. Bu bağlamda milliyetçilik (Türkçülük) hangi yönleriyle devlete/düzene hâkim olan Kemalist birey, vatan ve toplum tasavvurundan ayrılıyor?
II. Meşrutiyet dönemi Türkçülüğü, Cumhuriyet devrine birkaç kanaldan intikal etti: Ziya Gökalp Türkçülüğünden söz ettim. Bir de Türk Ocakları var. Yaygın bir teşkilâta sahip olan ve bütün cesametiyle Cumhuriyet devrine intikal eden Türk Ocakları’nın ilk yıllarda çok faal olduğunu ve efsanevî reisi Hamdullah Suphi’nin kuruluş yıllarında önemli roller üstlendiğini hatırlamakta fayda vardır. Ayrıca Türk Ocakları’nın kültür devrimlerinin gerçekleşmesinde ciddi bir rol oynadığı da inkâr edilemez. Ancak Anadolu’nun her tarafına yayılmış şubelerinde genel merkeze nazaran daha muhafazakâr eğilimlerin hâkim olduğu, Serbest Fırka’nın desteklenmesinden anlaşılıyor. Türk Ocakları’nın 1931’de kapatılmasının fazla dillendirilmeyen sebeplerinden biri de budur. Türk Ocakları’nın Mustafa Kemal Paşa’ya her türlü desteği vermiş olmakla beraber, Cumhuriyet öncesini büsbütün gözden çıkarmadığı, Osmanlı mirasına daha farklı baktığı, Yahya Kemal’in temsil ettiği anlayışa daha yakın olduğu söylenebilir. Türk Tarih Tezi, Türk Ocağı bünyesinde kurulan Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti tarafından Ocak kapatıldıktan sonra şekillendirilmiştir. Türk Tarih Tezi, farklı bir Türkçü damardan beslenir: Nâzım Hikmet’in dedesi Mustafa Celâleddin Paşa’nın Eski ve Yeni Türkler adlı Fransızca eserine uzanan bir damardır bu. Meşrutiyet yıllarında Ahmed Midhat Efendi, Mütareke yıllarında da Mustafa Celâleddin Paşa’nın oğlu Enver Paşa tarafından savunulan, onun dâmadı Sâmih Rifat tarafından Cumhuriyet devrine aktarılıp Ismayıl Hakkı Baltacoğlu ve Yusuf Ziya Özer gibi aydınlar tarafından da hararetle desteklenen bir fikir akımından söz ediyorum. Buna göre, insanlığın menşei Orta Asya’da, Altay dağlarıdır; bütün insanlık, dolayısıyla bütün diller, kültürler buradan neş’et etmiştir. Adem peygamberin ve Hz. Muhammed’in Türk olduğu iddiasına kadar varan ve Türk Tarih Tezi ile Güneş-Dil Teorisi’ne kaynaklık eden bir akımdır bu. Yunan mitolojisinin bile aslında Türk mitolojisi olduğu iddia edilmiştir. Yusuf Ziya Özer, eski Yunan tanrı ve tanrıçalarının isimlerinin Türkçeden geldiğini kendince ispat ettiği kocaman bir kitap kaleme almıştır. I. Türk Tarih Kongresi’nde, Türk Tarih Tezi’ne karşı sesini yükselten iki ilim adamı vardı: Prof. Zeki Velidi Togan ve Prof. Fuat Köprülü. Togan, Dr. Reşit Galib’in hakaret ve tehdit dolu eleştirileri karşısında İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden istifa ederek Viyana’ya gitmiş; Köprülü ise geri adım attığı gibi, Reşit Galib’i protesto eden asistanı Nihal Atsız’a da görevinden çekilme tavsiyesinde bulunmuştu. Kemalist milliyetçilerle Türkçüler arasında bazı ayrılıklar olmakla birlikte, hepsi, biraz da konjonktürün zorlamasıyla totaliter ve otoriter eğilimler taşıyorlardı; yani aslında hepsi Prokrustes’ti, toplumu kendi kafalarındaki modele göre şekillendirme niyeti taşıyor, soyut milleti yüceltirken somut milleti sürü gibi görüyorlardı. Hani mitolojide, Atina’yı Megara’ya bağlayan yolda pusuya yatıp yolcuları soyan Prokrustes adında bir hayduttan söz edilir; bu haydudun iki demir yatağı varmış; soyduğu yolcuları bunlara yatırır, boyu yataktan uzun olanların ayaklarını keser, kısa olanları da çeker uzatırmış. Onlar da uzunları kısaltıp kısaları çekip uzatarak aynı boyda, muti insanlardan oluşmuş bir toplum yaratmak istiyorlardı. Nihal Atsız bazı noktalarda muhalif duruşunu sonuna kadar korumuştur; fakat geçenlerde vefat eden Reha Oğuz Türkkan’ın başını çektiği başka bir Türkçü grubun Türk Tarih Tezi’ne, üstelik bu tezin modası geçtikten sonra destek verdiği görülür. Bugün bile aynı tezi yeni argümanlarla savunan “ulusalcı”lar var.
 
Peki fazla görünürde olmasa da müesses nizama en temelli eleştirileri getiren muhafazakârlık, Kemalist tasavvurdan hangi yönleriyle ayrılıyor?
Teorik olarak, muhafazakârlık, ani kopuşlardan hazzetmez; devrimci değil, tekamülcüdür. Değişmeyi reddetmez, fakat geleneğin önemine ve kültürde sürekliliğe inanır. Bana sorarsanız, Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Beka içinde yenilenme, yenilenme içinde beka” formülü, muhafazakârlığın niteliğini çok iyi açıklamaktadır. Türkiye’de muhafazakârlar, daima sessiz ve derin bir muhalefeti temsil etmiş, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprüler kurarak yeniden süreklilik şuuru yaratmaya çalışmışlardır. Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, hatta Nurettin Topçu gibi şair, yazar ve düşünürlerin tipik muhafazakârlar olduklarını söyleyebilirim. Yahya Kemal, zihin dünyası Paris’te şekillenmiş olmasına rağmen Fransız tipi bir “devrimci” değil, Anglo-Sakson çizgisinde gelişmeci bir aydındı. Vehbi Eralp’a bir gün demiş ki: “İhtilâlciler aceleci insanlardır, beklemesini bilmezler. Her şeyin çabuk ve kendi zamanlarında olmasını isterler. Halbuki bu mümkün değildir.” Sonra Victor Hugo’nun bir şiirini okumuş. Hugo, şiirinde şöyle bir hikâye anlatıyormuş: Pathmos adasında, güneşin altında, kumlar üzerinde yatan Yuhanna’yı uzaktan gören Halife Ömer, bir hurma ağacına gidip bu evliyanın başında gölge etmesini emreder. Ağaç Ömer’in emrini yerine getirir. Yuhanna uyandıktan sonra kendisini gölgeleyen ağacı azarlar; çünkü bu, tabiatın düzenine aykırıdır. Ağacın oraya Hz. Ömer’in emriyle geldiğini öğrenince haykırır: “Yeniler, tabiatı rahat bırakınız!” Açıkçası, muhafazakârlar toplum mühendisliğine karşı bir duruşu temsil ediyor, yıkarak yeniden yapmak değil, mevcudu koruyarak düzeltmek, başka bir ifadeyle “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” istiyorlardı. Bu temel yaklaşım, ferde ve topluma çok farklı bir bakışı ifade etmektedir.
 
Uzun süre Kemalizm’in en büyük ideolojik rakibi olan İslâmcılığın serüvenini nasıl değerlendiriyorsunuz? Zaman zaman birbirine karıştırılan İslâmcılık ile muhafazakârlık arasındaki temel farklılık(lar) nelerdir?
Kemalist elitin -Millî Mücadele yılları hariç- uzak durduğu ve hayatın dışına itmeye çalıştığı İslâm’ı hayatı bütünüyle kuşatacak bir çeşit ideoloji olarak kurgulayan İslâmcı entelektüeller, 1930’larda bütünüyle devre dışı kalmışlardı. Şunu özellikle belirtmek isterim ki, Türkçülerin soyut milleti gibi, İslâmcıların tarihî tecrübeden tecrit edilmiş bir İslâm anlayışına dayandırdıkları ideolojileri de bir çeşit toplum mühendisliği projesiydi. İslâmcıların görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir: İslâm dünyası gerçek bir hayat nizamı olan İslâm’dan uzaklaştığı için geri kalmış, hurafelere boğulmuş, yanlış anlaşılan “maskaraca” -bu, Mehmed Âkif’in tabiridir- bir tevekkülle miskinleşmiştir. Hâlbuki garp, ilmi Müslümanlardan alarak durup dinlenmeksizin çalışmış ve ilerlemiştir. İslâm’ın ilerlemeye engel olduğunu söyleyenler büyük bir yanılgı içindedirler. İslâm, tam aksine, ilmi teşvik ve çalışmayı emreder. O halde ne yapmak gerekir? Halkı hurafelerden kurtarmak ve gerçek İslâm’ı hayata hâkim kılmak... Açıkçası İslâmcılar da “inkılab” istiyorlardı, tabii İslâmî bir inkılab... Muhafazakârlarsa, daha önce ifade ettiğim gibi, acele etmekten hiç hoşlanmazlar. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında -pek fark edilmemiştir- tekkelerin ve türbelerin kapatılmasını açıkça eleştirir. Reformistlerin büyük yanılgısı, Tanpınar’a göre, topluma kolayca şekil verebileceklerini, beğenmedikleri gelenekleri, hayat şekillerini istedikleri zaman istedikleri gibi değiştirebileceklerini zannetmeleridir. Reformist İslâmcıların yaklaşımı da, son tahlilde pek farklı değildi. Kitleleri “hurafe”lerden kurtararak aslî kaynaklara yöneltmeye çalışırken İslâm’ı tarihî tecrübeden tecrit ederek anlamanın mümkün olup olmadığı üzerinde hiç kafa yormuyorlardı. Hâlbuki insanlar soyut ilkeleri değil, bu ilkeler etrafında zaman içinde oluşmuş hayat şekillerini yaşarlar. Radikal müdahaleler, insanları ruhen çıplak bırakmaktan başka bir işe yaramaz. Hatta bu arada ilkelerin yok olması, buna karşılık ortadan kaldırılmak istenen hayat şekillerinin bir boşluk bulur bulmaz çarpık bir biçimde yeniden yeşermesi mümkündür. Bunun örneklerini çok görüyoruz. Reformist İslâmcıların “hurafe” olarak gördükleri geleneklerle o kadar mücadele etmelerine rağmen, Telli Baba’lar,Oruç Baba’lar, Sünbül Efendi’ler hâlâ yaşıyor. Devrimcilere göre bu, irtica, gerilik ve kara cehalet; İslâmcılara göre putperestlik, hatta küfürdür. Dolayısıyla, eğer İslâmcılar muktedir olsalardı, muhtemelen, problemleri zaman içinde alınacak tedbirlerle yavaş yavaş ortadan kaldırmayı değil, bir anda kökten halletmeyi tercih edecek, yani Kemalistlerinkine benzer bir toplum mühendisliğine soyunacaklardı.
 
Kitabınızda Türk muhafazakârlığının özellikle 1960’lardan sonra önemli bir açmaza girdiğini söylüyorsunuz. Bu açmazın sebepleri nelerdir? Bu açmaz hâlâ devam ediyor mu?
İlk sorunuza verdiğim cevapta ciddi bir kültürel kırılmaya yol açan operasyonun mahiyetinden söz etmiştim. Bu operasyon sonunda, geleneği devam ettiren kurumlar ortadan kaldırılmış olmakla beraber, bu kurumlardan yetişmiş çok sayıda aydın vardı ve bunlar geleneği yaşatmak ve yeni kuşaklara aktarmak için çabalıyorlardı. Ancak talep olmadığı için geleneğin kendini yenilemesi artık çok zordu. Son elli yılda yaşanan siyasi, sosyolojik ve kültürel gelişmelerle talep canlandı; fakat geleneğin içinden gelen nesiller aradan çekildiği için arz eskisi gibi mümkün değildi. Arz edilen, içi boşaltılmış formlardı ve bu formlar koruma içgüdüsüyle tekrarlanıp duruyordu. Üstelik 1950’lerden itibaren Türkiye’nin sosyal ve siyasi hayatına beklenmedik bir şekilde ve gittikçe artan bir hızla katılan Anadolu’nun kültürel talepleri daha farklıydı; “taşra” büyük şehirlere akarken beraberinde kendi değerlerini de taşıyordu. Onu oturmuş müesseseleriyle, yerleşmiş ölçüleriyle karşılayarak özümseyecek şehir kültürü berhava edilmişti. Bu gelişme, aslında sadece bütün dinî tezahürlerden son derece ürken Batıcı seçkinleri değil, muhafazakâr seçkinleri de derin endişelere sevk etmiştir. Çünkü gelenlerin getirdikleri İslâm, Sinan’ın Süleymaniye’sinde, Karahisarî’nin “Besmele”sinde, yahut Itrî’nin Tekbir’inde ifadesini bulan yüksek seviyede bir İslâm idraki değil, İslâm’ın en alt seviyede algılanışıydı. Mesela musikinin arabeske, geleneğin betonarme kubbeye ve nisbetsiz minarelere indirgendiği ve sonuna kadar açılan hoparlörlere emanet edildiği bir idrak... Gelenek hayatiyetini koruyorsa kendini yenileyebilir; bu hayatiyeti sağlayan kurumlar yok edilip refleksleri dumura uğratılmışsa yapacak fazla bir şey yok. Ya başka bir geleneğe yamanacaksınız yahut gelenek diye içinin boşaltıldığını söylediğim formları çoğaltıp duracaksınız. Aynı zamanda ciddi bir yozlaşmaya yol açan bir süreç bu ve hâlâ devam ediyor.
 
Solun 1970’lerle birlikte kurduğu kültürel hegemonyası halen devam ediyor mu, yoksa son dönemde bir ideolojik çeşitlenme söz konusu mu?
Solun bir zamanlar kendini hissettiren kültürel hegemonyasını Soğuk Savaş şartlarına, yani konjonktüre ve belli başlı kurumlarla iletişim araçlarına hâkim olmalarına bağlıyorum. Bugün sol ve sağ ayrımının anlamlı olduğu kanaatinde değilim. Yeni bir oluşum yaşanıyor ve bu oluşum hep birlikte gerçekleştiriliyor. Yalnız şunu söylemekte yarar görüyorum: Muhafazakârlar, kültürde yaşadığımız ciddi kırılmalar dolayısıyla hiç değilse elde kalanı kurtarma telaşı yüzünden ister istemez “eskici” konumuna düşmüşlerdir. Bunu göze almasalardı, emin olunuz, bugün çok daha acıklı bir vaziyette olurduk; arşivlerdeki belgeleri okuyacak, tarihî eserleri restore edecek adam bulamazdık. Birkaç nesil sonra, muhafazakârlar sayesinde az çok ulaşılabilir hale gelen zengin kültür mirasımız yaratıcı bir kaynağa dönüşecektir.
 
Son yıllarda Türkiye’de siyasi ve toplumsal anlamda köklü değişimler yaşanıyor. Bu değişimler, bir yandan muhafazakârlığın belli noktalarda muhalif olduğu (Kemalist) siyasi düzeni sarsarken, diğer yandan muhafazakârların mesafeyle yaklaştığı daha liberal demokrat bir düzeni ortaya çıkarıyor. Bu duruma karşı Türk muhafazakârlarının tavrı nedir?
Türk muhafazakârları demokratik ve çoğulcu toplum yapısını içlerine sindirmek zorundadırlar. Yapmaları gereken, neyi, nasıl, nereye kadar muhafaza edeceklerini anlayabilmek için daha derinlikli bir okumadır ve tabii yaşadığımız çağın şartlarını ve taleplerini göz ardı etmeden muhafazakâr değerleri yeniden üretmeleri, daha doğrusu bu yeniden okuma ve üretmenin şartlarını hazırlamalarıdır.
 
Kitabınızda milliyetçi ve muhafazakâr akımların homojen olmadığını, aynı dönemde farklı şahsiyetlerin/grupların birbirlerinden farklı düşündüğünü ve farklı tarihî dönemlerde belli değişimler gösterdiklerini söylüyorsunuz. Bu farklılaşmada ve değişimde temel unsurlar nelerdir?
Milliyetçiliğin kendi içinde çeşitlenmesi son derece tabiidir. Milliyetçilik, kendini milliyetçi olarak tanımlayanların mensubiyetlerine, müktesebatlarına, yaşadıkları devrin şartlarına vb. göre farklılık arz edebilir. Kendilerini Kemalizm’e daha yakın hissedenleri de vardır, İslâmcılara veya muhafazakârlara yakın hissedenleri de... Hatta sosyalizme yakın duran milliyetçiler de vardır. Milliyetçiliğin siyasi parti olarak kitlelere açılma ihtiyacı hissettiğinde muhafazakâr değerlere yöneldiği, kitabımda önemle üzerinde durduğum hususlardan biridir. 1940’larda Nazilerin yükselişiyle birlikte, bizde de milliyetçiliğin “ırkçı” versiyonu güç kazanmıştır. Sovyetler Birliği’nin ağır baskısı yüzünden bazı muhafazakârların bile Nazi Almanya’sına, dolayısıyla Hitler’e sempatiyle baktıklarını unutmamak lazım. Milliyetçiliğin ortak bir dili yoktur ve çeşitli dönemlerde farklı çehrelerle karşımıza çıkması konjonktürel bir durumdur. Bu da milliyetçiliğin aslında bir ideoloji değil, bir çeşit ruh hâli olduğunu gösterir.
 
MHP çizgisi Türk milliyetçiliğinin temsilini elinde tutuyor. MHP’yi bu konuma getiren ve diğer grupları öteleyen temel dinamik(ler) sizce nedir?
MHP, kim ne derse desin, Türk düşünce tarihindeki üç ana damardan birinin siyasi partiye dönüşmüş temsilcisidir. Az çok bir kitle partisi konumunu kazanması, muhafazakâr değerlere açılması ve demokratik yapı içinde var olma iradesini göstermesindendir.
 
Son olarak, bu sene İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti kapsamında belli bir kültür politikası çerçevesinde temsil edilmesi ve dünyaya sergilenmesi söz konusu. Akıllara “Hangi İstanbul?” sorusu geliyor. İstanbul sizce doğru temsil ediliyor mu?
Başkasını bilmem, ama ben İstanbul’un Macaristan’ın minik Pecs şehri ve Almanya’nın Essen’iyle birlikte Avrupa’nın kültür başkenti ilan edilmiş olmasını bir çeşit istihza olarak görüyorum. Kurulduğu günden beri kültür üreten ve büyük kültür sentezleri gerçekleştiren İstanbul, bizatihi kültürdür; geleceğe iki bin küsur yıllık bir kültür hamulesini taşımaktadır. Şehrin farklı zamanlarına damgalarını vuran kültürler, birbirinin içinde var olarak bugüne ulaşmıştır. Bugünkü İstanbul, bütün savrulmuşluğuna, hor kullanılmışlığına, kaotik yapısına rağmen önceki İstanbulları da temsil eder. Bu kültürleri ayrıştırmaya kalkışmak, öncekileri gün ışığına çıkarmak için sonrakileri tahrip etmek veya edilmesine göz yummak, çok tehlikeli ve yanlıştır. Mimar Sinan’ın yaptığı payandalar kaldırılırsa Ayasofya çöker! 2010’da, İstanbul’un Türk-İslâm kimliğinden rahatsız olanların marifetiyle yanlış temsil edileceğinden endişe etmiyor değildim; bu endişelerim henüz büsbütün ortadan kalkmış değil. Dikkatle takip ediyorum.

 


Paylaş Tavsiye Et